Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

4 Nisan 2017 Salı

Dut Ağacı

Dut Ağacı, Banu  Tozluyurt'un beşinci kitabı ama ilk kurgu romanı...
Beni yakından takip edenler; İmza Kızın, İmza Karın ve İmza Ben üçlemesinden hatırlayacaklar. Bu kollektif kitaplarda benim de yazılarım vardı. Banu, bir roman yazmaya başladığını  ve bir okuyucu gözünden nasıl göründüğünü anlamak için  de  zaman zaman bana pdf göndermek istediğini söyleyince çok sevindim. Bir yazarı adım adım takip etme deneyimi yaşamak inanın çok keyifliydi,
Bu serüven basılma süreci de dahil olmak üzere sanırım 1,5 yıl kadar sürdü.  Kitap bittiğinde  arka kapak yazısını da benim yazmamı isteyince bu serüven artık benim hayatım boyunca saklayacağım bir hatıraya dönüştü.



John Berger;O An'a Adanmış"adlı kitabında duvara astığımız fotoğrafın  zaman ilerledikçe artık  ilk astığımız gündeki fotoğraf olmadığını söyler.O duvarda  asılı olduğu sürece,orada yemekler yenmiş,bir sürü şey konuşulmuş,odaya girenler çıkanlar olmuştur.
Banu,"Dut Ağacı"nı yazarken,Dut Ağacı da benim için ayrı bir hikaye yazdı.
Banu ilk sayfayı gönderdiğinde ben hastane bahçesinde çok sevdiğim birinin ameliyattan çıkmasını bekliyordum.Telefonuma mail geldiği bildirimi gelince,olduğum yerden uzaklaşıp,Düşünen Adam Heykelinin kaidesine oturup,gelen dosyayı açıp okudum.O an, bana o kadar iyi geldi ki,bulunduğum ortamdan çıkıp başka bir boyuta geçtim.Okumam bittiğinde ameliyat bitmiş ve başarılı geçmişti.
Daha sonraki günlerde,Banu bana sayfaları göndermeye başladıkça bir sonraki sayfayı sabırsızlıkla bekler oldum.Kimi zaman bir sabah kahvaltıma denk geldi,kimi zaman tam denizden çıkmış saçlarımı kurularken geldi.En keyiflisi o zamanlardı.Hemen çayımı söyler şezlonga kurulur,okumaya başlardım.
 Bazen coştu bazen tıkandım dedi.Bi gün Nihan aşık oldu dedi,bi gün ohooo sen görmeyeli Nihan Almanya'ya gitti dedi.
Kitaptaki tüm karakterler bana göre ayrı bir romanın kahramanı olabilir.Özellikle baba karakteri en favori karakterim.☺
Bu kitabı kitaplığımda görene kadar,tüm aşamalarında Banu'nun ne kadar çalıştığını,uğraştığını çok yakından gördüm. Hayatın sarp ve dikenli yollarında yürüdü yani😊
Şimdi sizler de okurken,kimbilir ne anlarınıza tanık olacak "Dut Ağacı"...Tam okurken belki telefonunuz çalacak çok keyifli bir sohbetin tadı damağınızdayken okumaya devam edeceksiniz belki  kahvenize eşlik edecek belki de okurken çok tatlı bir uykunun rehavetiyle bırakacaksınız elinizdeki kitabı.Sizin hikayenizde ki "Dut Ağacı"nasıl olacak bakalım.
Kitabı kendi kitaplığımda görmenin keyfi ise paha biçilmez.


Dilerim Nihan'ı ,dut ağacının altındaki o evi çok seversiniz.
Sizde ,ünlü yazar hanımlar bi yana kaykılın bakayım Banu geldi😊
Perşembe akşamı Banu ilk kez okuyucu buluşması yapıyor.Ben de orada olacağım, eğer aranızada gelebilecek olursa hem görüşmüş de oluruz :) fırsat bu fırsat.


Benim için çok özel olan bu kitabı dilerim okur ve seversiniz.












24 Mart 2017 Cuma

Yaz kızım

Böyle yazmaya ara verince de anlatacak çok şey birikiyor :) Anlatacaklarımı unutuyorum, o anki duygusu kalmıyor. Hep dediğim gibi her yazıdan sonra yarın hemen yeni yazı ekleyeyim diyorum ama gerisi gelmiyor. 
Havalar ısınmaya başladı ya, bizim de  programlarımız genelde açık havada oluyor. Yani anladığınız gibi önce gezmelerden tozmalardan başlıyoruz.
Havalar ısındı  tam ada zamanı a dostlar. Adalara gidin, vapurda çayınızı için, martılara simit atın. Kıyı lokantalarında yemek yeyin. Mimoza alın mutlaka... Biz öyle yaptık bir gün. Aslında  Bostancı sahilde yürüyecektik ama ben iskeleyi görünce hadi Adalara dedim. Heybeli Ada'ya geçtik hemen. Ada sokaklarında yürüdük. Sahilde bira balık olayına girdik. Mavi Restoranı tavsiye ederim. Mezesi, balığı, servisi güzeldi. Fiyatlar da makul sayılır.Hemen mimozalarımı da aldım tabiki.Yol arkadaşlarımız her zamanki gibi Banüü ve Ercü idi. :)




İsmet İnönü'nün müze evini gezdik. Hemen aşağısında ünlü çivileme dalışlarını yaptığı plaj var.
Evin mütevaziliği, gezdiren hanımın zerafeti insanı en başta büyülüyor.İsmet İnönü bu evi almak istediğinde ev eşyalı olarak 25.000 liraymış. Eşyasız 9.500 liraya almış. Ev eşyaları Atatürk'ün ev hediyesiymiş.

Okulun tatil olduğu bir gün en sevdiğimiz şeylerden birini yaptık, bu kez Nazlı'da geldi bizimle ve  Haliç vapuru ile Haliç'deki her iskeleye uğraya uğraya Eyüp Sultan'a gittik. Dualarımızı ettik, Her zamanki yerimiz Sultan Sofrası'nda yemeğimizi yedik. Eyüp sokaklarında dolaştık ve aynı güzergahı izleyerek evimize döndük.Bu restoran caminin avlusuna bakıyor. Tercih nedenlerimizden biri de o zaten.Yemekleri de leziz, garsonları çok kibar.

Eeeen sevdiğim yengem, İtalya seyehati öncesi İstanbul'a gelince huyu suyu tipi bana en çok benzeyen kuzenim Oya ile sabahın köründen, akşamın alacasına Kadıköy- Moda arası  oralarda yapılabilecek her şeyi yaptık. Ali Usta'dan dondurma yemek dahil. 

Pazar klasiğimiz Çamlıca/ Libadiye DSİ Sosyal Tesisleri... Sorulduğu için yazıyorum sadece mensupları yararlanabiliyor. Biz Ercü kontenjanından faydalanıyoruz. O da zaten biz gitmezsek gitmiyor ama ne zaman bir yere gidelim nereye gidelim Ercü desek hemen DSİ diyor😍 Biz ay yine miii deyince de bir kızıyor bir köpürüyor - efendim başka yerde ne yapıyormuşuz, orada da yemek yemiyor musunuz, çay içmiyor musunuz, mis gibi doğa yürüyüşü de yapıyorsunuz deyince biz de - e haklı hem de çok haklı deyip düşüyoruz peşine😍Şimdi fotoğraflara bakınca çocuk haklı dedim valla dedim. Şu mimoza ağacı için bile haklı😎
Yine Ercü ve Banüüü ile ama bu kez çoluk tombak Anadolu Hisarı Sabancı Öğretmen Evinde kahvaltıdayız. Sınava girecek olan Kıvırcık Salata Cemre ; sınava Kandilli Kız Lisesinde girince biz de hemen oraya en yakın yere kahvaltı ayarladık. Sınavdan çıkınca yanımıza gelsin diye... Her pazar canlı müzik eşliğinde açık büfe kahvaltı var. Öğretmene  26 lira, sivil 30 lira...Açık büfesi oldukça zengin. Manzara zaten Boğaz... Gitmişken kuaföründe saçımı da boyattım. Kızlar fön çektirdi derken erkek kısmı çok sıkıldı ve bir daha sizle buraya gelmeyiz dediler🙃

Bu da aile sinema günümüzden. Naziş cuma günleri yaptığımız bugünü cumartesiye alınca benim başka programım var deyip sabahın dokuzunda evden kaçtığı için yok. Yılmaz Erdoğan'ın Haybeden Gerçek Üstü Aşk adlı tiyatro oyunundan uyarladığı film çok eğlenceliydi Birbirimize tatlııım tatlııım diye diye çıktık sinamadan.



Ay bu kadar açık havada gemek yeter deyip bir de ev gezmesi yaptım. Çantama ev ayakkabıları bilem koydum :) O fotoğraftaki muhacir böreği var ya akıllara zarar bir şeydi. Koca tepsiyi çökerttik.


Haydi kitap faslı...

Hayat Bir Kervansaray/Emine Sevgi Özdamar
Kitap,Almanca yazılmış ve Ayça Sabuncuoğlu tarafından Türkçeye çevrilmiş. Kitabı okurken bu kitap nasıl Almanca yazılabilir diyorsunuz.Sanırım dilin bütün kurallarını,kalıplarını yerle bir etmiştir.Çevirmen de iki dile de çok hakimmiş ki romanın büyülü gerçekliğine bir gıdım halel gelmemiş.
Baştan söyleyeyim ki bu bambaşka bir yazım dili.Yani önermekte çok zorlandığım bir taraftan da herkes okusa keşke dediğim bir roman,bir masal. Sevgili Arsız Ölüm'ün tadını buldum ben.

Denizadamı İsveç'in küçük bir kasabasında geçen bir hikaye. Ama nası bir hikaye...İnsana kendini, anneliği babalığı, arkadaşlığı sorgulatan, kendimize benzemeyenlere karşı davranışlarımız ve kötü olabilmenin sınırı var mı? ... Çok beğendim mutlaka okumanızı öneririm.



Şimdi elimde olan kitap ise çok eğlenceli Sibop/ Başar Başarır... Arka kapak fotoğrafını koyuyorum ki kitap hakkında fikriniz olsun.

Şimdii sıra her yıl zamanı gelince tekrarladığım haberde.

Tabakta gördüğünüz meyva;pepino...
Her sene  pepinolar markette görülmeye başladığında bu bilgiyi tazelerim tekrarlarım ki bütün hanım kardeşlerim faydalansın.Bi tek ben güzel olmayayım😊
Tadı ve içi kavuna benziyor,çok sulu fakat tatsız.  
Bunu yiyebilirsiniz de ama en önemlisi dilim dilim kesip yüzünüze sürün maske niyetine ve 20dk sonra ılık suyla yıkayın.Maliyeti 2 lira bacım.Hem de en doğalı dan kolayından kozmetik.Zaten kozmetik  yapımında çok kullanılırmış.
Bunu biz tesadüfen keşfettik.Bi gün benim koca,markette görmüş bunu-bak Lale  değişik bir meyve dedi.Kestim baktım aaa kavun gibi dedim.Ama sonra ay çok tatsız ziyan olmasın bari yüzüme gözüme süreyim dedim.Benim Anneannem,dayım küçükken iğneden korkup kaçınca ziyan olmasın diye kendine vurdurmuş😊
Neyse işte yüzüme sürdüm.Ay bi vaktım cildim bi parladı,ışıldadı Kalanını diğer günlerde sürmeye devam ettim.O sırada göz kapağımda bir yağ bezesi oluşmuştu.Doktora gidip aldıracaktım.Bir sabah yüzümü yıkarken pıt diye çıkıp bilye gibi elime geldi.Demekki pepino yumşatmış.
Sonra bi de internet araştırması yaptım ve meğer meyva değil ilaçmış bu pepino😊Yalnız kan sulandırıcı ilaç kullananlar yemesin sadece yüzüne gözüne sürsün.
Aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.
http://pepino.tropikalmeyveler.com/pepino-faydalari.html

Sıra son haberde bakın bu altın vuruş😍


Şu manzaraya karşı yürüyüş  yaptık karı koca, yemeğimizi yedik, balıkçılar çarşısından balığımızı aldık ve Migrosa girdik  ve çıkışta ben, arabaların park etmesini önlemek için yapılan beton bariyerlere takılıp alçaktan uçuşa geçtim. Kendi duyduğum acıdan çok kocamın korkusuna üzüldüm. Ağlayamadım, aslında oraca bağıra bağıra ağlamak istiyordum. Düşerken üstüne düştüğüm kolum kalbimi ağrıtmıştı. Ama ben iyiyim iyiyim diyordum. Neyseki kırıksız çıkıksız atlattım. İki üç gündür evdeyim o yüzden🙃
Yani azcık tombul olmanın faydasını görmüş olabilirim :) :)  Hastanade bi ağrı kesici bir kas gevşetici iğne ve evde içebileceğim ilaçlarla kurtardım. Bundan sonra belki önüme bakarım, aklım beş karış havada gezmem...
Sonuna kadar gelebildiyseniz hayde gittim ben. Dilim damağım kurudu ayol konuşmaktan. Hata filmler kaldı😍




2 Mart 2017 Perşembe

Bugünlerde son günlerde

Her yazı yazdığımda yarın yine yazayım hemen diyorum ama orada kalıyor. Sonra tabi ne okuduğumu 
da ne izlediğimi de unutuyorum. 
En yakın tarihten dün akşamdan başlayalım o zaman. Dün akşam kitap kulübü gecesiydi.Bu ay, Hazan Vakti/ Aslı Perker okuduk.Kurtuluş Savaşı yıllarında işgal altındaki İstanbul'da vatanperver bir genç kızın hikayesi gibi şahane  bir konu malesef çok havada kalmıştı. Gerçek bir kurguya benzesin diye Osman Hamdi, Ahmet Hamdi Tanpınar ve İlk Osmanlı feministi Fatma Nesibe hanım gibi figürler hikaye içinde kullanılmıştı ama yine de gerçeklikten çok uzak duruyordu. Osman Hamdi'nin kendi çıkarları için tarihi eselerimizin yağmalanmasına göz yumduğunun söylendiği cümleler çok garipti. Böyle bir şey yazınca dip not ile bunun kaynağını da belirteceksin bence... Bir de Çerkes sözünün hırsız, çapulcu anlamına geldiği bu yüzden de Çerkeslerin kendine Çerkes denilmesinden hoşlanmadığının söylendiği bir bölüm vardı ki akıllara zarar. Ben bir Çerkesim ve hayatımda böyle bir şey duymadm. Dünya kadar Çerkes Derneği adı altında faaliyet gösteren dernek var, acaba bu konuda ne düşünürler çok merak ediyorum. Hele gittikçe modernleşen kadın giyimine ayak uyduramayan ve bu konuda sürekli babası tarafından bile eleştirilen kızımız, tren yolculuğu sırasında aşık olduğu delikanlı ile karşılaşınca hemen öpüşmesi...Bunun yanında kitap o zamanın diliyle ve çok akıcı bir tarzda yazılmıştı. 



Murakami'nin Kedisi/ Aylin Oflaz
Murakami İstanbul'a geliyor ve kedisi kayboluyor. Kediyi Murakami kitaplarına bayılan genç bir yazar buluyor ve evine götürüyor. Meğer kitapları asıl yazan da bu kediymiş😍Çok eğlenceli bir kitap. Spoiller verdiğimi düşünmeyin bu olay ilk iki sayfada oluyor😍

Malum Oscar ödülleri dağıtıldı, öncesinde de aday filmleri izledim. En çok beğendiğim film Menchester by The  Sea en iyi film ödülünü aldı.Herkesin yaşamının bir kıyısı vardır elbet.


Jackie'de Kenedy suikasti çok farklı açıdan ele alınmıştı. Kenedy  suikastından sonraki ilk dört gün, Jackie Kenedy'nin Life Dergisine verdiği bir röportaj kaynak edinilinerek anlatılmış. Natali Portmand bu rolde çok beğenilmiş ama ben çok beğenmedim  :(

Yabancı film dalında Oscar Adayı
Toni Erdman bir anarşist...
Kendini iş yaşamının çarklarına kaptırıp,duygularını kaybeden kızını bu çarktan kurtarmak için emperyalist dünyaya savaş açıyor.Silahı peruğu,takma dişleri ve acaip özgüveni ve de en önemlisi muzipliği.
Cannes'ten beri ödül ala ala Oscar'a yürüyen Toni Erdman'ın yönetmeni senaryoyu 2 yılda yazmış ve yazarken de babasından etkilenmiş.
Aslında filmin alt fonunda Romanya'nın dünya şirketleri arasında pay edilmesi var.
Vay anasını ne yazdım arkadaş,film eleştirmeni neyin olayım 😂
Bi de mevzubahis çocuğun ise; gururmuş, onurmuş hepsi hikaye...İnsanın yapamayacağı bir şey yok.

Ove Adında Bir Adam... Bu adamceyiz İsveçli. Karısı öldükten sonra yalnız yaşamaya başlıyor ve kendisini iletişime kapatmış. Ama siteye taşınan İranlı bir aile özellikle de İranlı kadın o kabuğu zorla kırıyor. Çok uzun zamandır izlemezseniz küserim kategorisinde film tavsiye etmemiştim. Bu aynen o kategoride...

Koca Dünya , bu kocaman dünyada yalnız kalan iki kardeşin hikayesi... Yersiz turtsuz olmanın, bir yere ait olamamanın ,aidiyetsizliğin çok acı bir hikayesi. 
Başrolde oyunculardan çok doğa var, afişe dikkatli bakarsanız bunu anlayabiliyorsunuz zaten.

Şimdiii buraya kadar ne yaptıysam kendim içindi ama bu dünyada bizden başkaları var ve biraz da şansız başlayabiliyorlar hayata. İşte bu şanssızlıkları devam etmesin diye bütün çocuklar bizim diye Tavsiye Evi'nin de destek olduğu # bütünçocuklarbizim projesi için çocuklar için örüyoruz bu sefer de..Süveterden  sonra bir de bebek battaniyesi örüyorum hemen hemen bitmek üzere... Her ilmekte şans diliyorum kulalanacak bebeğe...
Bunlar da battaniyemin parçaları...

E hayde gideyim ben.


13 Şubat 2017 Pazartesi

Döşeme

Bloggeriniz geldi haniiiimmm... Başlığın anlamı yazının sonunda :) Valla bu kez acaip dolu geldim. Notlarınızı alın, kitaptır, dizidir, falandır filandır bir sürü foto var. Yani ben susacağım fotoğraflar konuşacak.
Hızlı  ve çok yoğun  geçen bir hafta oldu. Ayvalık'tan Zuz geldi bizim evde bir  bayram havası :) Yemekler,pideler pişti, filmler izlendi, gülündü, kavga edildi.Gece yarılarına kadar oturuldu, anlı şanlı kahvaltılar hazırlandı, kahvaltılar öğlene kadar sürdü. 
Bugün O'nu yolcu ettik ve ben kendi rutin hayatıma döndüm inşallah maşallah.

Zuz gelince  havanın güzel olduğu nadir günlerden birinde Kuzen Oya ile sabah kahvaltısında buluştuk, Beşiktaş kahvaltıcılar sokağında bir yere gittik.Adını veremiyorum çünkü bu ad altında iki kahvaltıcı var. Tek hoşumuza giden şey  üçümüzün birlikte olmasıydı. Zuhal'in önüne kırık servis tabağı koymuşlardı.Zuhal bu tabağı atın dedi :) Gelen her şey birimiz yesek diğeri aç kalacak şekildeydi.  Bu fiyasko kahvaltıdan sonra oturup kahvelerimizi  de orada içsek kafamıza kuş konadı sanırım.

Hadi Ihlamur Kasrına gidelim dedim ben, her zaman en iyi programı yapan olaraktan. Oya'nın programı foslamıştı çünkü:) 
Şimdi alttaki fotoğrafa bakın ve  en iyi ben program yaparım dememe hak verin :)
Daha Ihlamur Kasrı'ndan içeri girer girmez bizi şu güzellik karşıladı. Erkeğim demedi salına salınaa gezdi.
 Biz kahvelerimizi içerken dört döndü etrafımızda. 
Sonra Kasrın içini gezdik. Ihlamur Kasrı, Nigoğos Balyan'a Abdül Mecit taradından yaptırılmış.Merasim Köşkü ve Maiyet Köşkü olarak yapılmış. Merasim Köşkü müze olarak Maiyet Köşkü kafe olarak hizmet veriyor.
İki yeni dizim var , bu kış ... 
Once Upon  Time / Evvel Zaman İçinde 
Nazlı'nın dizisiydi aslında bana da tavsiye etti ve birlikte izlemeye başladık.
Once Upon A Time" Hele de çocuğunuzla ortak masallarınız varsa acaip keyifli oluyor izlemesi. 
Merak edenler ya da diziyi bilmeyenler için söylüyorum "Grimm  Kardeşler"masalllarını  bilmiyorsanız ki bilmeyen yoktur zaten izlemek çok keyifsiz olur, yani izlemek anlaşılmaz olur. Benim bilmediğim bir masal vardı, Nazlı anlattı onu da... Hani masal dedim ama bir yetişkin dizisi...
Pamuk Prenses'in cadı annesinin lanetiyle tüm masal kahramanları gerçek bir insana dönüşerek bir kasabada yaşamaya başlarlar. Kendileri bu durumu bilmemektedir. Durumu bilen Cadı Üvey Anne kasabanın belediye başkanı ,  Kırmızı Başlıklı Kız, kendini gerçek insan sanan diğer masal kahramanlarla birlikte yaşadığı kasabanın otelini büyükannesi ile birlikte işletmektedir.Pamuk Prenses ise kasabanın okulunda öğretmen😍

This İs Us için ne desem az. Kendi içinde katman katman açılan, her an şaşırtan, sürpriz yumurta gibi ama bir o kadar da sakin bir dizi. Dawnton Abbey ve Mr. Selfridge'den sonra kendime göre bir dizi bulamıyordum bu tam oldu.Üçüz çocuklar etrafında dönen bir dizi diyeyim yeter. Şimdi ne desem spoiller olur.
Haydi şimdi kitaplara gelelim.

Vejeteryan oldukça ilginç ama biraz sert bir kitap. 2016 Uluslararası Man Booker Ödülünü almış. Ödülü veren jüride Elif Şafak da varmış.Ve dee Orhan Pamuk da adaymış.Elif Şafak'ın oyunu kime kullanıldığı merak edilmiş :)
Sıradan bir evkadını olan Yonğhe gördüğü bir rüyalar yüzünden bir sabah kalktığında vejeteryan olduğunu söyler ve buzdolabında ne kadar et ve et ürünü varsa çöpe atar. Ve hikaye bundan sonra başlar. İlişkilerde şiddet ve cinselliğin ve saplantıların geldiği son noktayı üç ayrı kişinin ağzından üç ayrı hikaye gibi yazıp ama tek bir hikaye anlatmış  Han Kang.


 Bozkırda Altmışaltı tam da Vejeteryan'ın sertliğini alıp insanı  böyle yumşak yumşak eden bir kitap.
Aşık olduğu kadının göz rengimin yeşiline uygun bir yeşil bulamayıp, aslında yosun yeşili diyecekti ama hayatında yosun görmemişti.O yüzden  Handan yeşili dedi. Saçlarının düzlüğünü anlatmak için; Sanki kafasından zeytinyağ dökmüşsünde saçları arkadan gelmiş gibi dedi. Kitabın kapağına baksanız anlaşılır zaten o sıcaklık,o keyif.



Okudum, izledim ama izlemeleri yaparken hanımcık canımcık motiflerimi birleştiriyorum. İnşallah  maşallah Keçiören metrosu ile birlikte bitecek bu kış😍 Keçiören Metrosu ' da başlayalı şunun şurasında dört yıl olmuş anca )
Bu da bir öneri size,benim gibi bu telefondur, tablettir gibi zımbırtıları başucunda bulundurmak istemeyenler için. Hemen elimin altında, yatağın bazasına takılıyor, İkea'dan almıştım.
Bu da son foto, koroya gidip şarkı söylüyorum dışarı çıktığımda gördüğüm bu ışıltıdan mest oluyorum. Gece güzeli  İstanbul.
Tamaam bitti... Yazmadım yazmadım ama buraları da  döşedim öyle gidiyorum.



6 Şubat 2017 Pazartesi

Yunanistan 2 çelınç ve hafta sonu

 Yunanistan seyatimizin  ikinci bölümünde  Kavala, Gümilcine, İskeçe ve Dedeağaç vardı.
 Kavala en beğendiğimiz yer oldu. Daha denizle içiçeydi sokakları ve evleri Safranbolu havasındaydı.


 Kavalalı Mehmet Paşa sayesinde burayı hiç kan dökmeden aldıkları için heykelini dikmişler ve onun yaptırdığı eserleri korumuşlar.

 Şehre bir su kemerinin altından giriliyor. Kemer Osmanlıdan kalma... Bizim Unkapanı'ndaki Valens Su Kemerlerine benziyor.
Otobüsten inince, ilk önce Kavalalı Mehmet Paşa'nın atının  üstünde tüm Kavala'ya denizden baktığı heykelinin olduğu tepeye çıktık. 
Yokuş boyunca sağlı sollu Safranbolu evlerine benzeyen evler vardı. 
Şehrin eski şehir kısmına Panagia adını veriyorlar. Eski şehire çıkacağınız yolun başında hemen bir cami var Kanuni Sultan Süleyman'ın İbrahim Paşa için yaptırdığı cami minaresi yıkılıp,çan eklenerek sonradan kiliseye çevrilmiş.

Yunanistan'da Kavalalı Mehmet Paşa çok seviliyor ve kendisinden Mısır Valisi olarak söz ediliyor. Evinde Mısır bayrağı çekili ve orası Mısır toprağı sayılıyor.


Kavala'da çok güzel kapılar gördük.
Rehberimiz hemen aşağıdaki okulun bahçesinden içeri geçerek Yeni Kavala'yı kuş bakışı görebileceğimiz ve deniz feneri olan yeri kaçırmamızı söyledi. Burada manzara gerçekten de çok güzeldi.


 Aşağı doğru inişe geçtiğimizde artık acıkmaya başlamıştık ve hemen limanın karşısındaki tavernada yemek yedik. Yunanistan'da tüm balık lokantalarına taverna deniyor bunu da söyleyeyim :) Lokanta kalabalıktı çünkü; pazar ayininden çıkan Kavalalılar da aileleri ve arkadaşlarıyla yemeğe gelmişlerdi. Jumbo karides, ızgara kalamar ve midyeli pilav sipariş ettik. Hepsi muhteşem ve çok tazeydi. Eğer yolunuz düşerse özellikle midyeli pilavı kesinlikle atlamayın.




Kavala'ya gidip de  Kavala kurabiyesi almadan dönülür mü? Ama kurabiyeyi Kavala'dan değil, şehire 40 km mesafede olan bir köydeki işletmeden aldık. Asıl Kavala kurabiyesinin çıkış yeriymiş.ilk yapan babaanne mübadele zamanında Niğde'den göç etmiş. Tarif Niğde'den çıkma yani... Geldikten iki gün sonra Ayhan Sicimoğlu'nun aynı yerde  çektiği programı izledik. O da aynı şeyleri anlattı. Kurabiyeci bize  içebildiğimiz kadar semaverde demleme çay ve yine yiyebildiğimiz kadar kurabiye ikram etti.

Kavala'dan sonra Türklerin yoğun olarak yaşadığı Gümilcine'ye geçtik.Gümilcine' de her yer kapalıydı ve sokaklar bomboştu. Hadi pazardı diyelim ama halk hiç yoktu ortada... Rastladığımız bir iki kişi Türkçe hoşgeldiniz Gümilcine'ye dediler. Tüm sokaklar ağaç tünelleri şeklindeydi çok hoşumuza gitti. Rehberimiz bizi Çukur Kahve'ye götürdü. Hem kahve içtik hem satın aldık. İçimi çok güzel bir kahvesi var. Üç ayrı cins çekirdekten yapılıyormuş. Köpüğü için kafeini için, lezzeti için farklı çekirdekler kullanılıyormuş. Paket paket aldım, çok beğendim çünkü. Gümilcine sokaklarında dolaştık. 


Gümilcine'nin simgesi kılıçmış, Kılıç Anıtını gördük. 14 mt boyunda büyük bir metal kılıcın işlendiği dikey bir anıt.Kimilerinin askeri cunta için kimilerinin ise Türklere düşmanlığı simgelediğini söylediği anıt. Tüm törenler burada yapılıyormuş.

Gümilcine çarşısı bizim Anadolu kasabalarına benziyordu. Rehberimiz Gümilcineli olduğu için buranın sosyal yaşamı hakkında daha gerçekçi bilgiler verdi. Halk olarak hiç Türk-Yunan ayrımı yaşamadıklarını birbirlerinin evinde büyüdüklerini ama askerliğini Yunan Ordusunda yaparken çok zorlandığı  ve 24 ayda 18 ayrı yere sürüldüğünü anlattı. Buradaki  Türklerin  bütün resmi işlemlerini müftü yapıyormuş. Doğum, düğün,evlilik akdi, boşanma, ölüm her şey müftüden geçiyormuş. Türkler öyle belediye nikahı yapmazlar müftü evlendirir müftü boşar dedi.  Yakın zamana kadar Türkler mallarını satabiliyor ama mal satın alamıyorlarmış. Şimdi artık satabiliyorlar da dedi. Rehberimizin Gümilcine anıları ve askerlik anıları da gezi boyunca keyifli ve renkli anlar yaşattı bize.

İskeçe'de Türklerin yoğun  olarak  yaşadığı yerlerden. Çok güzel bir sahili var. Hatta yaz tatili için düşünmedim desem yalan. :)Bir öğrenci şehri ve o yüzden her yerde kafeler var. Yunanistan Türk Üniversitelerinin denkliğini kabul etmediği için Türk öğrenciler Türkiye'de öğrenim yapmıyormuş.Bu şehrin simgesi ise saat kulesi.



Yol boyunca bazı yerlerde küçük kilise objeleri gördük. Bunlar orada trafik kazası geçirip ölenlerin anısına koyuluyormuş. Hem sürücü için caydırıcı olup hızı engelleyip dikkatli olmasını sağlıyor hem ölen için dua ediliyor.İçinde para, şeker, ekmek ve ölenin kişisel eşyaları fotoğrafı oluyormuş. Ekmek, şeker ve para yolda kalan olursa  o anlık ihtiyacını karşılaması içinmiş.

Dedeağaç; İstanbul'a en yakın Yunan şehri. Havaalanı da var. İpsala sınır kapısından çıktıktan 40 km sonra Dedeağaç'a varıyorsunuz. 50.000 nüfuslu fakat Balkanların en büyük hastahanesine sahipmiş.Bir liman kenti.Yazın bizim Ege'deki sahil kentlerine dönüşüyormuş.


Yunanistan gezisi çok keyifliydi.  Türkiye sınırına girmeden rehberimizin sorduğu soruyu herkesten önce doğru cevaplayarak ev yapımı papaz şarabını da Gamsegamse'nin kazanmasıyla geziye keyifli bir nokta koyduk.





Bir sürü unuttuğum  şey olmuştur mutlaka... Selanik'de ki Jamaikalıları ya da ille de kahvesini bana ikram etmek isteyen Yunanlı'yı ya da her seferinde otobüse en geç Gamsegamse ile benim binip Naziş'i fıtık etmemizi ama rehberimizin de yoo geç kalmadınız daha vakit var demesini...  Son anda tura katılmaya karar verdiğimiz için arka sıralara düştüğümüz için önce hayıflandığımızı ama bizim gibi olan bir grupla arka  beşli koltuğu( orası boştu) rezidans olarak kullanıp  herkes iki kişi otururken bizlerin ikili koltuklara bire birer oturup yayıla yayıla seyahat ettiğimizi, neredeyse misafir gününde gibi birbirimizi ağırladığımızı, arka tarafın çok eğlendiğini hatta bizi o kadar iyi ağırlayan bir çift vardı ki tüm arka grup onlar nereye giderse bundan sonra onlarla gitmeye karar verdiğini,  Garsondan hesap istediğimizde garsonun acelesi yok sakin olun dediğini... bi sürü bi sürü şeyi anlatamadım. Az şey anlattım çok şey bize kaldı. :)

Sıra çelınç 12. soruda :Son 10 yılda hayatında neler değişti.
10 yaş aldım  :)  Blog yazmaya başladığım zamanlara denk  geliyor ki, blog sayesinde hayatıma çok şey katıldı. Dünyanın her tarafından arkadaşım oldu. Bir çok yazarla birebir tanışma fırsatım oldu.Kızlarım öğrencilikten çalışan kısmına geçtiler. Üç kollektif kitapta yazım yayınlandı. Bir tv yarışmasına katıldım.Kazanamadık ama çok eğlendik. Başka bir evde yaşamaya başladık. 

Gelelim hafta sonuna ...
Cumartesi günü Zuz ve Naziş ile evde oturduk ve Oscar adayı  Lion'u izledik.Çok beğendik.Hindistan'da trende uyuya kalıp evinden kilometrelerce uzağa gidip kaybolan Saru'nun  Avustralyalı bir ailenin evlat edinmesiyle değişen hayatı ve sonradan ailesini bulmaya çalışması hikaye edilmiş.

Pazar günü ise biz karı koca evden kaçtık ve Banu ve Ercü ile buluştuk. Vurduk okeyin gözüne :) Ağaçlar altında serin yürüyüşler yaptık.DSİ lokali yemekhanesi fırınından çıkma çıtır,sıcak simitlerle çay keyfi yaptık. Akşam da Beşiktaş-Fenerbahçe maçı için eve döndük.

Bugün okullar açıldı ve kızların yarıyıl  tatili bitti ve okullarına döndüler.