Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

8 Aralık 2017 Cuma

Selam Dünyalı

İtiraf edeyim ki artık burayı açtığımda kendimi uzaylı gibi hissediyorum.Halbuki inanın şu sosyal medya olayında en sevdiğim yer blog sayfam.
Yazmadıgım günlerde hayat durmadı aktı tabi. Bazen sıkıcı bazen neşeli bildiğiniz gibi işte. Size şimdi burada dert tasa anlatacak değilim tabi.
Sondan başlayalım o zaman...
Geçtiğimiz hafta sonu,Edirne gezisi yaptık. Daha önce defalarca gitmiştik hatta gittiğimiz yerleri de görmüştük ama bu sefer ki Edirne'ye gidişimizde anladık ki biz meğer Edirne'ye hiç gitmemişiz. Folklorik Tur ile yaptığımız geziden çok memnun kaldık.
Önce hafif bir yağmur başladı. Biz vah tüh derken kesildi ve ardından şahane bir gökkuşağı armağan etti bize. Tam da  Hatice Sultan Hamamı üzerinden görünüp muhteşem bir görsel oluşturdu.

Burası Adalet Kasrı. Ben güzel güzel kocama poz verirken, kulenin arkasından çıkan davulcuyla zurnacı ödümü koparttı:)
Burası Edirne'nin Saray İçi denilen bölgesi.İstanbul feth edilmeden  önce padişahlar buradaki sarayda yaşarlarmış.Saray; Osmanlı-Rus harbinde cephanelik olarak kullanılmış. Daha sonra Rusların eline geçmesin diye havaya uçurulmuş  ve geriye sadece burası kalmış. Zaten davulcu ve zurnacının yarattığı kaos yüzünden kocam fotoğraf çekerken kulenin tepesini havaya uçurmuş.
Aşağıda gördüğünüz fotoğrafları Darüşşifa'da çektim. Burada kurulan tıp medresesinde uygulanan tedavi usulleri böyle canlandırılmış. Her odada hangi tedavi yapılıyorsa onun  böyle balmumu heykellerle tasviri var. Çok ama çok başarılı bir müzecilik örneği, sakın burayı görmemezlik yapmayın.



Edirne'de gözümü alamadan gezdiğim yerlerden biri de Eski Cami oldu. İç duvarlarındaki muhteşem hat yazılarıyla yazılmış ayetler ve diğer süslemeler ve de Kabe'den getirilip koyulan taş, Hacı Bayram Veli'nin kürsüsü, denge taşları görülmeye değer. 600 yıllık bu abideyi görmezseniz valla yazıktır günahtır size. 



E oralara gidip de Meriç üstünde bir çay içmeden dönülmezdi di mi?
Burası da Karaağaç... Karaağaç'ın sonbaharını ucundan kıyısından yakalamış olmamıza çok sevindi. Yol kenarında bal kabağı, Trabzon hurması ve ayva tezgahları renk cümbüşü gibiydi.

Aslına bakarsanız Edirne ne anlat anlat ne de gez gez biter. Gidiniz, görünüz, bi daha bi daha gidiniz.

Gelelim kitaplara filmlere...
O koca çiçeğin yanındaki kitap, Müzik Uğruna/Ketil  Bjornstad aynı zamanda aralık ayı kitap kulübü için seçtiğimiz kitap. İçinde geçen her müzik parçasını açtım dinledim, her tabloyu internetten bulup baktım. Tavsiye ettiğim kitaplar arasına rahatlıkla koyabilirsiniz.

Kitap kulübü demişken geçtiğimiz ayın kitabı da İza'nın Şarkısı/Magda Szabo idi... Daha önce okumuş olduğum halde hatırlamak için yeniden okudum hem de hiç okumamışcasına zevkle. Böyle  güzel bir kitap az bulunur. Okumadıysanız listelerinize mutlaka alın.

 Deniz Uzaktan Gülümsüyordu/Serhan Ergin  daha önce okuduğum ve çok beğendiğim ''Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar'' ı çok ama çok beğenmiştim ama bu yani açıkça söylemek gerekirse sıkıla sıkıla okudum.

Nam-ı Diğer  Grace/ Margaret Atwood   BBC için uyarlanan 6 bölümlük dizisi ve kitabı eş zamanlı okudum. Çok farklı bir deneyimdi, kitapta tasvir edilen aynayı, mekanı görmek çok ama çok iyiydi. Çünkü; neredeyse  kitap cümle cümle  filme alınmış. Okuyun mutlaka okuyun. YKY  yeniden basmışken okuyun.

Bu hafta iki gün üst üste sinemaya gittim. Dün karı koca Gülse Birsel'in yazdığı ve oynadığı Aile Arasında'yı izledik. Ne yalan söyleyeyim özlemişim Gülse Birsel tarzını.Bir Demet Evgar izleyeceksiniz, bayıldım.



Bugünse tek başıma gittim. Julia Roberts filmini kaçıramazdım doğrusu. Hafta içi olduğu için salon boştu. Numaramın olduğu koltuğa oturmadım gittim sevgili koltuğunu kaptım. Bunlar her salonda bir ya da iki tane var. Çif kişilik kanepe gibi düşünün. Bir yayıldım bir yayıldım, sinemaya girerken kocaman da bir latte almıştım. Hem lattemi içtim hem filmimi izledim. Canımın istediği gibi de ağladım, sefam olsun.

Hah işte Apple Tree Yard bu da 4 bölümlük bir dizi...Neyi nereye kadar yapabilirsin ve her söylediğini yapar mısın mesela... Valla ben izleyin derim, gerisi size kalmış.


Yaza yaza kolum uyuştu ama Kum Kapı Halıları Sergisinden söz etmeden olmaz.Gerçi kusuruma bakmayın, sergi çoktan bitti ama hiç olmazssa bir iki örnek göstereyim size...
Ustalar halı dokumamış roman yazmışlar neredeyse...
Osmanlı Sarayları için Kum Kapı'daki atölyelerde dokunan tamamı ipek ve altın. gümüş iplerden dokunan halılar bunlar. Fiyatları için milyon dolarlar telafuz ediliyor.







Bu da Sultan Ahmet gezisinden ben:) Yaslandığım yer bir  zamanların posta pulu satan dükkanıymış... Ben öyle her yere sırtımı dayamam:)



Şimdi altın vuruş, limon soslu ve limon şekerlemeli kek... Ama tarifi yok. Çünküm okuyup kaçıyosunuz, yorum yapmadan:)



Öle İşte...



14 Kasım 2017 Salı

Koş Lale Koş

Aslına bakarsanız yazı başlığı yürü Lale yürü olmalıydı:)
Pazar günü, 39.su yapılan Avrasya Maratonuna katıldık, karı koca. Katılmaya karar vermeden önce kendimi bir denedim. İki kez üst üste aynı kilometreyi yürüdüm ve yapabileceğimden emin olunca,önce göğüs numaralarımızı aldık daha sonra da maraton sırasında giymemiz gereken tişörtleri teslim almaya Yeni Kapı Avrasya Gösteri ve Sanat Merkezine gittik.Bizim için ulaşım çok kolaydı. Marmaray ile 8 dk da Yeni Kapı'da olduk ama  fuar alanına girince teslim yerine kadar tam 4km yürüdük. Hai neyse bunu da antremana saydık da ulaşımı daha zor olan yerlerden gelenler ne yaptı bilemiyorum.Fuar alanında çeşitli firmalar stant açmışlar hem ürünlerini tanıtıyorlar hem de ikramda bulunuyorlardı. Zaten yürürken karşıdan gelen herkes ellerindeki karton kaselerden bir şeyler yiyordu.Oraya gidince ne olduğunu anladım. Arbella Makarnaları makarna dağıtıyordu ve önünde belki bir km uzunluğunda kuyruk vardı. Bu bizim milletin makarna sevdası nedir, arkadaş. Bildiğin salçalı makarna işte.Neyse ben de  Doğuş Çayın demleme çay ikramını geri çevirmedim:)
 Eve döndüğümüzde tişörtleri deneyeyim dedim, giydim ama giyince de Türk Milletini standart beden düşünüp  tişörtleri tek beden yapan kafaya içimden iyi bir saydırdım. Allah'tan ki zeki kadınım:) Tişörtü bol yumuşatıcılı suya bastım biraz beklettim sonra da  çeke çeke enini de boyunu da kendi bedenime göre genişletip, uzattım.
  Kocama akşamdan dedim ki -yarın evden çıkmayalım, dinlenelim... Ama , akşam eve gelen Naziş; Yarın. Babil Mekan'da   İlber Ortaylı söyleşisi ve imza günü var deyince maraton falan dinlemeden ertesi günü  Çengelköy'de  ki Babil Mekan'a gittik. Gittiğimizde sanırım herkes geceden gelmişti. Mekan tıklım tıklım doluydu. Boş olan sandalyelere de ya çanta ya mont konmuş arkadaşlara ayrılmıştı. Ama benim kocam gözlerini bi belerttiydi hemen koşa koşa iki sandalye bulunup altımıza kondu:)
İlber Ortaylı her zamanki gibiydi, kitaplarımızı seçmiştik imzalattık. Naziş için İstanbul'dan Sayfalar kocam içinde seyahatnamelerden birini imzalatıp soluğu Çengelköy Börekçisinde aldık:)

Burada bana ne dediğini gerçekten hatırlamıyorum. Kalabalıktan öyle bunalmıştım ki, tek istediğim bir an önce oradan çıkmaktı.Ama güzel bir şey demiş ki bi gülümsüyorum sanki:)
 Hadi dönelim esas konuya şimdi. 
Maraton sabahı erkenden kalktık tabi, bir güzel kahvaltı yaptık. Sonra kocam beni öyle acele ettirdi ki az kala kavga çıkarıp gitmeyecektim. Rujumu sokakta sürdüm yeminle. Ne yani her gün mi maraton var ruj sürmeden mi katılsaydım:)
Yollar trafiğe kapatıldığı için arabadan inip  başlangıç noktasına belki üç km yürümüşüzdür. Ama sonrası çok keyifli ve asla yorucu değildi. Havanın serin oluşu çok büyük avantaj sağladı. Güle oynaya, fotoğraf çeke çeke kayıtlara göre 125.000 kişi hep birlikte yürüdük.











Kucağında bebekle yürüyen babalar, çocuk arabası iten anneler, gaziler, açıklar, kapalılar, padisah kostümüyle yürüyenler, köpeği ile yürüyenler, patenle kayanlar, birbirine tutuna tutuna yürüyen yaşlılar yani muhteşemdi her şey.


yürüyüş sırasında yıllardır görüşemediğimiz eski dostlara rastlayınca son kilometreler zaten sohbetle geçti ve parkurumuz 8 km idi fakat başlangıç yerine kadar olan  ve dönüşte yürüdüğümüz mesafe ile tam 13.800km  yürümüşüz.


Eve geldiğimde en ufak bir yorgunluk hissetmedim hatta akşam yemeği pişirdim.

Öle işte

8 Kasım 2017 Çarşamba

Es Es

Geçtiğimiz hafta sonu,uzun zamandır yapmak istediğimiz bir seyahati gerçekleştirdik ve Eskişehir'e gittik.
Çok çok seneler önce gittiğim Eskişehir bu kez bizi bambaşka bir çehre ile karşıladı. Yılmaz Büyükerşen sanki sihirli bir değnekle dokunmuş şehre... Eskişehir insana umut vaad ediyor...Olabilir diyor.
Porsuk Çay'ı üzerindeki renk renk köprülerle şehir adeta bir renk cümbüşü gibi... 









Biz ilk günün birinci kısmını,kah Porsuk Çayı üstündeki köprülerden geçmek, çay kıyısındaki kafelerde kahve içmek kah çiğ böreklere gömülmek şeklinde geçirdik.
Çi börekleri yedikten sonra olmazsa olmaz Balmumu Müzesine gittik. Girişte hemen Yılmaz Büyükerşen'e rastladık. Zaten daha Eskişehir'e gidip de kendisini görmeyeni henüz duymadım:)Yılmaz Hoca sürekli dolaşıyor şehir içinde.
müzedeki heykellerin kimisi canlı sanılacak kadar benziyor kimisi ise neredeyse hiç benzemiyor.
Mesela aşağı fotoda benimle birlikte gördüğünüz Julia Roberts...Ama doğruyu söyleyin ben daha güzelim burada:) :) :)


Balmumu müzesinden sonra Şelale Park'a gittik. Buranın özelliği, Eskişehir'i kuşbakışı görebilmeniz. 




 Şelale Park'da Eskişehir'e karşı çayımızı içtikten sonra günü noktaladık.Zaten öğlene doğru vasıl olmuştuk Eskişehir'e o yüzden otelimize saat altı gibi gittik, akşam yemeğimizi de otelde yedik ve aşagıda gördüğünüz çamlık yolda altı tur yürüyüp öyle gittik odamıza... Otelimiz çam ormanı içinde eski bir basma fabrikasından restore edilmiş bir yerdi. İçinde on.onbeş tane apart otel var ayrıca. Otel süperdi, ambians süperdi, hizmet süperdi fakat yemekler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Neyse biz kalender insanlarız çok da dert etmedik ben odaya gidince çayımı demledim, yanımda götürdüğüm kuruyemiş paketini açtım tık tık  hem yedik hem tv de film izledik.



Sabah hortladık erkenden ve kahvaltımızı yapıp,yola nail olduk. İlk durağımız Kurşunlu Camii idi. Turların burayı programa alma nedenini anlamadım. Sadece dıştan aha da burası Kurşunlu Camii,  kubbeleri kurşundan adı da bu yüzden öyle demekten başka bir şey yok. Caminin içine girelim dedik, girsek de bir şey görünmüyor içi karanlık.
Oradan Odun Pazarı'na kaydık. Odun Pazarı evleri gerçekten de çok güzel restore edilmiş.Altlarında kafeler ve elişi takılar satan dükkanlar var. Bi kahve molası da orada verdik.




Ve yan tarafında ki bakkalın bile yerini bilmediği Tayfun Talipoğlu  Daktilo Müzesine gittik.Tur şirketlerinin programında burası yok hatta Ahşap El Sanatları Müzesi de yok. Biz serbest zamanda gittik. Size önerim, ıncıkçı boncukçu ya da helvacılarda çok zaman kaybetmeyin buraları mutlaka görün.
Tayfun Talipoğlu Müzesinde; Bülent Ecevit odası da var.





Ahşap El Sanatları Müzesi'nde dünyanın çeşitli ülkelerine mensup sanatçıların eserleri sergileniyor. Tek kelime ile bayıldık buraya...

 

Ah Aylan Bebek, bir kez daha içimizi titretti.


Biz buraları gezerken tur ile buluşma saatimiz de gelmişti.Buluşma yerimize giderken de bu madenciye rastladık:)


 Atlı Han'da buluşup Cam Sanatları Müzesine geçtik. Camın sanat şekli de böyle oluyormuş demek ki ağzım beş karış açık gezdim diyebilirim.

Cam Müzesi içinde bulunan minyatür elbise sergisi ise muhteşemdi. İnstagramda Minyatür Butik olarak arama yapıp görebilirsiniz.

Eveet sonra Karikatür Müzesini gezdik ve Sazova'ya geçtik. Buradaki hayvanat bahçesi ve sualtı dünyasını gezdik. Ne kadar doğal ortamlarında        yaşatılmaya çalışılsa da  kocaman bir köpek balığını bir sütunun etrafında dönerken görmek çok acı ya da koloni halinde yaşayan penguenlerin bir kaç tanesini birbirlerine sokulmuş görmek gibi...
Sazova içindeki Masal Şatosu ise bizim gibi hala masallara inananları bir hoş hissettiriyor.

 


Öğle yemeğimizi ise Kent Park içindeki bir restoranda yedik. Balaban köfte çok lezzetliydi. 
Kent Park görsel açıdan çok zengin bir yer ve içinde plaj var.






Eskişehir'den çok mutlu anılarla ayrıldık.Bizi sonbahar güneşi ile karşılayıp hafif bir çise ile uğurladı.

Çoktandır okuduklarımdan söz etmiyorum ama bu kez çok güzel bir haberle geldim.Hepinizin yakından tanıdığı Leylak Dalı'nın yazdığı kitap satışa çıktı. Küçük bir kızın gözünden bir zamanların Ankara'sını, sosyal yaşamını, hep özlemle yad ettiğimiz eski güzel günleri  okuyacaksınız ve bu küçük kızı çok seveceksiniz. 

Can Yayınlarının çıkardığı Öykü Gazetesini ben çok tuttum. Hatta çok öykü okumayı sevmediğim halde. Hep çantamda taşıyorum. Ayda bir kez çıkıyor ve çok iyi bir yol arkadaşı.

Mutlak Mutluluk Bakanlığı elimde çok kaldı ama çok beğenerek okuyorum. Diğer fotodaki e-kitap ise  Gölgesizler/Hasan Ali Toptaş...





hadi kaçayım ben:)