Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

23 Ağustos 2016 Salı

Git artık ağustos

Çok sıcak bir ağustos ayı geçiriyoruz. Nemden boğuluyoruz desek yeridir. Dün baktım kirpiklerim bile ıslaktı. Klimayı sürekli nem almada çalıştırsak da  sürekli klimalı ortamda olmak bir süre sonra yoruyor beni.
Ağustos sıcak, ülke havası ondan yüz kat daha sıcak.İlk kez endişelendiğimi,umutsuzluğa kapıldığımı saklamaya gerek yok.Daha görmedik mi dibi diyorum bazen.

Ağustos ayının en güzel yanı  Özlem ile tanışmaktı. O yıllardır beni okuyormuş ama yüzyüze tanışmak harika oldu.  Zeya ile yas arkadaşlığı buluşturmuş onları dilerdim ki yaz arkadaşı olsunlar ama kaderin kimleri hangi frekanslarda buluşturacağı belli olmuyor. Üçümüz bir Büyükada gecesinde buluştuk. Çokça ağladık birlikte çokça güldük. Özlem eğer okuyorsan, birlikte ağlayabilenler çok daha sağlam dost olurlar bilmelisin. Bir daha ki buluşmamızın konusu sadece flmler,kitaplar ve yemeler içmeler olur inşallah.
Özlem bizi Adanın en sakin, en güzel manzaralı yerine götürdü. Ay ışığı  ve biz vardık bir tek ve sadece biz çağırdığımızda hatta arayıp bulduğumuzda gelen çalışanlar vardı :)



biz sohbete devam ettikçe gece iyice sardı bizi ve şahane yakamozlarda bize katıldı.
Umarım ve dilerim ki bir sonra ki buluşma bu kadar gecikmez.

Adaya gidişte ve dönüşte yalnız yolculuk yaptım. Denize bakarak birer saatten iki saat kendi iç sesimle konuşmak iyi geldi bana. Hatta kendi içime o kadar dalmıştım ki az kaldı geldim sanıp Kınalı Ada'da iniyordum ve bindiğim vapur son vapurdu :)

Ada gecesinin ertesi günü karı koca Anadolu Hisarı Sabancı Öğretmen Evi'ne gittik. Hem  Rumeli Hisarı'na karşı kahvelerimizi içtik hem de öğretmen evi kartlarımızı yeniledik.
Hayret ki hayret ben hiç fotoğraf çekmemişim  o gün. Bu fotoyu kocamın instagram hesabından yürüttüm :) Ama dürüstüm bakın orasını burasını kesip kendi fotom gibi yayınlamadım :)
Son zamanlarda okuduğum kitaplardan izlediğim filmlerden söz etmiyorum. İki çok güzel kitap okudum.
ilki Çocuk  Yasası... Çok beğendim.

Adam,17 yaşında ve lösemi hastası.Tedavisi için gerekli olan kan naklini dini inanışları nedeniyle reddetmekte.
Fiona, alanında en başarılı ve en ünlü hakim
Adam'ın kişisel haklarını çiğnemeden hayatını kurtaracak kararı nasıl verecek(mi).
İkinci kitap: Bir Solgun Adam/ Selçuk Baran

Yaşadığımız sürece,  hepimizin aklından hiç olmazsa bir kere  dahi olsa geçirdiği şeyi yapmaya cesaret eden bir adam Mehmet.  Ailesinin geçimini sağlayacak durumu sağladıktan sonra bavulunu alıp evden çıkan ve kimsenin onu tanımadığı bir yere gidip yerleşen  bir adam.Hayatını değiştirmeye kalkıp her türlü yeniliğe kapalı olan bir modern münzevi... Her gün okumaya alıştığı gazetenin artık çıkmayacağını öğrendiği gün tekrar hayatını değiştirmeye kalkar  ama yeniden çatı katındaki odasına döner.  Bu değiştirmeye kalkışması bana bilmem kaç kaloriye patladı ama:) Parkta rastladığı işcilerin öğle yemeğinde yedikleri ekmek arası helvayı bir anlattı pir anlattı. 
Filmim ise  İnatçılar adıyla oynamış bizde.
 cumartesi sabahının  kahvaltı eşlikçisiydi. 28 ödüllü bir İskandinav filmi.
2015 Cannes Belirli Bir Bakış Ödülü
2015 Transilvanya İzleyici Ödülü, Jüri Özel Ödülü
2015 Palic En İyi Film
2015 Zürih Film Festivali Altın Göz Ödülü

Gözlerden uzakta bir vadide iki kavgalı kardeş, Gummi ve Kiddi, yan yana çiftliklerde, nesillerdir ödüllü koyunlar yetiştirirler. Arazileri ortak, yaşantıları neredeyse aynı olmasına rağmen iki kardeş birbiriyle neredeyse 40 yıldır hiç konuşmamıştır. Kiddi’nin koyunları bulaşıcı bir hastalık yüzünden telef olmaya başlayınca, yetkililer mezradaki tüm hayvanları itlaf kararı alır. Elbette Gummi ve Kiddi, bu kadar kolay pes etmeyecek, en yakınlarını, yani koyunlarını kurtarmak için işbirliği yapmayı bile göze alacaklardır. Amansız İzlanda’nın nefes kesen manzarası ve Kuzeyli mizahıyla İnatçılar, İzlanda’nın Oscar adayı oldu.


.
Bu arada dolunay altında bir de kutlama yaptık. Bizim Cemo yani Cemre yani bizim kıvırcık salatamız 18 yaşına girdi ve aynı zamanda artık bir üniversite öğrencisi oldu.
Dolunay bile ona kıyak yaptı o gece şahaneydi doğrusu...





Ha sabahları bu ara ananaslı yeşil çay içiyorum, pek bi şahane tavsiye ederim. 

16 Ağustos 2016 Salı

kendi şehrinde gezgin olmak

Trilye'den döndükten  sonra  bir gün bile evde oturamadım, evimi özledim desem yeridir. Sıcak günlerde havuz programları yaptık.
Dragos'da havuz başında başladığım Sputnik Sevgilim/Haruki Murakami ,

Moda'da St.Joseph havuz başında bitti :)

Beğendin mi diye sorarsanız evet beğendim.Yine alttan alta duyduğum müzik sesi ve olmazsa olmazı kediler ama "Sahilde Kafka"hala başımın tacı.
Zaten bu kitabı daha önce yazmış bizde yeni basılmış.
Rusların uzayda kaybolan uydusu Sputnik ile kitabın kahramanı Sumire'yi özdeşleştirmesi çok güzeldi.Ayrıca sputnik, Rusçada yol arkadaşım demekmiş.Sumire'de çok iyi bir yol arkadaşıydı.Olmadığında, arkadaşlarının deli gibi yokluğunu hissettirecek kadar iyi bir yol arkadaşı hem de...
Dragos'da ki havuz sadece üyelerinin girebileceği bir havuz olduğu için bir şey diyemiyorum ama St. Joseph'in havuzunu tavsiye edebilirim. Hem bahçesinde yemek yiyebilirsiniz hem de havuza girebilirsiniz. Havuzun arıtılmış deniz suyu olması bizim tercih nedenimiz. Servis biraz yavaş fakat yediğimiz her şey çok lezzetliydi. Ben sonunu limonata ile bağladım mesela , ev limonatasıydı ve çok güzeldi. Hafta içi giriş 40 lira ve 15 eylüle kadar açık. Yalnız gitmeden önce rezarvasyon yaptırın.

Geçtiğimiz çarşamba günü, baktık hava rüzgarlı , yapılabilecek en iyi şeyi yaptık diyebilirim. Trafik problemini ortadan tamamen kaldırdık ve Haliç vapuruna binip önce Eyüp Sultan'a gittik.
baksanıza şu vapur sefama:)

Haliçde'ki tüm iskelelere uğraya uğraya. biz manzarayı izleye izleye  vardık Eyüp'e...
İstanbul'da en sevdiğim bina... Vapurdan gördüğümde bile içim bi hoş olur.  Geçtiğimiz yıllarda çok hoş bir tesadüfle içini gezmek o balkonlarından bakmak da kısmet olmuştu.
Bilmeyenler için söylüyorum, Haliç Vapuru  Üsküdar'dan kalkıyor.
Eyüp'e gidince ilk önce yemek yedik. Çünkü; biz sokağa çıktıktan yarım saat sonra acıkmaya başlarız:)
Eyüp'e gittiğimizde de Tarihi Sultan Sofrasında yemek yeriz. Tavsiye ederim. Yemekten sonra  Eyüp Camiine  geçtik, duamızı ettik, vapurdaki Kerem ve ailesinin orada olduğunu görünce hemen kaçtık:)
Sonrası Pier Loti tabiki ama oraya gittiğimizde zurnanın zırt dediği yere geldiğimizi anladık. Bütün Arap Yarımadası oradaydı. Bizim önümüzde ise baskül ailesi vardı. Nazlı ya bunlarla aynı teleferikte olursak diye sızlanırken görevli onları ayırdı ve tek teleferik yaptı :) Göze alamadım dedi adam.
Yukarı çıktığımızda ise tüm kenar masaların kapılmış olması beni gıcık etti.
 Hastalık derecesinde bu konuda saplantılıyım çünkü. İlle de kenar olacak :)


Yani şu manzaraya bakarken önümde insan falan olmasın yani  :)



Gelelim pazar gününeee
Kızların kendi proğramları vardı, Biz de bir şeyler yapalım dedik, Banu ve Ercü'yü aradım, Ercü hemen DSİ dedi ama biz yok deyince hayde karşıya Sultan Ahmet tarafına dedi, zaten aklımızdan ilk geçen de orasıydı.
Ben hemen yaratıcı fikirlerimden birini sundum, o zaman sizi Küçük Ayasofya'ya götüreyim bi görün hele orayı bahçesinde de çay içeriz dedim.
Hiç gezmemiş ilk kez gidiyormuşcasına hevesle meydanı gezdik önce.
 yılanlı sütun
 örme taş sütun
Dikili Taş

Meydan gezisinin ardından Ayasofya'nın hemen arkasındaki Arasta Çarşısı içinden geçerek Küçük Ayasofya Camiinin olduğu Kadırga'ya geçtik. Burası sahile daha yakın bir mahalle.







''Küçük Ayasofya Camii; Eminönü İlçesi’nde Cankurtaran ve Kadırga semtleri arasında Bizans İmparatoru İustinianos tarafından kilise olarak inşa edilmiştir. 530’lu yıllarda inşa edilen Sergios ve Bakhos adlı bu kilise, İstanbul’un fethinden sonra II. Bayezid döneminde Darüssaade Ağası Hüseyin Ağa tarafından camiye dönüştürülmüş, camiye dönüştürülmesinden sonra avlunun etrafına zaviye hücreleri ve Hüseyin Ağa’nın türbesi inşa edilmiştir.''
Sırf şu dantel zarifliğindeki sütun işlemelerini görmek için bile gitmenizi öneririm. Avlusundaki  çini ve seramik atölyelerini görmeli ve bahçesinde oturup o taş masada mutlaka bir çay içmelisiniz.







E artık acıkmıştık. Sultan Ahmet Köftesi bizim zamanımızdaki gibi olsa belki tercih edebilirdik ama tabiki değil biz onun küçücük bir lokanta olduğu, garsonun ne istersiniz diye sormadan önüne direk köfte ve piyazı taaak diye oturttuğu zamanları biliriz. Niye sorsun ki başka bir şey yoktu zaten. Ha bir de irmik helva tabi.
Biz tercihimizi Tarihi  Hoca Paşa Lokantalarından yana kullandık  ve Hoca Paşa'ya gittik.Burası; Sirkeci'de karşılıklı lokantaların bulunduğu bir sokak. Her zaman gittiğimiz Rumeli Köftecisi meğer pazar günleri kapalıymış. Biz de Kasap Osman'a gittik.Burası da ünlülerin uğrak yeri olan bir yermiş. Zaten içeride boy boy fotoları var. Yediklerimizden çok memnun kaldık, hatta turşuları yoktu, bizim için komşudan aldılar:)
Yemeğimizi yedik , e hani tatlı tatlısız olur mu hiç. Tatlıyı da 1864 den beri hizmette olan Hafız Mustafa'da yedik. Amanın giderseniz bir porsiyonu iki kişi yeyin. Bunu kasede sunulan tatlılar için söylüyorum. Bir kase 400 gr.mış. Ben keşkülümün yarısından fazlasını bıraktım mesela. Hem de ben yani:)

Dönüşte  Mısır Çarşısı, çiçek pazarı derken akşam ettik.

Eveet gündüz gezileri böyle ,geceleri ise tek mekanımı tek geçerim. En sıcak havada bile hırkasız oturamadığım  Üsküdar Sahil'de ki Balıkçılar Barınağı... Çayını kahveni iç acıkırsan balık ekmek ye ışıl ışıl İstanbul'u izle.

Gelelim bugüne... Bugün ben, Ecemle buluştum. Nasıl özlemişim onunla sohbet etmeyi, Önce Fatih Kadınlar Pazarına gidip büryanlarımızı yedik. Sonra At Pazarı Eski Kafa Kafe'de püfür püfür oturduk, gülibrişim ağaçlarının altında. . Tüm sokak bunların altında miss...Kahvelerimizi içtik, limonlu chesecake yedik,çok güzeldi giderseniz tavsiyeme kulak verin.Kadınlar pazarı içinden buraya geçebiliyorsunuz
Sonra ay burası bitti hadi kendi memleketimize gidelim  dedik ve Kadıköy'e geçtik. Bu fotoğrafı vapurdan çektim.
Kadıköy'e geçince bir Lale ve Ece klasiği olan bira, patates olayına girdik.Biralarımızı tokuşturduk çok güldük, çok konuştuk ve  YKY  den de kitaplarımızı alıp evlerimize dağıldık. Dağılmadan önce bin program yaptık :)

Haydi şimdi de Yeşilçam tadında bir kitap ile veda edelim.
Ay ama gideyim ben artık çok lafa tuttunuz beni:)

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Mudanya ile Trilye'nin arası

Ağustos ayı başlarında yani bu ay :) kocam-Lale, bir iki günlüğüne yakın bir yerlere gidelim dedi. Çok yakın deyince benim aklıma Büyükada geldi hemen. Gidelim adada iki gün kalalım, denize girelim, akşamları ada sahillerinde gezelim falan dedim. Ama O' yok, sen Trilye falan diyordun bir zamanlar hani dedi. Ve o akşam hemen  Trilye'de kalınacak yerleri araştırmaya başladık. Yalnız şöyle bir hendikap vardı, ben bu yaz gezilerinin sonunda mutlaka bi suya atlamak isterim, yoksa kahır bela bişi olurum, Trilye'de de öyle hadi şurdan cuuup suya atlayayım gibi bir olanak göremedik incelemelerimiz sonucu. Bu kez Mudanya'da konaklayalım, oradan gidip gelelim fikri geldi aklımıza. Mudanya otellerini araştırırken de tabi bu kez havuzu olması şartı ön plana çıktı. Çünkü;malesefki bir deniz kenti olan Mudanya içinden de denize girilemiyor. o sırada bizim evin müdürü Gamsegamse el atti işe. ve tam benim  gönlüme göre bir otel buldu.
Burası deniz otobüsünden iner inmez hemen iskeleye  50mt mesafede olan Hotel Montaine idi. Tüm kriterlerimize uyuyordu. Tarihi dokusu vardı, havuzu vardı, ulaşıma en en yakın yerdeydi ve benim gitmeden önceki yemek yenilecek yerler, görülecek yerler listemdeki her şeye çok yakındı.
Mudanya sahilinde 165 yıllık bir tren istasyonunda yer alan otelimiz, Dünya Butik Otel Ödüllerinden Ortadoğu'nun en iyi klasik butik oteli seçilmiş. Her oda adını tarihi bir tren istasyonundan almış ve o istasyonun dekoru ile döşenmişti.Ve 140 yıllık anıt çınar ağacının altında güneşlenmek de bonustu. Kaldığımız sürece alimallah kimselere kaptırmadım ağacın altını:)

1 saat 35 dk lık bir deniz otobüsü yolculuğu sonunda yani evden çıktıktan tahmini iki saat sonra falan biz otelimize yerleşmiştik. Sabahın dokuz buçuğunda odamız da hazırdı şansımıza. Resopsiyondaki görevli bile şaştı. Saat ikide ancak giriş yapabileceğimizi düşünürken şansımız yaver gitti.
Önce kahvaltı, sonra bir Mudanya turu yaptık. Kahve molası vermek istediğimizde kocam nereye oturalım dese yoook yoook bura olmaz dedim. Bana bura halkının gittiği, tahta sandalyeli tahta masalı bi çınar altı kahve bul dedim. Allaaa nerden bulayım öyle sipariş yer derken küt buldum dedi. Valla tam siparişim gibiydi hatta adı bile Çınaraltı Kahvesiydi:)
İnstagram için yaptığım kolajdı. Otel fotosu ikinci baskı oldu:) 
Kahvelerimizi içtik ve bu kez de Girit Mahallesine gittik.Mudanya Mütarekesinin ardından imzalanan Lozan Barış Antlaşması sonucu yapılan nüfus mübadelesinde Girit Türkleri buraya yerleştirilmiş.Mahalle Mütareke binasının olduğu Mütareke Meydanından başlıyor.
Girit Mahallesini gezdik,  kıyıda bir çay molası verdik ve bu arada Mütareke Müzesinin öğle tatiline girdiğini gördük, beklemedik ertesi güne bıraktık. O arada karnımızda acıkmıştı bu kez Yaşayanlar Börekçisine gittik.  Burası da mutlaka uğramam gereken bir yerdi:) Yaşayanlar Börekçisinin serüveni el arabasında börek satılarak başlamış. Şimdi şubeleri var ve kışın sabahları önünde uzun kuyruklar olurmuş. Kıymalı kol böreği enfesti. Tereyağlı ve çıtır çıtırdı.
Börekçiden sonra otele döndük ve ben saat dörde kadar havuz başına kuruldum.Hafta içi olduğu için havuz bana tahsisti  sanki. bir de Bursa'dan günübirlik havuz için gelen iki arkadaş vardı. Havuzda birbirimize film tavsiyeleri verdik:)


Akşam dörtten sonra ise 1. Trilye turu başladı. Hemen otele yakın bir yerden geçen minübüslere bindik. Yazı ile yazayımda yanlış sanmayın, iki lira yetmişbeş kuruşa Trilye'ye gittik. Muhteşem  manzaralı bir yolu var.Minübüs şöforüne Çamlı Kahve'ye gideceğimizi söyleyince yol çok dik ben sizi çıkarayım dedi. Çamlı Kahve bir efsane. Rüzgar dağ başında gibi uğultulu esiyor.Yukarıdan görünen manzara anlatılmaz. Kocam biraları açtırdı ben buradan kımıldamam dedi. 


Bunlar da Trilyeli kandırıkçı teyzeler:) Biz artık Çamlı Kahve'den Trilye'ye inerken iki yol ayrımına geldik. Ben de sordum bu hanımlara hangi yoldan inelim diye. Gel guzuuum gel burdan dediler. Meğer sohbete çağırmışlar, bi güzel sohbet ettik. Yeni düğün yapmışlar gelin de Niksar'lıymış töğbe estağfururllahhh ne şans dedik. Benim koca Niksarlı ya:) Neyse beğendiniz mi memleketimizi diye sordular, çok beğendik hem de dedik. Her gelen öyle diyo ama bize normal geliyo dediler:) Onlardan ayrılıp yürüdük yol kıvrıldı kıvrıldı ve hangi yoldan gideyim diye sorduğum yere çıktı:)
Neyse biz foto çeke çeke her rastladığımızla sohbet ede ede indik. Trilye halkı çok güler yüzlü, hemen hoşgeldiniz, nerden geldiniz diye sohbet açıyorlar. Hele bir amca, memleketimizi beğendiniz mi diye sorduktan sonra memleket meselelerini açtı, ayak üstü siyaset yaptık.



Trilye'de akşam yemeği yemek için program yapmıştık ama Çamlı Kahve'de ne biradır patatestir götürünce acıkmadık doğal olarak.
Trilye, asırlık çınarlar altında bir köy. Gökyüzü çınarların arasından görünüyor neredeyse.
ben Trilye sokaklarında gezerken birden buldum diye bağırdım. Bulduğum bu evdi. Trilye denilince ilk akla gelen yapılardan. Hatıra eşyaları var hatta. Ben magnetini aldım.
Güneşi de Trilye'de batırdıktan sonra Mudanya'ya döndük.

Mudanya'da akşam yemeği için hemen otelimizin karşısındaki İstasyon Resteurantı seçtik.Gitmeden önceki yaptığım araştırmada yemeklerinin çok lezzetli fakat servisin çok kötü olduğunu yazıyordu.. Gerçekten de balıkları, etleri fevkalede idi. Benim seçtiğim dil balığı daha iyi olamazdı mesela. Ama  servis çok yavaş ve   yan masadaki yaşlı kadın tuzluk isteyince garson uçak gibi uçurdu masaya kondurdu geeeldi dedi.Güler misin ağlar mısın yani.
Yemekten sonra Mudanya'da oturan 10 yıllık blogcu arkadaşım Sevim hanım ve ailesi yanımıza geldiler. Blog çok başka bir şey, birbirimizi hiç tanımasak da yıllardır tanışıyormuş gibi bir sohbete daldık. Eşi de kocam ile derin sohbetlere daldı. Geç saatlere kadar oturduk. Sahilde uzun uzun yürüdük  ve geceyi noktaladık.

Sabah  kahvaltıdan sonra yine havuz başı, çınar altı programı yaptık. Ama o  günün en güzel ve en özel yanı en eski blog arkadaşlarımdan Cumbada blogunun sahibi Hülya Hanım ve  beni 2007 den beri blogdan takip  eden insatagram arkadaşım Eskicizade'nin  beni otelde ziyaret etmeleriydi.Kahve içtik, çok güzel sohbet ettik. Hatta bize hizmet eden şefimiz,çok mu eski arkadaşsınız dedi. Evet çok eski arkadaşız ama ilk kez görüşüyoruz deyip adamı şaşırttık:)
Misafirlerimi uğurladıktan sonra havuz başına döndüm.

Akşam dört olunca yine havuzdan çıkıp Trilye yoluna düştük,Çamlı Kahve'nin tadı damağımızda kalmıştı çünkü. Ama önce  Mütareke müzesine uğradık. İyi ki dün gelmediniz dediler, çok kalabalıkmış. Biz gittiğimizde sadece biz vardık ve ferah ferah gezdik. Müze görevlisi bayan gezerken anlatıyor. İsmet Paşa'nın Mütareke subaylarına sinirlenip kırdığı söylenen mermer masa bir ayna önü konsoluydu. O kısmı çok anlayamadık, ne yalan söyleyeyim. 

Bir gün önce göremediğimiz yerleri görmek için bu kez direk Trilye sokaklarına daldık. İlk durağımız Taş Mektep oldu.
Taş Mektep maalesef ki çok hüzünlü bir yapı. Gönül ister ki böyle kaderine terkedilmesin, restore edilsin, yaşayan bir bina olsun.
ikinci uğrak yerimiz yine eski bir kilise olan ve camii olarak kullanılan Fatih camiiydi.


Fatih Camiinin tavan süslemeleri bana çok ilginç geldi. Özellikle  pentagram şeklinde olan. Tüm araştırmalarıma rağmen bu süslemelerle ilgili bir bilgi bulamadım. Ama o yıldıza çok takıldım.
Tabii bu dolaşmalar sonucu biz yine soluğu Çamlı Kahve'de aldık. Verdik rüzgara kendimizi, bir şeyler atıştırdık. Gazete okuduk ve artık inişe geçtiğimizde hangi sokağı istiyorsak o sokağa girdik. Artık olayı çözmüştük. Girdiğimiz bir sokaktaki evlerin hepsinin kapısının üstünde üzüm çardakları ile yapılmış gölgelikler vardı ve üzüm salkımları yürürken insanın başına değiyordu.
 Vee inişin sonunda bizi bekleyen sürpriz Perili Ev'di... İnternette bir kaç kez rastlamıştım fotoğrafına ama Trilye'de olduğunu bilmiyordum. Eski bir dostu bulmuş gibi oldum. Cama yapıştırılan yazıyı önce satılık ilanı falan sanmıştık uzaktan.


Fakat daha ne kadar dayanır bilinmez.Neden restore edilmiyor diye sordum yan evin önündekilere, önce sahibinin restore edilmesi gerek dediler. Yani büyük para işi bu işler. 

Bir veda çayı içip ayrıldık Trilye'den. Gamze Çay Bahçesinde içtik tabiki de:)

biz tabi yine Çamlı Kahve'de yiyip içince Trilye'de yemek yine masal oldu. 
Akşam yemeğimizi yine benim listemde olan Meral Abla'nın Balık Lokantasında yedik.  Mudanya Sahilde salaş bir lokanta. Meral Abla da Meral Abla hani, bildiğin  garnizon komutanı gibi dolaşıyor:) Ben şişte sardalya  seçtim ve çok beğendim. Kocam Levrek yedi o da beğendi. Servis iyi, fiyatlar makul midye dolma felaketti. Ağzıma çıtır çıtır kum geldi resmen.
 Evvettt  gelince otel bahçesinde oturduk çay içtik ve bavul toplamak üzere odamıza çıktık.

 Sabah kahvaltımız otelde yaptık , muhteşem bir açık büfesi vardı ama biz yine    peynir, zeytin, bal kaymak ve menemen yedik:)  bildiğin ortalama Türk insanı işte,ille de peyniri zeytini olacak:)
otelin yemek salonu etrafında tren kompartımanı şeklinde localar var, isteyen yemeğin orada yiyor. Biz de tabikitleri de orada yedik.

Valla sonuna kadar gelebildiniz mi bilmiyorum ama ben yazarken yoruldum.
Gerisi işte yine deniz otobüsüne gidiş ve home sweet home.

Neyse ki İstanbul'da üzmedi rüzgarla karşıladı bizi...
ayhhh bitti yeminle bitti:)
dip not: yazımı okuyan Ataletim canım benim bir araştırma yapmış, şu benim Fatih Camii tavanındaki yıldıza takılmam ile ilgili.Gönderdiği linkte bu konuda çok aydınlatıcı bilgiler var. 
6 köşeli yıldız, İslamiyette çok önemli bir sembolmüş.Hz. Süleyman'ın mührü anlamına geliyormuş.Günümüzde İsrail  bayrağında da olan bu sembol, Osmanlı Devleti zamanında da bir çok sanat eserinde ve camilerde kullanılmış.
Ayrıca yazdığı yorum ile de bilgilendiren Nilgün K. Hanıma'da çok teşekkür ederim.




1 Ağustos 2016 Pazartesi

Tatil ikinci yarı

Tatilin ikinci yarısı bir kültür gezisi niteliğindeydi.  Merve'nin eşi Serdar, bizi   otelimizden aldı ve Kadırga Koyu'nun  ferah rüzgarları ile vedalaşıp Assos'a doğru yol aldık.


Asvalt yollara alışmış biz şeerliler için harika bir yoldu.
Sağolsun Serdar sürekli arabayı durdurup manzaraları fotoğraflamamı sağladı.


Gamsegamse ve ben Assos Tarihi Liman manzarasına ne de yakışmışız değil mi? :)
Tatilin ilk başında Assos'da da  kalmayı düşünmüştük ama   sadece iskelelerden denize girilebildiğini çünkü çok deniz kestanesi olduğunu öğrenince vaz geçmiştik. Fakar Assos merkezi de çok beğendik ve buraya da ileride bir iki gün ayırmaya karar verdik.

işte burada biraz mola verip, kahvelerimizi içtikten sonra Behram Kale'ye çıktık.Yalnız Assos köylüsü çok cesur. Bir kaç kez satış yapmak için arabanın önüne atlayıp yüreğimizi ağzımıza getirdiler. Sırf onların hatırına bi sürü tahta kaşık ve kulllanamayacağımız kadar kekik aldık ve dostlara dağıttık gelince.


Behram Kale'de ki caminin avlusundan çektim deniz manzaralı fotoyu. Caminin içinde çocuklara Kur'an kursu vardı. Rahatsızlık vermemek için fotoğraf çekimi yapmadık.

Cami gezisini bitirip hemen karşısındaki Antik Kent'e ''Athena Tapınağı'' na geçtik.Antik Kentin en yüksek tepesinde olan tapınağa çıkarken sıcak bizi zorladıysa da çıktığımıza değdi.Antik Çağ'da yapılan ilk ve tek dor düzenindeki tapına hala büyüleyici güzellikte.Zeus'un kızı ve 12 Olimpos  tanrısından biri olan Athena kentin koruyucu tanrıçasıymış.Karşıda Midilli Adasını da görebileceğiniz manzara muhteşem. Buraya eylül ayında gidip o manzaraya karşı bir gün akşama kadar oturasım var.
Tapınağın kutsal odasında bulunan tanrıça heykeli 1800 lü yıllarda Amerikalılar tarafından götürülmüş.






Behram Kale'nin büyüsü üzerimizde hala dururken bu kez de başka bir tapınağa bu kez Gülpınar Köyüne  Apollon Tapına'ğına doğru yol aldık.
 M.Ö 150 yıllarında ion stilinde yapılan tapınak Troya şehrindeki Athena'dan sonra Troas'ın ikinci kutsal alanı sayılıyormuş. Apollon  Tapınağının en ilginç yanı konusunu Homeros'un İlyada destanından betimlenen kabartmalar vazolarda, mermer lahitlerde ve duvar resimlerinde yer almış. Tapınak girişindeki müzede bunları görmek mümkün.
Artık Cunda'ya doğru bizi bekleyen kardişe doğru yol alma vakti gelmişti. 
Edremit'e doğru yaklaştığımızda artık iyice acıkmış olduğumuzu farkettik. Merve ve Gamsegamse hemen bir araştırma yapıp yemek yemek için en çok Cumhuriyet Lokantası'nın önerildiğini söylediler. Cumhuriyetin ilanından beri hiç bozulmadan servise devam ediyormuş. Biz de test ettik ve onayladık  ki gerçekten her şey çok lezzetliydi. Hele benim seçtiğim İncik kebabı ve yanında servis edilen arpa şehriye pilavı  insana şiir yazdırırdı:)

Yalnız Edremit'de arabadan iner inmez suratıma alev gibi püsküren havaya çok teessüf ederim, nasıl memleket bu leynnnn demişim ben o ara, yanımdan geçen ve bana garip garip bakan Edremit'li hanfendi'ye özürlerimi sunarım. Bu Karadeniz'li bünyeyi bozuyo bacım böyle havalar ne yapayım:)

Ay kavuştuk sonunda Kardişime. Cunda Adali Pansiyon'a... Pansiyon sahibi kardeşin olunca orada duş alabiliyosun tabi hemencik.

akşam nerede yemek yiyelim diye sorulduğunda tabi de ''Cunda Meze Dünyası '' dedim.
Bu gezinin en güzel sürprizlerinden biri de blog takipcim Deniz ile karşılaşmamızdı.
  Deniz, tatilin son son günü yine Cunda'da "Cunda Meze Dünyası"nda yemek yerken yanıma gelip - Lale Hanımsınız değil mi dedi.O kadar memnun oldum ki anlatamam. Umarım yine karşılaşırız Denizcim.
Deniz, Bursa'da oturuyor ama yine bundan çok yıllar önce İstanbul'da Mısır Çarşısında Nazlı ile beni görmüş ama yanımıza gelmemiş, bloguma bıraktığı yorumda yazmıştı.Ben de yazdığım cevapta; inşallah bir gün yine karşılaşırız ama o zaman mutlaka yanıma gelin, tanışmaktan sevinç duyarım demiştim.İşte o dilek bir Cunda akşamında gerçekleşti.💙💚💟
Hep tatil havası günlerimiz olsun... Aminnnnn