Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

26 Temmuz 2018 Perşembe

Hayat Akıyor

Aynen başlıkta olduğu gibi hayat içimizden dışımızdan akıp duruyor. Bazen tam ortasındayız bazen de seyirciyiz. Ne yapalım gelene de  gidene de eyvallah...
Bu sene sağlık açısından biraz problemli geçti ve hayatıma bir tansiyon ilacı dahil oldu ve gözümdeki problem için kullandığım ilaç ile birlikte hayat boyu kullanmam gereken iki tane ilacım var artık. 
Haydi şimdi güzel şeyler...
Bu sene ailece yaptığımız yaz tatili için Çeşme'yi seçtik. Naziş'in İzmir'de işleri vardı, onun için de iyi oldu.
Seçtiğimiz otel;Çeşme- Ilıca'da ki Altınyunus Hotel'di. 
(Alaçatı'ya giderseniz Yeni Çatı Ala Çatı şapkacısı a mutlaka uğrayın. Başımda görmüş olduğunuz  bandananın önünde siperliği var. Yani önden şapka görünümünde ama arkası yumşacık terletmiyor, sıkmıyor, Giden selamımı söylesin mutlaka) Yıllarca aradım ve orada buldum.


Burayı seçme nedenlerimizden biri de içinde hem açık hem kapalı alanda kaplıcasının olmasıydı. Böylece her gün birer seans da kaplıca tedavisi yaptık ve omzuma çok iyi geldi.  Otelden çok memnun kaldık fakat açık büfe olayının bana göre olmadıgını bir ke daha anladım. İlk gün iyi ama sonraki günler o etin yanında  balık alan, balıgın yanına hindi koyan o da yetmez gibi sulu et yemeklerini de tabağına alan insanları gördükçe benim gibi birinin bile yeme istegi kayboluyor. Sabahları bile kendini her şeyden yemek zorunda hisseden insanlar var ve sonra tabakta kalanlarla Afrika kıtası doyar...
Onun dışında herkesin keyfine göre seçebileceği bir sahİli ve muhteşem bir manzarası vardı.Biz odamızı ets'den satın aldığımız için bizim her türlü işimizi oradaki temsilcimiz kolaylaştırdı. 
Akşam yemeğinden sonraki zamanlarda kah Çeşme'ye kah Alaçatı'ya kah da Ilıca merkeze gittik.  Naziş dört yıl İzmi'de yaşadığı için  bize çok iyi rehber oldu. 


Nerelerde oturulur, nerelerde ne yenir, neler yenmesen dönülmez bir güzel hem onu öğrendik hem de bizim paralar nerelere gömülmüş zamanında onu da bildik:) :) O yüzden Reyhan Pastanesinde içtiğimiz çayın( valla ev için de satın aldık,acaip bir şey), Alaçatı'da yediğimiz dondurmanın( Rumeli Pastanesi) Ilıca'da yediğimiz söğüş ve yine Ilıca Topçular'da yediğimiz çöp şişin, yine Ilıca'da bulduğumuz Rus pastası olan Medovik'i (hem de bir Rus'un elinden yedik)ve yine Ilıca'da tek TSE damgalı pide'nin (Dost Pide) tadi damagimizda kaldi.




Oralara yolu düşenlere tavsiye olur. 
 Sonunda bitiyor tabi bu tatil dediğin şey...En çok aklımızda kalan sanırım begonviller oldu.

İstanbul bizi çok özlemiş olacakki gümbür gümbür bir şölenle karşıladı.Bütün gece şimşekler çaktı, Gök delindi sanki...
Böyle yağmurlu havalarda yapılacak en iyi şey tabiki sinemaya gitmek. Hotel Transilvanya serisinin üçüncü filmini de sinemada izledik.
En okuduğum kitap ise;Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde/Gül İrepoğlu



Minyatür Sanatçısı Levni ve Lale Devri Padişahı III.Ahmet ile Levni'nin iliskisinin anlatıldığı bir kitap Bu arada Lale Devri'ne de taniklik ediyoruz.
Kitabın benim için en özel yanı ise Valide Gülnuş Sultan...Biz  kari koca be zaman sahile insek,Valide Gülnuş Sultan Camii avlusundan geceriz.Devasa çınar ağaclarının golgelediği bu avluda cok sayıda bank vardır ve bir cami avlusundan çok bir dinlenme alanı gibidir.Gelen geçen bi oturur,soluklanır.
Ama artık bambaska duygularka geçecegim oradan.Çunkü Levni,Padisah Avcı Mehmet'in ogludur ama Gülnuş Sultan onu doğar doğmaz öldü süsü verip saraydan uzaklaştırır ve  yıllar sonra 8 yaşındayken devsirme olarak saraya sokar ve bunu ölürken oğlu III.Ahmet'e bıraktığı bir mektupla itiraf eder.Bunun ne kadarı kurgu bilmiyorum tabi.Çünkü hayati ile ilgili okudugum arastirja yazilarinda boyle bir kayıta rastlamadım.
Kitabı okurken çizdiği minyatürlerın betimlemeleriyle o minyatürleri arayıp bulmak çok keyifli bir oyun gibiydi.
Mesela fotoğraftaki minyatürde; asik olduğu  Şebsefa'yı anlatirken elbisesinin rengini,diğer cariyelerin kulağının arkasında gül veya karanfil ama Sebsefa'nın kulak arkasında kızıl bir lale olduğunu,elbisesinin renginin elmas beyazı ve hepsinin elbisesinin yakasınin kapalı ama onun gerdanının açık olduğunu  söylemesi gibi...
Öle iste...

21 Haziran 2018 Perşembe

Dracula'nın pesinde🙃

İlk kez bizim evde bayram telaşı olmadı.Çünkü; biz bayramı evde, pilavlı , dolmalı  bayram yemekleriyle ve kalabalık bayram ziyaretleriyle geçirmeyi severiz. Hatta bizim sülale boyu bayram fotoğraflarımız meşhurdur. Ama bu kez bir geziye çıktık.




Katıldığımız gezi Bulgaristan- Romanya- Transilvanya turu idi... Kızların okuldaki arkadaşlarıyla birlikte tam 10 kişiydik ve turu baya bi şenlendirdik. Zaten bu tür gezilerde bir gün sonra tüm tura katılanlarla inanılmaz bir arkadaşlık, yardımlaşma başlıyor. Mesela ben dönüş yolunda şarj aletimi bavula koyunca ve bizden 10 kişinin de şarj aleti benim telefona uymayınca bize kulak misafiri olan bir hanım hemen şarj aletini bana verdi. Bu gezilerin en büyük özelliği de kulak misafirliğidir zaten😇Anam ne hayatlar var, dudağım uçukladı😍😻😎
Neyse, bizim grup pikniğe gider gibi pastalı, börekli çörekli hatta elektrikli kahve cezveli olarak tur otobüsüne bindi😍O cezve her molada ortaya çıktı hemen bir priz bulundu ve kahveler pişti. Hatta kaldıgımız otelde kahve, odada pişip asansörle aşağı indirilip otel bahçesinde servis edilip, içildi.




Şimdi gelelim geziye.
Gezimize Hamzabeyli sınır kapısından çıkış yaparak başladık. Çünkü tur rehberimizi arkadaşları arayarak Kapıkule'nin çok kalabalık oldugunu söyledi. Rehberimizde bizden onay isteyerek turu oraya yönlendirdi.
Gece yolculugu yaptık ve gözümüzü Bulgaristan'ın bizim Karadenizi beş kez sollayan yeşilliği içinde açtık. Sabah kahvaltı molasını Bulgaristan'da bir tesiste verdik. Tesis derken bizim Anadolu'daki tesisler bunun yanında beş yıldızı hak eder. Ama bir ıhlamur ormanı içindeydi. Ihlamur kokusu dan mest olduk. Hatta Naziş ile dayanamayıp ormana daldık. 


Kızlar hemen kahve cezvesi ve nevaleleri açtılar. Ben tesisin tavuk çorbasından içtim. Öyle güzeldi ki dönüşteki molada yeniden içtim. Türk usulü çay bulduğumuz nadir yerlerden biriydi.
 Daha sonra Tuna Nehri'ni geçerek Romanya'ya girdik.

 İki gün boyunca Bükreş'de konaklayacaktık.Bükreş'e ilk girdiğimizde bizi karşılayan bir varoş kentti. Kominizm zamanından kalan eski ve bakımsız apartmanlar, şehre sıcak su taşıyan devasa borular bize ne yani Balkanların Paris'i dedikleri yer burası mı dedirtti.  Ama şehir merkezine geldiğimizde gördüğümüz heykeller,anıtlar ve hepsi tarihi eser niteliğindeki binalar muhteşemdi.
Bükreş'de ilk ziyaretimizi Çavuşevski'nin kendisi için yaptırdığı ve bu uğurda yüzbinlerce kişiyi evsiz bıraktığı onlarca kiliseyi yıktırdığı şimdilerde ise parlamento binası olarak kullanılan saraya gittik. 
Sonra Bükreş sokaklarına dağıldık😍










Hava sıcaktı, rehberimizin önerdiği Türk dönerci için yav  burada da mı döner yiyeceğiz diyerek  restoranların önlerinde sizi içeri davet eden güzel kızlara baka baka bir yer begenip oturduk. Şunu baştan söyleyeyim Romanya esnafını hiç beğenmedik hiç sevmedik. Anam yüzleri bi gülmüyo...Üstelik paramız neredeyse birebirken yine de kazık yemekten kurtulamıyorsunuz. Mesela Gamsegamse'nin makarnasına peynir  serptiler 9,5 Ley,Bir başkasının hamburgerine ketcap için 3 Ley almaları gibi. Ayrıca hesaba 5 er Leva hizmet bedeli ekliyorlar. Allah'tan ki yemekleri lezzetliydi🙃
Biz Romanya Köy yaşamı ile ilgili bir tur vardı onu almamıştık. Katılanlar kan ter içinde gelip bizi tebrik ettiler. 20 euroya değmezdi dediler. Biz onun yerine kiliseleri ve Bükreş sokaklarını gezmeyi tercih etmiştik.  



Akşam saat sekiz gibi otele vardığımızda çok yorgunduk ama  bizim en genç kesim Bükreş gecelerine aktı. Gittikleri İtalyan restoranından çok memnun kalmışlardı. 

Ertesi sabah 6.30 da uyandırıldik ve kahvaltıya indik. Kahvaltı bizim damak tadımıza uygundu.  Kahvaltımızı yaptıktan sonra bu gezinin asıl amacı olan Transilvanya'ya dogru yola çıktık.
Yol güzergahımız çok keyifliydi.Karpat Dağlarının eteklerinde süren yolculuk boyunca geçtiğimiz kasabalar köyler hem mimari olarak hem çiçekler içindeki  halleriyle bizi büyüledi desem inanın ... Yol boyunca ellerinde frambuaz, böğürtlen ve kiraz satan çocuklar bize çok tanıdık geldi. 
İllk duragımız Peleş Satosu'nun olduğu Sinaia kentiydi.Şato ve bahçesi muhteşemdi ama içini senelerce anlatsam yetmez. Her yer ayrıntı, her yer ince oyma işcilik.Şatoda yaşayanların bile hiç görmedikleri ayrıntılar vardır, eminim.İçerce fotoğraf çekmek yasaktı.










Şato gezisi bitip de buluşma yerimize doğru çıkarken artık dayanamadım ve meyve satanlardan bir küçük sepet aldım. Mix yap deyince bana, ahududu,kiraz ve böğürtlenden bir küçük sepet yaptı.Çok lezzetli ve o dakika dalından kopmuş gibiydi.


Tekrar otobüslere bindik ve bu kez ünlü Dracula Şatosu'nun olduğu kente doğru yol aldık. Dağlara  doğru yolculuk yapmak bana inanılmaz bir huzur verdi. Dracula'nın kentine geldiğimizde serbest saatimiz üç buçuk saatti.  Önce yemek yedik. Çok güzel sokak lokantaları vardı ama malesef her şey domuz etinden ya da ağır hamur işlerindendi . Bir restorana oturduk sonunda ama yavaş servisi ile bizi çatlattı. Yemekten sonra hemen şatoyu gezmeye gittik. Şato, tam da filmlerde gördüğümüz gibi şato kelimesinin hakkını veren konumda ve yapıda.. İçi de yine Dracula Şatosu dedin mi aklına gelebilecek her şeyi karşılıyor. Bir inasan sıgacak darlıktaki merdivenler, labirentler, binalardan binalara geçen daracık yollar. ..Bir an belki giremem diye düşündüm ama Gamsegamse, Anne buraya bunun için gelmedin mi gel ben seni götürücem dedi ve önümde iki üç kişilik boşluk bırakarak benimle konuşarak, az kaldı önümüz aydınlık diye diye beni o labirentlerden indirdi çıkardı... 







Şato çıkışı biraz hatıralık eşyalara bakalım diye kent merkezine daldık. Ben her gittiğim yerden oranın suluboya resimlerini almaya çalışırım. Begendiğim resim 50 ley idi. Gamsegamse pazalıl yaptı güya 40 Leye anlaştılar. Ama yüz Ley verince 50 ley aldı😍😎🙃😬 Bir an geri bırakmak geldi aklıma ama çok beğenmiştim o yüzden bağrıma taş bastım. İçimden de tüm Romanya esnafına saydırdım.

Biz Gamsegamse ile resim peşindeyken meğer tüm tur otobüse yerleşmiş şöfor de bizi aramaya çıkmışmış. Nazlı'da o sıra bizi arayınca biz yeldiryepelek koştuk.😍

Otobüse yerleştik ve gördüğüm en romantik kent olan Braşov'a doğru yol aldık. Braşov diye Google'ye arama yaptığınızda karşınıza iki fotoğraf çıkıyor.Tepedeki Braşov yazısı ve Kara Kilise...
Braşov; Dağların eteğinde Orta Çağ Alman eococo tarzında yapılmış evleriyle, başta da dediğim gibi son derece romantik görünümlü bir şehir. Gittiğimizde şansımıza meydanda Moldovalıların şarap tadım festivali vardı. Meydanda bir folklorik grup eşliğinde yerel giysiler giymiş bir kadın çok güzel halk şarkıları söylüyordu.









Kara Kilise adını 1689 da çıkan yangında duvarlarını kaplayan is nedeniyle bu adı almış. İçinde çok büyük bir Osmanlı halı koleksiyonu var.
 Şehri ve kiliseyi gezdikten sonra herkes bir yere dağıldı, Naziş ve Gamsegamse oranın kitapçısına girip kolleksiyonları için, o dilde Küçük Prens baktılar ben meydanda oturup şarkıları dinledim ve panayırı  gezdim. Transilvanya bölgesinin en güzel şehri Braşov'a biz doyamadık. Bir kez daha gelmeyi kesinlikle hak ediyor. Baraşov'a İstanbul'dan her gün kalkan tren ve otobüs varmış.



Braşov gezisinden sonra artık dönüşe geçtik. Yol güzergahımızdaki manzaralara doyamadım. Akşam dokuz gibi Bükreş'e geldik. Gençlik yine Bükreş gecelerine aktı😍Ama ertesi sabah da yataktan kazıdık onları😍😇🌷 Dönüşte artık ertesi günü Romanya'dan çıkacağımız için elimizde kalan Leyleri tüketmek için oranın ünlü marketlerinden birine  gittik. Bizim BİM gibi😍 Ben portakallı çay ve bal aldım. 

Akşam yine asansörle bahçeye inen kahvemizle kahve keyfi yaptık ve  odalarımıza çıktık otelde kalan ekibin devamıyla...
Sabah erken saatte uyanıp kahvaltı sonrası Bulgaristan'a doğru yola cıktık.


Bulgaristan'da yine ıhlamur ormanı yanındaki tesiste mola verdik. Artık malumunuz hemen cezve çıktı meydana😍 Ben yine tavuklu çorbadan içtim.
 Artık sırada gezinin son durağı olan  Bulgaristan'ın Osmanlılar gelene kadar ki başkenti olan Veliko Tarnova vardı.









Bir nehir ile bir şehrin böyle güzel kaynaştığı görülmemiştir. Yantra nehri zarifce kıvrılarak akarken şehirde bu kıvrımların yamaçlarına doğru kurulmuş.


 Şehirde Bulgaristan'ın ikinci büyük üniversitesi var . Şehire girince  ilk gözünüze çarpan tüm heybetiyle yükselen kalesi ve  her yerdeki anıtlar, heykeller.
Biz hemen gözümüze yeşil kubbeleri ile çarpan kiliseyi gezdik. Çarşısında gül suyu ve güllü sabun alış verişi yaptık. Ben yine bir resim galerisinden oranın suluboya bir resmini aldım. Ressamı da oradaydı Çok tatlı bir kadındı.Daha sonra da neredeyse bütün tur aynı cafede toplandık. Yediğim elmalı studrel çok güzeldi ve dondurma ile servis ettiler.

E artık dönüyoruz😍 Sınır kapısından baya bi bekledik ama o sırada herkes  bütün otobüs birbirine  yaşadıklarını ve Romn taksicilerden yedikleri kazıkları  anlattı, çok keyifliydi. Biz kazık yemedik Allah'tan ki.

Türkiye'ye girdiğimizde  gecenin onikisinde rehberimiz Babaeski'deki restoranı aradı ve 30 kişilik ciger siparişi verdi. :) :) 
 Gece iki gibiydi İstanbul'daydık Anam ne özlemişim evimi ocağımı. Yağa batırsalar, bala batırsalar ille de evim...
Nurşen,Nesrin,bi Nesrin daha:),Semiha,Arif Bey,Burcu,Gülşen,Naziş ve Gamsegamse hepinize bin teşekkür yol arkadaslığınız için.

İşte böle böle







23 Mayıs 2018 Çarşamba

Gez Gör Arpacık:)

Biliyorum yav,o gez göz arpacık ama ben gezdiğimi gördüğümü anlatacağım ya :)

Son günlerde tansiyonum zıpladı,vertigom hortladı kısacası bu bahar bana yine edeceğini etti.
Ama biz tansiyon aletini  ve vertigodan dolayı dönen başımın ilacını ve dönen başımı alıp bir bahar gezisi yaptık.
Gündüz ormanlarda, göl kıyılarında gece de otel koridorlarında gezdim.
Çoktandır yapmak istediğimiz bir geziydi. Taraklı- Göynük- Çubuk Gölü- Abant ve Yedi Göller'i kapsayan gezimizi Jolly Tur ile yaptık. Çok güzeldi, çok yeşildi çok bereketliydi. Gezi sonunda tur otobüsünü köy otobüsüne döndürdüm, Özellikle Taraklı yöresel yiyecekler fuarı gibiydi. Sapsarı, kıpkırmızı ve yemyeşil erişteler( renkleri pancar ve ıspanaktan) yufkalar, menemenlik kurutulmuş biberler, enginar ve brokolili tarhanalar ve de çeşit çeşit baharatlar, peynirler...hepsinden almadan duramadım tabi.

Göynük evleri ve Zafer Kulesi ile ve zengin mutfağı ile büyüledi bizi. Öğle yemeğimizi Göynük'te yedik. Özellikle kiremitte etli yaprak sarma ve filiz kebabı muhteşemdi. Osmanlı saray mutfağının arka bahçesi denirmiş Göynük'e zaten.
Göynük sonrası durağımız Çubuklu Göl oldu. Etrafındaki yel değirmenleri ile görülmeye deger bir yer.



Çubuklu Göl sonrası uğrak yerimiz Abant'tı...Abant'a ilk gittiğimde küçücük bir çocuktum ve göl üzerine yayılan devasa nilüferlerden gözümü alamamıştım. O yüzden benim için çok özel yerlerden biridir.




Abant'a vardığımızda karı koca göl kenarında uzun yürüyüşler yaptık. Göl kenarındaki yöresel yiyecekler satan dükkanlardan yine peynir, boncuk kekik falan aldık. 
Akşam otele döndüğümüzde akşam yemeğimizi gayet güzel  yedik ,odamıza çıktık. Gece ben yine iyi bir efor sergiledim. Yok tansiyonum çıktı yok başım döndü diye panikleyip çıkmayan tansiyonumu çıkarttım. Maceralı bir geceden sonra sabah iyi kalktım:)
Yedi Göller'i anlatmaya kelimeler yetmez. Mutlaka sonbaharda da gidip  sonbahar halini görmek istiyorum. Önce dağlara çıktık ardından da göllerin olduğu bölgeye inmek için daracık patikalardan,şelalelerin kenarlarından yürüdük. Uzun ve zahmetli bir yürüyüştü ama muhteşemdi.
Göllere inerken çeşitli su kaynaklarına rastlanıyor. Yedi dilek çeşmesi vunlardan biri. Her çeşmeden bir yudum su içip her çeşmede vir dilek diledim.

Sırasıyla ince Göl,Sazlı göl, Nazlı Göl,Kuru Göl, Derin Göl, Büyük Göl ve Serin Göl'ü gördük.



Orman içinde verilen serbest zamanda ben boş durmadım , tansiyonum mu çıktı acaba diye bi vik vikledim. 
 Serbest zaman sonunda Ayı Kayası'nda yapılan mangal partisi ile gezimizi bitirip İstanbul'a doğru yola çıktık.

Geldikten sonra baş dönmelerimin kulak kristallerinin oynamasından dolayı olduğu anlaşılıp iki üç tur hareketle yerine oturtuldu. Yapılan ekg, tahliller ve eko çekiminden de pekiyi aldım. Yalnız holter takılıp 24 saat izlenen tansiyonumun gündüz nornal seyrinde ama geceleri çıkmasının nedeni bulunamadı  ve akşamları saat 10 da aldığım bir tansiyon ilacı hayatıma girdi.

Geçtiğimiz pazar günü "mayıs yedisi" idi... Mayıs yedisi bir anlamda Karadeniz'in Hıdırellezi. İlyas ve Hızır Peygamber'in su kenarında buluştuğu gün olduğuna inanılır. Hicri takvimde yedi mayıs; miladi takvimde 20 mayısa denk geliyor. 
O yüzden pazar günü,biz de Karadeniz kıyısına, Anadolu Feneri'ne gittik. Yedi dalgadan atladık, denize yedi çift bir tek taş atıp derdim, belam denize dedik, dilekler dileyip suya attık.
Fotodaki kitap Dünyadan Aşağı/ Gaye Boralıoğlu tavsiyemdir.



Burası Anadolu Feneri'nde  Güzelcefener çay bahçesi...  Çayı demlikle veriyor, gözlemesi ve ev yapımı pastaları var. Size kalan tahta masalara kurulup , Karadeniz'e karşı oturmak, hayal kurun, kitabınızı açın okuyun hatta Gamsegamse gibi meditasyon yapın :)


Şimdi gelelim en önemli ve güzel habere...Blog dünyasının yakından tanıdığı Leylak Dalı Öutfağın Hatıra Defteri adlı kitap çıkartmıştı, tanıyanlar bilir. Mutfağın Hatıra Defteri'ne bir imza günü tertipledik. Öncesinde çok keyifli olacağına inandığım bir söylesi yapacağız Çocukluktan, yemeklerden, eski mutfaklardan  bir anlamda kendimizden konuşacağız.  Yıllardır buralardan tanışıp bir türlü gerçek hayatta tanışamadık belki bu da vesile olur. Tanış oluruz, selfie neyin çekeriz, gülüşürüz, konuşuruz ve çok eğleniriz....Bekleriz efemmm😍
Yeri çok basit, Üsküdar yönünden gelirken Beylerbeyi  Sarayı'nıgeçince Mado'nun hemen yanındaki Beylerbeyi Profiterol'de olacağız. Saat 13.00-16.00 arası...
Hayde gittim...


28 Nisan 2018 Cumartesi

BÖH!

Korkmayın  korkmayın
benim :)

Mearak etmeyin sağlık ve afiyetteyim.Arada falso veriyoruz.Uykumuz kaçıyor,oramız buramız ağrıyor ama yine doğrultuyoruz belimizi.
Bu hayat bana şunu öğretti ki en önemli şey rutindir arkadaşlar...O rutin bozuldu mu her şey tepe taklak oluyor.
 Ara sıra verdiğimiz falsolar dışında yine okumaya,izlemeye ve fırsat buldukca gezmeye devam.
Mesela dün en çok huzur bulduğum yere  gittik karı koca...Süleymaniye benim için huzurun adresi. O cami avlusundaki ağaçların altına yayılmak, sonra denize bakmak, yüz yıllardır orada yatanları görüp hayatın farkına varmak, dua etmek...Süleymaniye'nin binbir hikayesini düşünmek...bacalarında biriken isin İstanbul'un mürekkep ihtiyacını karşıladıgını, caminin dört bir tarafına yerleştirilen devekuşu yumurtalarının camideki örümceklenmeyi önlemek için kullanıldıgını yeniden yeniden konuşmak... Sonra arka kapıdan tarihi kurufasulyecilerin olduğu alana çıkmak.Hepsi hepsi çok iyi geliyor bana.



Arada bir de bu ekiple buluşup nerede sabah orada akşam yapıyoruz. Bu fotoğrafın çekildiği gün Cukurcuma, İstiklal Caddesi, Galata Mevlevihanesi ve Cumhuriyet Meyhanesinde günü noktalamıştık.
O gün Çukurcuma'da bir eskiciden çok güzel bir tabloyu pazarlık ede ede almayı başardım


Bahar gelince yaptığım aktivasyonlardan biri de balkonla uğraşmak. Kış çiçekleri söküldü, soğanlı olanlar nergisler falan yani  söküldükten sonra yaprakları kesildi ve kurumaya bırakıldı. Sonra karanlık bir yerde dikim vaktine kadar dinlenecekler. Bahar balkonumuz böyle şimdi.




Nergislerin yerini de laleler aldi.
Bahar bitki deyince bizim Alaçatı Ot Festivali ile yarışan pazarımızdaki otlar biizim mutfakta da yerini aldı.Bu seneki favorim çiriş otu. Ayıklayıp , doğrayıp biraz sıcak suda bekletiyorum. Sonrada bol soğanla kavurup,yumurta kırıyorum.Ev halkı çok beğendi.O mor çiçekli olan da bizim kaldirik ama diğer yörelerde hodan denilen ot. Onu da haşlayıp, iyice suyunu sıkıp, mısır unu, tuz ve bir yumurta ile iyice harmanlayıp teflon tavada altlı üstlü börek gibi kızartıp, sirke ve sarımsakla iyice karıştırıyorum. Acaip bişi söyleyeyim yani🙃
Bahar deyince hiç Kız Kulesi karşısında kitap okuma, çay içme ritüelleri olmadan olur mu?Valla Vodafone reklamını görünce şok oldum.Senelerdir fotoğraf koya koya acep benden mi esinlendiler:)



Bazı kitaplar insana garip bir yaşama sevinci veriyor.Moskova'da Bir Beyefendi de bunlardan biri.
Okuyup okuyup bır bır  Celebistan Halkına da anlatiyorum.😊😁😂

Belki de okur hiç sevmezsiniz onu bilemem Karahindiba Şarabı'nı okurken hissetmiştim bunu bir de...
Kont Aleksandr İlyiç,yazdıgı bir şiir bahane edilerek kaldığı otelden hayat boyu çikmamaya mahkum edilip,kaldıgı şahane suitden çatıdakı bir odaya sürülür.
Artik Moskova'nın en çalkantılı yıllarinı pencereden izlemek zorundadır.
Ama hayatı daha renkli,daha macerali olmaya başlar.
Kah çatı ustası ile kurdugu arkadaşlikla yildızlı gecelerde onunla sohbetler eder.Catıya kovan yapan arılar onlara bazen leylak kokulu,bazen kiraz cicegi kokulu ballar verirler.Kahvelerine esmer ekmeklerin üzerine sürdukleri bu ballar eşlik eder. Kont bu sirada eskiden yaşadıgı evinin,elma bahçelerini  anlatır.Bu dostluk yillarca sürer.
Şimdi geldiğim satirlarda,Kont  çatınin ucuna gelmiş,artik hayatından vaz gećmisken,çati ustası Kont Aleksandr çabuk gelmelisiniz deyip onu,catıdaki yerlerine göturdü.Ağzına zorla bal verdi.Balda elma  çiceklerinin kokusu ve elma tadi vardi.
-Demek ki dedi çatı ustası,yıllarca bizi dinlemişler.Ondan sonra Kont 28 yil daha yasadi.
Haha kitabı anlattim sanmayin bu sadece bir sayfasi😊
Hem bir parti başkanının dokuz yaşindaki kızı Nina,arkadaş olduğu ona prenses nasil olunuru öğreten Konta, Noel'de otelin her kapısinı acan pas anahtarini hediye etti. Gerisi kitapta:)


Bu kitaplara henüz başlamadım ama çok sabırsızlanıyorum. Belki bi gün anlatırım sevip sevmediğimi:)
Fotoğraftaki tabak Zuz'un hediyesi. Bir Orta Çag kasabası resmedilmiş.Midilli'de bir evden çıkmış. Ben çok beğenin e kıyamadı bana verdi.

Ha bu arada "Bi Arkadaşın Başına Gelmİş kitabı çıktı ,lansmanı da tee mart ayında yaptık. Uhuu meğer ne çok olmuş yazmayalı.

Ve bu da son izlediğim film "Kelebekler"...Çok beğendik.
Ha gitmeden Cunda Adali Pansiyon'da receller pişti,sezon açıldı.

Müracaat:instagramda Cunda adali Pansiyon ya da Zuhal Celepoğlu  ya da ya da bana yani laleninbahcesine mesaj atabilirsiniiz.
Ay hadi  gideyim.