

Benim çocukluğum;teyzelerin henüz gençkız, dayıların benden ancak bir kaç yaş büyük olduğu yıllar...Dedeli, anneanneli , dayılı teyzeli kocaman bir apartmanda otururduk o yıllarda... Cep telefonu icat edilmemiş, aya yeni gidilmiş...
Teyzemler bizi çağırmak için duvara vururlardı...Kar yağdı mı? belimize çıkar...Okul çıkışlarında yokuşun dibindeki eve ulaşmak daha da basitleşirdi böyle havalarda...Öyle ya çantayı ters çevir, bin üstüne ışık hızıyla evdesin... Arkadaşlarla iletişim sağlama aracımız ıslıktı.Ben love story çalardım ıslıkla.... ordan tanınırdım...Okuduğum ilkokul ve müdürümüz başlıbaşına bir yazı konusudur. Daha önce bir yazımda da anlatmıştım hatta...Okulumuz hayvanat bahçesi gibiydi... Bir sınıfın duvarı akvaryumdu mesela...Her sınıf sırayla hayvanlara yiyecek götürürdü. Bir patates, iki lahana yaprağı, bir mısır mesela...Şimdi yazacağım satırlar daha önceki yazılarımdan birinden alıntıdır.Biz küçükken boğazımız ağrıdığında ne kadar ilaç bile alıyor olsak. Ne kadar Dikran Amca (mahallemizin doktoruydu) ilaçlar verse , iğneler yapsa da ille de annem taflan yapraklarını boğazımıza sarardı. Bu konudan daha önce söz etmiştim. Yaprakları kauçuk yapraklarına , meyvesi de kirazımsı ama yendiğinde ağızda burukluk bırakır. Yani boğazı şişen çocuk hemen Mualla'lara gider. Ayten Teyze den ağaçlarında ki yapraklardan istenirdi. Dr Dikran Amca ile de ilgili bir şey anlatmam gerek. Dikran Amca , Dr, kızkardeşi eczacıydı. Ordu'da ki bir inanışa göre dişi çıkan çocuk dişini , yüksek mevkili , okumuş birinin evinin damına atarsa O da öyle biri olur. Yani hemen her gün bi kaç diş atılırdı evlerinin damlarına. Annesi pek eğlenirdi bu durumla, şu taraf daha alçak o taraftan atın diye taktik bile verirdi. Bu doğru olsaydı bizim mahallenin tüm çocuklarının dr ya da eczacı olması gerekirdi. Yani bu tez çürüdü :))
O kadar yazdım ki büyüdüğüm mahalleyi, artık hepiniz biliyorsunuz... Ermeni komşularımızı, arkadaşlarımı... Bu azınlık mahallesinde yaşadığımız renkli günleri...paskalyaları, bizim bayramları hep birlikte kutlamalarımızı...
Yaz günleri sahilde yapılan yürüyüşler, deniz kıyılarında elinde elma gibi ısıra ısra yediğim zeytinyağlı dolmalar...Görünmez olana kadar açılıp anneyi delirtmeler sonra bu kocayı delirtme şekline dönüştü...Çünkü denize girer girmez beni açıklar çeker. Bu benim içimde yaşadığım açıklanamaz bir duygudur. Her tatil öncesi, kendi içimden yeminler ederim, eskisi gibi değil dayanıklılığın, herkes korkuyo derim derim denize girince unuturum. Bumdan bir kaç yıl önce Bodrum'da şöyle bir olay yaşadık. Ben denizden çıkarken iskelede bir kadınla lafa daldım, iskelenin dip tarafındayım, aşağıda... Yani kumsaldan görünmüyorum. Bu sohbet uzamış farkında değilim. İskeleye bir çıktım bizimkiler deli gibi...Beni gözüyle takip eden koca gözden kaybetmiş, ve iskeleye doğru geldiğimi görememiş. Elinde de küçük dürbünü:)Her şey bitti dedim dedi. Ben onları öyle görünce yemin ettim , bir daha açılmayacağım dedim. Geçen yıl Amasra'da bi kere azcık açıldım , pişman olup hemen geri döndüm.
Çocukluktan nereye geldik yahuı... Neyse işte...Yazın sahillerde, denizlerde, ağustos ayının 20 günü fındık zamanı yani, köyde harmanlarda geçti Ordu çocukluğum... Kedi Mustafa, garajın üstüne çıkıp atlamalar, anneannemin mandalina bahçesini arkadaşlarla talan etme, dut ağaçları , incir ağaçları...Kışın yarı yıl tatillerinde trenle gittiğimiz Turhal günleri...Halamların evinin önündeki arsaya inen leylek sürüleri...Haziran ayı İstanbul seyehatleri... Aysel'le mektuplaşmalarımız... Okulun bando takımında majör oluşum... İlk kez kız majör gören Orduluların yol kenarlarında dizilip beni izlemeleri... benim de çalım çalım elimdeki asayı sallamam... Hatta böyle bir resmim Ordu ansiklopedisinde yer almıştı.çalım çalım çalım :)) Sonra Ordu'da ilk kız basketbol takımı kurulması...Aştan çıkmaz kara nohut benimde takımda yer almam ve o yıl Karadeniz şampiyonu olmamız... Dedemin ABD'den getirdiği film makinesiyle ve Şarlo ile tanışmamız... Ayşecik ve Ömercik filmleri...Tommiksler Teksaslar... Pal Sokağı Çocukları... Kırmızı Bisiklet...İki Sene Mektep Tatili...Kız Robenson...Tina...Ayşegül...Nimet...Meral... ulu ulu manolya ağaçları... her evin kapısından , balkonundan sarkan mor salkımlar....
Aaa büyümüşüm hatta çok büyümüşüm...ne çabuk büyümüşüm...
Bende gençken çok açılırdım denizde. Son yıllarda bir korku geldi. Gözüm kararmıştı. Boğulma korkusu olarak bu bende yer etti. Yanımda güvendiğim biri yoksa hiç açılamıyorum artık.
YanıtlaSilHer şey ne güselmiş. Gerçekten. Niye büyüdük ki...
YanıtlaSilMustafa benim kedimdi,daha doğrusu adını benim taktığım mahalle kedisiydi ama gelir benim yatağıma doğururdu adı niye Mustafa???
YanıtlaSilDişi olduğunu doğrduğunda anlamıştık değil mi?Ama öyle de bıraktık.
Metin.
hahhaah Annem onu kaç kez gönderdi, şehrin öbür tarafına ma o yine de geldi senin yatağında doğurdu...
YanıtlaSilNe guzel gecmis cocuklugunuz. Her yasiniz da oyle guzel gecsin.
YanıtlaSilfilm gibi geçmiş çocukluk ne güzel :)Şahane film gibi :):)
YanıtlaSilGerçekten yaa ne ara büyüdük biz? :))
YanıtlaSilne güzel bir yazı olmuş; ellerine, yüreğine sağlık lale abla!
YanıtlaSilNe güzeldir o sahil yolu!!
YanıtlaSilCok güzel anlatmissin eskilere gitmek cok güzel bir duygu veriyor olsa gerek degilmi?
bir solukta okudum yazınızı, daha yazsanız daha da okurdum,öyle akıcı ve keyifli ki .
YanıtlaSilDişi dama atma geleneğini bilmiyordum, benzer inanış göbek bağında vardır. bizim çocuklarından bağları ne kadar doğrulayacak bakalım :)
Sadece biz mi büyüdük Lale'm? Bak çocuklarımız da ne güzel büyüdüler.
YanıtlaSilBen evime döndüm, toplu okumalar yapıyorum biriktirdiğim blog yazılarını...