Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

28 Eylül 2012 Cuma

Bugün, Gamse'nin programı iptal olunca, hadi aney, birlikte çıklım dedi. Birlikte Natilius'a gittik. Bir kaç mağazaya girip çıktık ama sezon tam anlamiyle başlamamış olduğundan  alışveriş olayını bir kaç hafta sonraya erteledik.Ama hadi bir şeyler yiyip öyle çıkalım dedik. Ben öğle yemeğimi yememiştim saati geçmişti, hatta ara öğün saati gelmişti.İkisini birleştirebilirim dedim, Konyalı'nın önünden geçerken etli ekmeklerin  cazibesine kapıldık ve  etli ekmek yemeye karar verdik. O sırada  Gamse; Leylak teyzesini arayıp beni fişlemekten geri kalmadı:))

Yemek bitince ,  oradan ayrılıp Capitol'e geçtik.Hem yeni çıkan kitaplara baktık hem de D&R a uğrayıp dergilerimizi aldık. Daha önce hiç almadığım bir edebiyat dergisi aldım. Sözcükler,şimdiye kadar gördüğüm en doygun dergi diyebilirim. İçinde onlarca yerli ve yabancı yazarlardan hikaye , şairlerden şiirler, edebi metinler var .İki ayda bir çıkıyormuş. Bu sayı John Berger'in,çağımızın kült filozof ve yazarlarından olan Ernst Ficher'e ilişkin bir yazısıyla başlıyor. Berger, akşamına Ficher'in ölümüyle biten , birlikte geçirdikleri bir günü anlatıyor.Buradan bu sayıda neler olduğunu, hangi yazarların hikayeleri olduğunu görebilirsiniz.


 (ELELE ilk çıktığında henüz lisede falandım sanırım bu kadar uzun soluklu ve aynı kalitede kalabilmesine seviniyorum... Gırgır tabiki  artık Oğuz Aral'ın Gırgırı değil ama benim Akbaba'dan sonra ki ilk mizah dergimdi...O yüzden yeri hala farklı)




Akşam Orduspor ve Galatasaray maçı vardı.Ordusporun 2-0 lık galibiyetine sevinmek mi? Galatasaray yenilgisine üzülmek mi? karışık duygulardı:)

Yalan Dünya tüm hızı ile başladı.Her karakteri beğeniyorum ama ille de   Yırtık Zerrin... Tam günümüz politikacıları gibi her durumu lehine, çıkarına çevirebiliyor...


Şimdi dergime döneyim, iyi olsun hafta sonunuz...


27 Eylül 2012 Perşembe

Sahil boyu


Ne güzeldi hava yine bugün. Sonbaharın bugünlerini kaçırmayı hiç istemiyorum , o yüzden elden geldiğince dışarlarda olmaya çalışıyorum. Sabah, kalkmış yeşil çayımı içmiş, evi şöyle bi gezmiş, denetlemiş, günlük iş olarak şunları yap, şunları geç demiştim kendime de, sonra  dahi de kahvaltı olayını geçmiş, Leylak Hatun'un salık verdiği; Ki-duk Kim'in ''Boş Ev'' filmini izliyordum.(İsmin güzelliğine bakın yav Ki-duk Kim) hah tam izlerken telefonum çaldı ve Memo -Yenge, yürüyelim mi? dedi... Yürümezmiyiz dedim. Salacak sahiller daha bir güzelleşti bizim sayemizde bugün:)) Çay molamızı Salacak Simit Evinde verdik. Ben buranın hep önünden geçerdim, sahillere yayılma , yatma yuvarlanma, kitabını okuma, hey garson çayımı tazele , şu şarkıyı bi daha çalsan  peşinde olduğumdan burayı hep atlardım. Meğer ne güzel bir terası varmış. Yaz akşamları gece ikiye kadar , kışında gece onikiye kadar açıkmış. Manzara desen en sevdiğim İstanbul manzarası. İstanbul'u İstanbul yapan tüm simgeler, objeler karşında...Kız Kulesi, Galata Kulesi, Tarihi Yarımada... dolayısıyle Topkapı Sarayı, Ayasofya ....Martılar uçar, vapurlar geçer... hem çayımızı içtik hem de manzaralandık...


Akşam gelirken, balık pazarına daldık, balıkçıların önü tıklım tıklımdı... Üç palamut kaptım, kuzu gibi... Geldim eve birazını   sebzeli  olarak fırına attım, ama çoğunu mısır unlayıp unlayıp tavaya attım... Altına da piyazlık kuru soğan doğradım. Masaya koydum  saldırın dedim:))Henüz palamutlar tam yağlanmadığı için bu sıra tavasını öneriyorum sizlere...amma ille de mısır unlayın...

Akşam , Ayşe Kulin'in ''Veda'' romanından aynı adla uyarlanan ''Veda''yı izledik. Ben uyur uyanıktım ama, bir ağırlaşmaışımki gözlerim dalı dalı verdi. Hatta bu arada, tepemde arkadaşıyla telefonda konuşan Gamze'ye benimle konuşuyo sanıp ne anlıyosam artık abuk subuk cevaplar vermişim de gülmelerine ayıldım.


Bu gece bir de Metin Kaçan'ın yine aynı adlı romanından  uyarlanan ''Ağır Roman'' başladı... Edebiyatçıların  kapışması vardı, anlayacağınız...İki yıldır moda ya, yeni başlayan diziyi, aynı gece iki kez üst üste yayınlamak, şimdi hem bu yazıyı yazıyor hem de ikinci kez yayınlanan ''Ağır Roman''ı izliyoruz. Onur Saylak ve Sumru Yavrucuk bu diziyi ben de ağır bastırıyor ama bakalım bakalım hangisinde karar kılacağım...

Not: Bu arada filmi atlamayın, mutlaka izleyin... Kensine ait bir hayatı olmayan, başkalarının hayatın
 yaşayan bir adamla, hep aşağılanan bir kadının hikayesi...Bir genç adam...Hayatını, tatile gidenlerin boş evlerinde gizlice girip, yaşayarak hayatını sürdürmektedir.Orada  kaldığı sürece de  bozuk aletleri tamir eder, çamaşırlarını yıkar amaaa  boş sandığı evlerden birinde bir kadın girer hayatına...

its hard to tell that the world we live in is either a reality or a dream...İçinde yaşadığımız dünyanın gerçek ya da rüya olduğunu söylemek zor...Filmin son cümlesiydi...



 Geri kalanını da izleyin artık:)

26 Eylül 2012 Çarşamba

Çarşamba yazısı

Nihayet Muhteşem Yüzyıl bitti  de kendi köşeme çekildim. Acaba diyorum dizilerin sadece özetlerini izlesek de  tüm geceyi onlara heba etmesek...

Bugün sevgili görümcelerimle ev gezmesi yaptım , pek de şahane oldu.İki görümcem ve  yaşı ne olursa olsun  aile içindeki konumu en güççük gelinleri olan  ben;  bir diğer görümcemin  gelini hem de  benim kankam olan Meral'e gittik.Hava da çok güzeldi. Oturduk, sohbetler ettik, yedik içtik. Ben diyetteyim diye hafif hafif şeyler hazırlamıştı ama altın vuruşu üzeri mürdüm erikli bir tatlı ile yaparak o hafifliğin acısını çıkarttım.

 


Akşam olunca , yine görümcelerimin peşine düştüm, çarşı pazar dolaşa dolaşa eve geldim.Benden aşka gelip bi sürü kavonoz aldılar:))Günün kısa özeti budur.


Kış hazırlıklarında son noktayı koydum demişken, Çiğdem'in aklıma girmesiyle dün bir  kışlık versiyon daha yaptım... Ay iki kalas bir heves diye de isim koymuş:))Ben aşağıda gördüğünüz geçen yıl, Fikri Mühim'in yemekli filmler yarışmasında kazandığım rendemle yaptım bu işi ama son anda elektrik kesilince yine atalardan kalma cefakar ve de vefakar  rendemle  tamamladım...Pazartesi günü de mürdüm eriği marmelatı yapayım valla son. İyi ki bizim pazarda biberiye yoktu bir de, olsaydı Leylak Dalıcım'ın  biberiyeli domatesli bir kahvaltılık tarifi vardı. Allah kocamı korudu. Bi daha kavanoz peşine düşecekti adamceyiz:))

 Baz tarifte, iki kabak, bir havuç, yarım çay bardağı zeytinyağ ve bir kaşık un var. Bu ölçüyü istediğiniz gibi çoğaltabilirsiniz. Ben dört ölçü yaptım mesela...Kabak ve havuçlar rendelenip, hızlıca yağda çevrilip kavruluyor. Altını kapatmadan önce de bir çorba kaşığı unla biraz daha  karıştıra karıştıra pişiriyorsunuz. Soğuyunca da, porsiyon porsiyon poşetledim dondurucuya salladım.Şimdi bunu nerelerde kullanacağız? valla bu kısmı aynen Çiğdem'in sayfasından kopyaladım:))Zaten siz onun sayfasına gidip resimli  olarak görün daha iyi... Buraya bi TIK

1.) İçine bir avuç ceviz dişe gelir kıyılır. Bir tutam dereotu, biraz kırmızı biber ve sarmısaklı yoğurt konulursa nefis bir kabak salatası olur.

2.) Taze soğan, dereotu, maydonoz eklenir. Un, yumurta ve yoğurtla karıştırılır mücver olur.

3.) Taze soğan, dereotu, maydonoz, nane, pul biber eklenir. Börek içi olur. O böreği yaparken yufkanın üzerine bir de soda dökülürse tadına doyulmaz.

4.) Sebze çorbasına katılır lezzet verir.

5.) Yumurta, dereotu, taze soğan ile de işte size omlet...

İki kalas bir heves işte :) Afiyetle...



Bu sıralarda okuduğum kitap; Paris'teki Eş... Ernest Hemingway'in gençlik yılları, yazarlık yolundaki ilk çalışmaları ve aşkları...Remzi Kitapevinden çıkmış.Çeviri şahane...Leyla İsmier Özcengiz öyle bir çeviri yapmış ki , sanırsınız Türkçe yazılmış bir kitap okuyorum. Bir kitabı vezir de eden rezil de eden çeviri bence. Ne kadar güzel kitaplar, kötü çeviri ile heba oluyorlar, insanı okurken bayım bayıyorlar yoksa.Kitabı alırken, çeviri yapanın ismine de özellikle dikkat etmekte fayda var. Solmaz Kamuran, İlknur Özdemir ve de Leyla İsmier Özcengiz ismini görünce korkmadan alın derim, naçizane...

Tamaaam bu yazı da bitti...


25 Eylül 2012 Salı

Amasya ile Floransa'nın arası

Sabah yürüyüşümü yaptım, Kütüphaneye uğrayıp bir de kitap aldım. Kendi kendime uyguladığım, kütüphaneler hep yaşasın, hayatımızda hep olsunlar etkinliği için:)) Ayda bir tane dahi olsa kütüphaneden mutlaka bir kitap okumaya çalışıyorum. Yaz aylarında boşlamıştım ama geçtiğimiz ay itibariyle yeniden başlattım. Artık birbirimizi tanır  olduğumuz temiz yüzlü kütüphaneci ile epi bir sohbet ettik...Bir tane de sevimsiz var laf aramızda:)Kütüphaneye neden yayınevlerinin yeni çıkan kitapları göndermediğini sordum. İl kütüphaneleri bu konuda daha şanslıymış. Yediyüz bin kişiye hitap eden bir kütüphane olmasına rağmen yine de  ilçe kütüphanesi  muamelesi görüyoruz dedi. Neyse buna da şükür. Kendime, Nazlı Eray'ın '' Beyoğlu''nda Gezersin''ini aldım...

 AMASYA
Dün bütün günü kışlık soslar  yapmakla geçirince, akşama haşat bir biçimde tv karşısına serildim. ''Aşk-ı Memnu ''nun Matmazeli Zerrin Tekindor'un sunduğu ''Kentler ve Gölgeler''i izledik. Bu seferki kent; benim için Dante ve Zeya'nın şehri demek olan Floransa idi...İnsanoğlu elle yemek yemeyi ilk kez, Dante'nin doğduğu bu şehirde bırakmış.Yani çatalla yemek ilk kez Floransa'da yenmiş.Bu şehir Romeo ve Juliette'ye esin kaynağı olmuş ve Amasya'ya da ne kadar benziyor...Bir dip not  da, Dante'nin ''İlahi Komedya'' sı ile ilgili... kitabın adının bu olması yazarın tercihi değilmiş. O sadece komedya demiş, çok sonraları ilahi bir yazar ve şair olduğu için bu isim konmuş...

Bugün ''Bozkırın Tezenesi'' Neşet Ertaş'ı da uğurladık sonsuz  yürüyüşüne... Almanya'da hapse düşünce kimseler arayıp sormamış  Neşet Ertaş'ı, Yaşar Kemal dışında... Geçmiş olsun, Bozkırın Tezenesi demiş ... tezene, telli aletleri çalmaya yarayan mızrap, pena benzeri şeylere verilen addır.O günden sonra bu isimle anılır olmuş hatta bu isimle bir Neşet Ertaş belgeseli var.Kendi gitti türküleri bize kaldı yadigar.

Gittim ben, bugünlük de bu kadar olsun...

eeen dip not. Lizbon'a Gece Treni kitap okuyan kızda yayına girdi...

24 Eylül 2012 Pazartesi

Çok ama çok faideli bir yazı daha:)))


Hafta sonuna damgayı, Gamsegamse'nin hastalığı, Babamın öksürüğü ve Naziş , Ben ve Kocamın pazar günü evden firar etmesi  vurdu...

Gamse, okuldan eve hasta geldi, daha doğrusu Capitol'den diyelim. Bu çok hasta kızımız , okuldan eve direk gelmeyip, kuzenleriyle buluşup gezip tozup öyle geldi:)) Cereyanda kalmış, her tarafı kırılıp dökülüyordu.Hemen ültimatomumu verdim, bu hafta sonu hiçbir program yok, sadece dinlenme var dedim. Cumartesi günü kimse evden çıkmadı,  uzun kahvaltılar, öğleden sonra pizza partisi, yüzme kursundan dönen Cancan ve Uras'ın ziyareti, film izleme ve kitap okuma şeklinde geçti.
 Film çok eğlenceliydi, eşcinsel arkadaşı ile aynı evde yaşayan  kızceyizimiz, çocuğunu çocuğunun babası ile değilde eşcinsel arkadaşı ile büyütmek istedi. Arkadaş da baba olmaya pek özenince işler karıştı. Bu sırada hamilemiz  adama bi de aşık olup, onu  erkek sevgililerinden kıskanmaya başlayınca işler karıştı. İlle de eğlenceli bir film izlemek isteyenlere öneririm. Yalnız bu filmin orjinal adını bulamadım. Baş rolde oynayan  Jennifer Ariston'un adını hatırlayamayıp, Brad Pitt'in sevgilisi diye arama yapıp  bulmuş olmaktan da hicap duyarım. Halbuki pek severim Jenny'i:))

 (depresüf ayuya teşekkürler...filmin adını söyledi de, görselini buldum)





Pazar kahvaltısını yaptık uzun uzunnn, sonra benim acilen dışarı çıkmam gerek dedim. Gamse'yi tam bir dinlenme yapması için evde bırakıp, önce Kuzguncuk yoluna düştük. Meşuur Çınar Altı kahvemizde çaylarımızı içtik.Ön tarafta balık tutan adamın oltası havalandı ve koca palamut oltanın ucunda sallandı ama sonra nazar mı? değdirdik ne hep boş çekti...

Çaylarımızı içtikten sonra  sahilden Fethi Paşa Korusuna yürüyüdük ve Korunun içinden geçerek hem çok güzel bir sonbahar yürüyüşü  yaptık, hem 100 yıllık sakız ağacı altında biraz aletli jimnstik yaptık hem de  üst kapıdan kendi mahallemize çıktık.








Bu arada  hafta sonunu iki film ve bir kitapla kapattım... Birini söyledik yukarda diğeri ise (Bizim Gibi Olanlar-People Like Us...Hani öyle izlemezseniz küsmem ama filmi beğendiğimi söyleyebilirim...Hatta izleyin bilem derim:)) Ailesinden ayrı, uzakta yaşayan bir satış elemanıdır. Günün birinde babasının öldüğü haberini alınca eve geri dönmek zorunda kalır ve ondan kalan herşeyi düzene sokmak ister. Fakat şimdiye kadar varlığından bile haberi olmadığı kız kardeşiyle tanışan Sam için olaylar daha farklı boyut kazanır. Artık ailesi için bir şeyler yapmayı düşünmeye başlar.Gerçek bir hayat öyküsünden alınarak beyaz perdeye uyarlanmış...


Kitap, Orhan Bahtiyar'ın yazarı olduğu ''İDEON'' olacaktı ama kitap kaptırılınca ''Asma Pansiyon'''a dönüldü... Lizbon'dan sonra Bozcaada iyi geldi...Işıl Şenol Asma Pansiyon'u , denize bitişik balkonunu öyle bir anlatıyorki,  kalkıp gitmek o pansiyonu aramak işten değil... Asma Pansiyon tam da Zuz'un pansiyonu gibi beş odalı, reçellerini kendi pişiren Madam Yenola var aynı bizim Zuz gibi... Sanki sadece mekan değişikti, Cunda değilde Bozcaada idi... Kitabı okurken, Asma Pansiyon değilde Adali pansiyondaydım... Zuz kalktı, kahvaltıları hazırladı, reçelleri kaynattı  sanki...Ben  o pansiyonu da orada yaşayanları da  çok sevdim...Yol ayrımında bir yön seçip de diğer yönü düşünerek geçen bir ömür mü? seçtiğin yolda mutluluğu yakalayabilmek mi? sorsunu hiç sormazmıyız kendimize ,işte bu soruya cevap da var bu kitapda...Kitaptan sizler için bir kaç da alıntı cızıktırayım şuraya da tam olsun...

Rahat vicdan, en rahat yataktır...

İnsan ümidini kesince. beklemeyi bıraktığı herşey gelir düşer , kollarına..

Ağaç düşünce yakınına yaslanır...Yakınında olduğumu bilsin yeter...

ve de bu şiir;

Unutma, sen yine sardunyalara
Su ver, ben yokken
Unutma gazeteleri oku, kahvaltı ederken
Haberleri dinle, saat başı lütfen
Sen ki acı çekmenin en kibarını bilirsin
Sen ki mum gibi, içine içine erirsin

Sen


Gelelim bugüne , bugün yine biraz kışlık tarifler üzerine çalıştım ve şahane bir fesleğenli domates sosu yaptım...İster kahvaltıda , ister etlerin yanındaisterseniz de makarna sosu olarak kullanın...keyif sizin...Öyle güzel olduki kavanozlara yerleştirdikten sonra tencerenin dibini ekmekle sıyırdım:))
Peki  sosu nasıl yaptım... Aha da böle yaptım:))








iki buçuk kg domatesi soydum ikiye üçe böldüm tencere koydum, pişmeye bıraktım. Domatesler iyice yumşayınca el blendırı ile bzıtladım. Bu usul daha kolay oldu... Bir çorba kaşığı tuz atıp bir saat kadar kaynattım, siz domateslerinizin sululuk oranına göre sosunuzun kıvamını ayarlayın...Sos koyulaşınca, incecik doğranmış fesleğen,bir çay bardağı zeytinyağ ve  bir kaç diş sarımsak ve de bir çorba kaşığı sirke ilave edip 10 dk daha kaynatıp, kavanozlara yerleştirdim. Kavanozların ağzı sıkıca kapanıp, ters çevrilip böyle bir gün bekleyecek...

Oki yine çok faideli bir yazının sonuna geldik... İki film, bir kitap, bir kışlık tarif daha ne olsun yav, bundan iyisi Şam'da kayısı...


21 Eylül 2012 Cuma

filmdir, kitaptır , yağmurdur falandır filandır


Gece, ne güzel yağmış yağmur,kalktığımda yerleri ıslak görmek çok hoşuma gitti...Zuhal Olcay'ın ''Baş Ucu Şarkıları''albümünden  ''yağmur''u dinledim. Sabah kalktığımda  yağmurlu bir hava karşılarsa mutlaka bir yağmurlu şarkı dinlerim...Sevdiklerim için birşeyler yapmayı severken bir o kadar da kendim için  birşeyler yapmayı seviyorum.Sanırım benim ruhumun beslenme biçimi de bu...Dikkat ediyorum, su içmek için raftan bardak alırken bile bardağı seçiyorum. Ülen, halbuki bu bardakların hepsi senin evinin bardakları değil mi?))

Dün gece kitap okurken, okuduğum cümle beni bu konuda bir kez daha düşündürdü...''Ölümlü olduğunu unutma ve Hayatı ıskalama''...''Lizbon'a Gece Treni''nden söz ediyorum...Felsefi çıkarımlara dayandırılmış bir kitaptı... Zordu, okuyup okuyup daha beş sayfa okuduğunu görüp ama sanki 100 sayfa okumuş gibi hissettiren bir kitaptı... Bitse artık deyip, bitince başa dönme arzusu veren bir kitaptı... Benim için çok güzel bir okuma deneyimiydi... Bu kitapla ilgili geniiiiş geniiiş Kitap Okuyan Kız için yazdım. O yüzden fazla söz etmiyorum. 
                                                                  
                                                              
 Bu blogger ara yüzüne alışamadım, Mesela resmi bir türlü istediğim yere getiremedim, ha çok lazımdı bu iş sanki...

Dünden evde genel temizlik yapılıp, yemek de yapıldığı için bugün ev ile ilgili bir çalışma söz konusu değil, bir programım da yok. Sadece bir ara kütüphaneye uğrayacağım. Kütüphanemiz tadilatta şimdilik Mihrimah Sultan Çocuk Kütüphanesinde hizmet veriyor. Ne zamana kadar sürer bu tadilat bilmem. Burgaz Ada  Sait Faik Evi   yıllardır bitmeyen bir tadilatta...Korkuyorum bu binaları bize unutturup sonra ham yapamalarından...

Bu ara  size hiç film yazmadım değil mi? Le Havre'den söz edecektim. Ama peşin peşin yazmazsam o anki duygularımı aktaramıyorum. Son derece basit bir sinema dili olan bir filmdi. Ama başkaları içinde yapacak bir şeylerinizin olabileceği, başka hayatlara güzel dokunuşlar yapabileceğinizi anlatan bir filmdi...Mülteci yaşamına farklı bir bakış getirmiş yönetmen...

Haydi gittim ben  şimdilik...
                                      


20 Eylül 2012 Perşembe

kısa kes Aydın havası olsun

Kaç kez yazmaya yeltendimse , nedense vaz geçtim sonra, bilmem neden...

Yine erken kalkmalar, yeşil çayla güne başlamalar, kitap okumalar, film izlemeler var... Dün, sezon açılışını yaptığımız okey partisi var ki, iki turun da galibi bendim. Diyete devam hikayeleri var... Yaz tatili boyunca alınan iki kilo var. Diyetisyene gitmeden önce vereyim diyorum...Türk usulü yani:)Ayıp olmasın kadına...

 Oldu olacak   dondurucuya bir kaç da palamut atsam mı ? derken Çiğdem'den gelen süper bir tarif daha var...

Lizbon'a Gece Treni var, gece geç saatlere kadar okuduğum ama artık sonlara  yaklaştım.Beni sabırla bekleyen kitaplarım var... Düşünüp düşünüp bir türlü gerçekleştiremediğimiz bir hafta sonu programımız var. Toptan Galatasaray'lı bir apartmana düştük diye sevinirken anah mahalle'de mi? öyle yoksanın şaşkınlığı var. Dün gece  toplu tezahüratlar eşliğinde izlendi maç.

''Muhteşem Yüzyıl''da  geldi geliyor denilen Afife Hatunu hiç sevmedim olmamış, o gitsin yerine Selda Alkor gelsin... Bu castları bana yaptırsınlar ya da:))

Filmekimi var önümüzde, Sahaf Festivali var...

Ve bunlardan tat almanı engelleyen kahrolası  bir gündem var...