Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

21 Mart 2011 Pazartesi

pazar günü



Pazar gününün programı; cumartesi gece saat gece yarısını geçtikten sonra belirlendi. Aysel uyuduğumu düşünerek mesaj atıp , kahvaltıya çağırmıştı... Bize davete icabet etmek yaraşırdı haliyle:)
Sabah 10.30 gibi kızlarla evden çıktığımızda koca kişisi hala uyuyordu... Havada ki hafif çişe ve güzel serinlik ten hem hoşlandık hem de kendimize gelip sabah rehavetini attık. Pazar sabah trafik falan olmadığından yarım saatte Suadiye'de olduk. Kahvaltıyı Aysellerin binanın cafeteryasında yaptık. Menemenlere sucuklu yumurtalara gömüldük. Yetmezmiş gibi Mustafa börekler de getirtti. Sanırım üç gün acıkmayız dedim. Uzun uzun kahvaltı ettik. Kahvelerimizi içtik. Mustafa^yı da nasıl özlemişim. Hasret giderdik. Mustafa ; Aysel'in en küçük kardeşi. Biz tanıştığımızda henüz beş yaşındaydı. O zamanlar mumy blue şarkısı dillerdeydi O ' bu şarkıyı tornistan eder- aman aman bıktım ben bu yaye den diye söylerdi. Yaye ben oluyorum haliyle. Mustafa kahvaltıdan sonra bizden ayrıldı. Biz Aysel'in evine çıkıp Babama kitap seçtik. Babama kitap yetişmiyor çünkü. Bizim evdekileri okuduk , satın aldık, Gamse okulun kütüphanesinden de getiriyor ama yetişmiyor.kafede kahvaltıdaAYSEL'in mutfağında çilekli turtaya yumulmuşken...

Sonra oturup bir de çilekli turta yedik...neremize yedik bilinmez ama süperdi neme lazım. Sonra oyuncak müzesine gidelim dedik. İkimiz de görmemişiz. Yollamdık oraya... Valla çocukluğumuza geri döndük. Hatta Aysel, bi oyuncak tavuğu benim diye tuturdu. Babam Çin'den getirmişti diye tavuğun etrafında kendi ismini , ve kendinden bir iz aradı durdu. Yüz yıllar önce bile Avrupada ki oyuncak kültürü ne kadar ileriymiş. Biz savaş vermekten, bağımsızlık mücadelesi vermekten oynamaya vakit bulamamış bir milletiz. Ben bu müzeyi gezerken sadece Sunay Akın adına değil Türkiye'de böyle bir yer olduğu için kendi adıma da gurur duydum. Çok da güzel bir kafeteryası var. Orada kahve molası adı altında bitki çayı molası verdik. Otlardan hemen kendileri yapıyorlar... hibuskuslu, tarçınlı, zencefilli bir çay içtim ki enfesti. Çaylarımızı içerken karşımızdaki ekranda ünlü ressamların , çocuklu tabloları aktı. Naziş İstanbul şekerlemesi almıştı, tarçınlı ağzımızı hem tatlandırdı hem yaktı... Aynı hayat gibi dedim... Aysel bu tanımımı çok beğendi o yüzden yazdım:))Gamse'nin olduğu resmi koymayı unutunca uyarı aldık bu resim sonradan ilave edildi:))
Aysel'in benim diye tutturduğu tavuk:)
biz kendi zamanımızın uzay kahramanlarının önündeyiz... Kaptan Kirk....Mr Sapak...MayaNuhun GemisiBu arada oyuncak ayılara neden Teddy Bear dendiğini bilmiyordum. Tedy Rosewelt bir av sırasında hiç bir şey vuramamış. Yanındakiler , jest olarak bir ayı yavrusunu ağaca bağlayıp vurmasını istemişler.Kesinlikle reddetmiş. Bir oyuncak fabrikası da onun anısına Tedy adını verdiği oyuncak ayılar çıkartmış piyasaya...Bu müze ile ilgili Naziş'in bir anısı var. Musevi okulunda çaılışırken öğrencilerini bu müzeye hetirmişler , bir arkadaşı Nazi askeri ve Hitlerin figürü olan oyuncakların önünde çocukların resmini çekmiş. Çeken arkadaşları da musevi üstelik. Hiç. dikkat etmemiş. Resimler velilere gidince , okula büyük tepki göstermişlerdi...Müze anlatısını Sunay Akın'ın bir sözü ile bitirelim. Buranın kapısından içeri girerken bir elinizle çocuğunuzun elini tutarsınız , çıkarken diğer elinizden çocukluğunuz tutar. Gerçekten de öyle oldu... Karma karış oldum ... Çocuklarımın çocukluğuna kendi çocukluğum karıştı...
Müze gezimiz bitince caddeye kadar yürüdük ve biz eve doğru yollandık. Meğer ben öyle biliyormuşum . Naziş eve devam etti ama biz Gamse ile Bahariye'de bir tur attık. Kotona uğradık.

Eve dilim bi karış dışarda düştüm. Çok Güzel Hareketler Bunları izleyip yattım. Sızmışım telefona uyandım. Kuzen Fatma arıyormuş. Beyoğlu ekibinden bin sitem etti. Uykum açıldı. Kalktım, Nuri'yi izledim ...Dün akşam hiç kitap okumadım...Kitabı elimde tutacak mecalim kalmamıştı.

Bu günü eve ayırdım . Çünkü 31 Mart akşamına kadar program kapalı...

Şimdi bir kaç selam...
İlk selam Dilber'e
Uzun zamandır görüşelim görüşelim diye konuştuğumuz, çocukluk arkadaşımın kızı Dilber'in evinin önünde poz poz resim çektirmişiz... Sunay Akın'ın kiracısıymış meğer. Dilbercim bu kez teğet geçtik ama bir dahaki sefer kahve molası sende...

İkinci selam
Bir yıl giydiği elbiseyi , bu kendi kendine sökülüyo diye geri götüren Gamse'yi tüketici bilincinden dolayı... elbiseti yeni elbise ile değiştiren Kotonunu da üretici sorumluluğundan dolayı biner kez kutlarım.
üçüncü selam
Yakın mesafeye gittiğimiz için surat sana taksici... e senin hatırın için Maltepeye mi gideydik...

Dördüncü selam
O şahane portakal ve nar kokteylini yapan Cafe çalışamnlarına
beşinci selam
Acaba bu bitki çayının içinde ne var diye merak ettiğim duyup, gelip binbir nezaketle anlatan, müze kafeteryası çalışanı bayana...
bi selam da kendime dizine kuvvet Laluş...

19 Mart 2011 Cumartesi

cumartesi...cumartesi

E hani yasak kalkmıştı... Naziş'in bilgisayarından deneme yaptım kapı gibi mahkeme kararı ile karşılaştım.Sanırım burada kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz.
Dün geceyi yarı uyanık geçirince sabah saate bakınca gözlerime inanamadım , gözlüğümü taktım, baktım ki gerçekten de saat 11.40 dı. Kızlarda uyuyorlardı. Yatakta biraz tv keyfi yapıp öyler kalktım.Sonra uzun kahvaltı etkinliği... kahvaltı ederken çocuklar duymasın izledik. Tekrarlarına rastladıkça izliyorum. Gülfidan Hala ve Seyyar Tayyar tiplemeleri müthiş. Gülfidan hala, Denizlili bir ev kadını , eşinden ayrılmış ...evlenmek istiyor ama koca adayında aradığı şartlar var. Şartlarından biri ; kocasıyla Aristo ve Platondan sohbetler edebilmek . Bayılıyorum Denizli şivesiyle konuşmasına.

Kahvaltıdan sonra benin fikrim sinemaydı.Kızlar okeylemedi.Onun yerine o dükkan bu dükkan peşlerinde sürüklendim... Kendime bahar hazırlığı olarak yürüyüş ayakkabısı aldım. Daha doğrususu Naziş hediye aldı.Anam bi yürüyüş ayakkabısı deyip geçmeyin. Bununda bi teknolocisi var. Yok dizi çalıştıranı, yok kalça kaslarını çalıştıranı. Yok yere basınca alttan yaylananı. Az kala vaz geçecektim. Yerlerde paltformlar var, yok önce ona basın, sonra ayakkkabıyı giyin, farkı farkedin....Eve dilim dışarda düştüm.Naziş arkadaşlarıyla buluşmak için bizden ayrıldı. Bizde donutlarımızı aldık, dizi keyfi yapmaya evimize koştuk.. .

Bu yağmurlu hava bir kaç gün devam edecek ve ısı biraz daha düşecekmiş.
Yarının programı Aysel ve bizim kızlarla kahvaltı yapacağız... Yarın ki güzergahımız Suadiye cenahları:))
Yazı bitince kitabıma devam etmek üzere odama yollanacağımdır...

Aysel'le

Saat gecenin yarısı ...dışarıda sağanak yağmur var...cama öyle bir vurdu ki tıp tıp diye kan uykulardan uyandırdı beni. Uyanınca alerjim başladı...kalktım ilacımı içtim...uykum gitti.

Kaldığımız yerden devam edelim. En son çarşamba günü yazmışım. Perşembe günü okey grubumla bizim evde toplandık. İlmiyem de geldi...koca bir tepsi revaniyle:))Ben de elimden geleni ardıma komadım.Ağırlama işini itina ile yaptım.Akşamda Fatmagül'dü Türkan'dı dizi şenliği yaptım.

Kitabım aynı...Sen Dünyaya Gelmeden... İtalya'dan , Saraybosna'ya döndük yeniden...Savaşın ayak sesleri başladı.Başçarşı'yı görme isteğim hala doruklarda...

Dün Aysel'le buluştuk Kadıköy'de...Çok eskiden beri beni okuyanlar tanışma hikayemizi bilirler.Biz Aysel'le birbirimizi görmeden bir yıl mektuplaştık. Arada telefonda konuştuk. Yani şimdinin internet arkadaşlığı gibi... Ben henüz ortaokuldaydım o zaman. Biz Ordu'daydık O İstanbul'da. Benim dedemle Aysel'in babası arkadaşmış. Dayımda Üniv. öğrencisi o zaman. Aysellerin evine kiracı olmuş. Senin yaşlarında yeğenim var tanıştırayım demiş. O deyiş bu güne geldik.Kalamış'da sandalla gezinilebilen...Fenerbahçe'de denize girilebilen Bağdat caddesinin çift yönlü olduğu yılların ...yazlığa Kumburgaza gidilen...yazlık sinemaların...tren geçerken koşup , köprü altında dilek dilediğimiz yılların anıları var dağarcığımızda...O zamanlar Uludağ'da iki otel vardı biz kendimiz daha lisede kardeşlerimizi alıp Uludağ'a gittik. Kar; diz boyu, biz hiç basılmamış yerlere basacağız diye göle düştük ve kendin pişir kendin ye usulü bir ocakbaşı salaş lokantanın ateşinin başında kuruduk. Kimin annesi babası seyehatte ise onun evinde deli gibi partiler verdik. Sabahlara kadar sohbetler ettik. Bir köy evinde kalıp geceleri çok korkup gündüzleri çok eğlendik.Bir koçun boynuzlarından kurtulmak için deliler gibi koştuk. Birlikte çok ağladık çok güldük.En keyifli anımda da en üzüntülü anımda da hep yanıbaşımda olmuştur.Annemin son dakikalarını birlikte yaşadık ve birlikte uğurladık.İstanbul'dan uzak kalığımız yıllarda da yaşadığımız yere ailesiyle bizi ziyarete geldi . Orada olduğum yıllarda kolilerle ulaştırdı bana yeni çıkan kitapları..Kısaca Aysel bu dünyada ki en eski tanıdığım en kadim dostum.İlerlyen günlerde macera dolu resimlerimi koyarım buraya...
Dün Hümeyra'da buluştuk...biralarımızı , bira tabağımızı söyledik zaman zaman gözlerimiz dola dola zaman zaman güle güle uzun sohbetle yaptık. Akşam olunca Gamse ve Meral'le Bağdat caddesinde buluştuk. Cafe Crown da oturduk. Bi sürü pasta çeşidi söyledik paylaşa paylaşa çayla yedik:))Bi sürü program yapıp ayrıldık. Eve dönüş yolunda bi baktım Zeya kaldırımda telefonla konuşuyor. Arabanın camına vurdum ama görmedi...Eve gelince salona hiiç uğramadan direk yatak odalarına geçtik. Cuma akşamları sadece kitap okuyorum çünkü...

Yağmur son hızıyla devam ediyor. Henüz hiç bir programım yok ama Nejat İşler ve Yiğit Özşener'in iki radyocuyu canlardıkları Kaybedenler Klubünü izlemek istiyorum.Kaybedenler Klubü programlarının ismi. Ama bu satırları yazarken bir taraftan da baktım ki 25 Mart da gösterime giriyormuş. Ama yine görmek sitediğim Nurgül Yeşilçay'lı Çaınar Ağacı gösterime girmiş. Sanırım yarın ona gideriz. Bu havalar son sinema havaları çünkü. Gerçi ben, yazın sıcağını, serin sinema salonlarında geçirmeye de bayılırım. Hele bir keresinde öyle üşümüştük ki; ben fularıma sarınmaya çalışmıştım. Sinema REKS'de...

Ben bu gece yarısı programını burada bitirip biraz uyumaya çalışayım. Hazır alerjimde sakinleşmişken. Doktorum buna baskılamak diyor)) yani alerjimi baskıladım şimdi . Ortadan kaldıramıyorum namussuzu...

16 Mart 2011 Çarşamba

Blogger yasağı kalkmış deniyor...kimler girebiliyor, kimler okuyabiliyor bilemiyorum...Ben hiç sorun yaşamadığım için yazdım durdum bu arada yine :))Ama okuyabilenler bi not bırakabilse hiç fena olmazdı...

İstanbul'da bahar bacağını salladı artık...gün ışığı perdenin altından sızıp gözlerime ulaştı da gelmesin diye perdeyi sıkıştırdım bile :)))Gün ışığı ne kadar kanıma girmeye çalışsa da bu gün ve yarın evdeyim... Yarın okey grubumla bizde toplanacağız. Bu günde azcık hazırlık falan yapalım dimi. Dün de evdeydim valla, Gamse'nin yemekten sonraki yürüyüş teklifini önce kabul ettim ama yemekten sonra ikimiz de vaz geçtik.Bir yorgunluk çöktü üstüme anlatamam... Dizmi bile yatakta izledim. Gamse'de yatağa atladı tabi elinde laptopla... tepişe tepişe televizyon izledik. Telefonu sürekli çaldı, konuşması bitince ne oldu diye sordu, aklına bişe geldi anlattı...bilgisayardan bir şey gösterdi... Neyse ki yatağa likör servisi yaptı bana da dırdırımdan kurtuldu...

Dün bi sürü zeytinyağlı yemek yapıp dolaba attım. Mevsimin ilk baklasını , zeytinyağlı yer elması, zeytinyağlı pırasa pişirdim. Ana yemeklerin ardına düşüp düşüp masaya gelecekler artık. Yer elmasına bayılıyoruz... Hemencecik tarif edeyim. Soğanaları pembeleştirn yağda... ben riviera tipi kullandım... Hatta tavla zarı gibi doğradığınız havuçları soğanla birlikte atın iyice pişsinler, sonra küp küp doğranmış pataesleri atın , en son iri iri doğranmış yer elmalarını atın, yer elmasını ilave eder etmez yarım fincan da pirinç koyun. Tuzunu şekerini, ve yarım limon suyunuda ilave edip pişirin gari. Yer elması çok çabuk pişiyor o yüzden pirinçle aynı zamanda ilave edin. Sıcak su i ekleyebilirsiniz pişirirken. Benden öyle gramdı , ölçüydü gibi şeylerin beklenmeyeceğini beş yıldır biliyorsunuz zaten.

Şimdilik bu kadar iyi bir gün olsun, keyifli olsun... bol kazançlı bereketli olsun...

14 Mart 2011 Pazartesi

Kuzguncuk havası



İstanbul'a bahar geldi galiba... yine de temkinli konuşayım...Anneannem - kork abrulun beşinden öküzü ayırır eşinden derdi:)) bu abrul nisan oluyor...April yani ...inşalah bundan yola çıkarak ananemi bir ingiliz leydisi filan sanmazsınız...hakaret telakki ederdi.
Neyse konumuza dönelim bu gün kahvaltıdan sonra karıkoca karıkoca koru yolundan aşağı pıt pıt Kuzguncuğa indik. Özlemişim nasılll...Bu arada Kuzguncuklular şahane bir protesto eylemi içindeler...protestonun yapılışıda şahane, konusu da .Kuzguncukluların çoluk çocuk, el emeği, göz nuru ile yaptıkları kırk korkuluk semtin caddelerini süslüyor.Semtlerini betonlaşmaya karşı koruyorlar...
Kuzguncuklular bostan korkulukları değillerdir, semtlerini beton yapılaşmaya karşı korurlar mesajı veriyorlar...Caddenin iki yanı boyunca sıralanan ağaçlarda bu korkuluklar var.
Resimlerini çeke çeke , güzelim havanın tadını çıkara çıkara deniz kıyısına indik. İsmet Baba'nın yanındaki çınar ağaçlarının altına oturduk. Çayımızı söyledik...hemen portatif sehpalarımız önümüze kondu çaylarımızı denize baka baka içtik...


O sırada görümcem aradı öğleden sonra çaya çağırdı...Yine yürüye yürüye ama bu kez sahil boyunca üsküdar'a gittik. Koca ile orada ayrıldık.Ben eve uğradım , eve ilk gelen tavuğu haşlanmaya koysun diye not yazdım...Bizim bu eve ilk gelen şunu yapsın mesajlarımız meşhurdur hatta sülalede meşhurdur. Benim kuzen İstanbul'da mimarlık okumaya gelmişti. Lale Abla ev dedi. Ben de O'nu en büyük görümceme kiracı ettim. Bizim mahallede...O sıra biz de iki üç sokak ötede aile apt de oturuyoruz zaten...Kuzen de anne tarafından kendi kuzenlerini ev arkadaşı aldı. Onlar da çok sevdiğimiz çocuklardı zaten ... Bunların evlerinin anahtarı hepimizde vardı...onlar okuldayken biri uğrar yemek bırakır, gerekli bir şey varsa yapar , tamirci götürür mesela. Bu üç oğlana hepimiz vasi olduk neredeyse.Ama onlarda at gibi koştular ne desek.Büyük görümcem bir gün yemek bırakmak için kapılarını açmış, mutfağa girmiş ki bir not; ilk gelen pilav tenceresini yıkasın...Pilavı yakmışlar tencereyide ıslatıp bırakmışlar. Görümcem ne yapayım demişti; eve ilk gelen yıkasın yazıyodu,,, eve de ilk ben girdim :))
Bu hikayeyi de araya sokuşturduktan sonra asıl konuya dönelim. Ben de notumu yazdım evden çıktım. Baktım bizim okey grubu konuşlanmış beni beklemekteler. Görümcem de bi döktürmüş dolmaları neyin yedik içtik okeyin başına çöndük. Akşam eve geldiğimde Babam gelmiş meğer:))) tavuğu ocağa koymuş... ben de suyuna çorba suyuna pilav... tavuğu da yanına servis ettim bir de akdeniz salatası yaptım ... tulum peynirli falan breh breh ...




Çok eksikliği varmış gibi bu akşam bir dizi daha edindim:)) ATV de başladı... Her Şeye Rağmen...bir dönem dizisi... 1946 yılından başladık... Oynayanların çoğu Hatırla Sevgiliden tanıdık.

Evde yüzlerce kitap var, Gamse okumak için seçe seçe benim okuduğum kitabı seçti. Her akşam önce ben okuyayım, uykum gelince sana vereyim teranesindeyiz...

Yeter artık gece gece bu kadar gittim ben artık...

13 Mart 2011 Pazar

Hafta sonu




Yine çok yoğun bir hafta sonuna imza attık... Cumartesi günü bizim ev de Eceninbalkonu, Zeya, Ebrucuk, Kedili cadı,benim için hala Desertwind yeni adı masal yaratım atölyesi ve Zuz ve sırasıyla bizim kızlar toplandık... Sırasıyla , çünkü kızların biri içeri girerken diğeri dışarı çıktı. Naziş sabahın köründe kongreye gitmişti... Uluslar arası okul öncesi çocul eğitim kongresi... Üniversitedeki hocaları ve okul arkadaşlarıyla da karşılaşmış. Yorgun ama çok memnun geldi, nöbeti Gamse'den devir aldı... Gamse'de arkadaşlarıyla buluşmak için çıktı. Oturuldu, sohbetler edildi , yenildi içildi... Aynı doom günümmüş gibi hediyeler geldi. Hediye paketi açmak gibi hoş bişi var mı?Çok çok keyifli bir gün oldu...

Gamse ile akşam için en son matineye sinema programı yapmıştık ama sonra vaz geçtik.
Bu gün Cancanlara davetliydik. Sabah telefon açtı... cicianne çabuk gel, bana paket getir dedi. Uras'a gelem hediyeler ona diye geliyor ya:))Ama bu gün onu gerçekten abi gibi gördüm.Ara ara falsolar yaptı ama o kadar olur artık. Yardımcıları Sophie ile de arası çok iyi artık.Sophie henüz Türk yemeklerini yapamıyor. Ben gitmişken onlara bir tencere zeytinyağlı dolma sarıp birazını buzluğa attım birazını pişirdim. Bir de kocaman mozaik pasta yaptım ... Yani yine işleyen demir ışıldadı:))Gerçi ben sararken Cancan; cicianne , ben dolma yemeyecemmm dedi durmadan:)(burada çikolata reklamı yaparken görülüyorlar günün en azgın ikilisi)

Gamse ile Naziş dün gece çok geç yattıkları için bir ara karşılıklı yatıp uyudular. Cancan gidip Gamse'yi uyandırmış -Gamse, üstüne örtü getirim mi? Naslı'ya örtmedim demiş. Ama o Nazlı bütün gün onun için çocuk şarkıları kaydı yaptı. Çıkışta da benim çantamı almış eline - cicianne çantasını burada unutsun diyo. Neyse doymadan doyamadan akşam oldu... Biz caddeye indik... Biraz yürüdük biraz mağaza dolaştık derken akşam dokuzda eve zor geldik. Şimdi Naziş kendi işlerine daldı, Gamse takı kutusunu alıp bizim yatağın üstüne yayıldı onları düzeltiyor bir taraftanda güya televizyon izliyormuşuz Bu güya kısmı koca kişisine ait.
Kitapda hala aynı kitapdayım. Dün akşam hiç okumadım zaten.
Hafta sonunun son saatlerinden hepinize tüm iyi dileklerimi gönderdim...

11 Mart 2011 Cuma

Ala Dana

Dün gece tam bir dizimania yaşadım... Mazi Kalbimde Yaradır, Fatmagül üstüne de Türkan'la bi cila atttım. İşte böle dizimi seyrettin hakkını verecen... Pazartesi ve Cuma gününü boşalttım asla tv izlemiyorum sadece kitap okuyorum. O yüzden perşembe de yığılma oldu:))

Gece bi ara uyandım bi dolandım evde mutfağa gittim su içtim, tuvalete gittim o sırada aynada kendimi gördüm . Aynı yengemin ala danası Firdevse benziyordum. Alerji tavan yapıştı. Bi kocamı uyandırıp göstereyim dedim sonra gece gece adam neye uğradığını şaşırmasın dedim. İlacımı içtim yatttım. Alerji ilaçlarının en büyük yan etkisi uyku... Saat 11.30 olmuş millet gitmiş... Cancanım telefon açıp da ciciannesiii diye bağırmasa sanırım ev halkı beni bıraktıkları gibi bulacaklardı akşam eve dönüşte...Yalnız bi ara Gamse uyandırıp, iki siyah hırka gösterdi biri uzundu biri kısa. Kıyafetinin üstüne hangisinin güzel olduğunu sordu. Hangisini dediğimi ancak O gelince anlayacağız:)
)Ama ya şu ala dana hikayesini anlatmam lazım. Yengeme yani , Daymın eşine dana gelmiş hediye heheheh hediye dana. Neyse yengem danayı köydeki bekçi,ye emanet etmiş, yaz kış köydeki evlerin ve bahçelerin başında duran bir aile var. Kahya denir aslında ama Ordu'da bekçi diyoruz. Güya onlar danaya bakacak ... ama Yengem her boşlukta soluğu dananın yanında alıyo. Çocuklar aradığında - Anne nerdesin dediklerinde - evdeyim diyrmuş, ama arkadan da danaın çanınının sesi gelince ; sen yine öz kızının yanına gittin dimiii diyorlarmış. Bir yaz Ordu'ya gittik, fındık zamanı olmadığı halde yengem köye biz de arkasından dana peşinde gezdik. Büyünce az sütünü içip , tereyağını , kaymağını yemedik... az sütünden yapılan yoğutlara mısır ekmeği doğramadık ama yine de bize yaranamadı. Çünkü yengemi bizden çaldı. E biz de onsuz nere gitsek zevk almadık. Sonunda O gitti.Yengem'de hadi köye gidelim okey masasını harmana kuralım diye güya bize bir hoşluk yapma adı altında danasına gitme manevraları düzenlemekten kurtuldu:))Dana gitti hikayesi kaldı.

Yarın konuklarım var hepsini de çok yakından tanıyorsunuz:)) Şimdi gieyim biraz hazırlık yapayım..