Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

13 Ekim 2012 Cumartesi

UZUN HİKAYE

Uzun Hikaye; gerçekten de uzun ama çok güzel bir hikayeydi... İyi insanların varlığına inanan,tek servetleri dürüstlük olan, trenlerin, kara trenlerin , aşkın  hikayesiydi... Bir masaldı belkide... Biz ailece sevdik. Belki de iyi insanların hal var olduğuna inandığımızdan, çocukluğumuzda yaptığımız  uzun upuzun tren yolculuklarına olan özlemimizden, eşitliğe, aşka inandığımızdan sevdik belki de...



Her  sinema sezonu açıldığında , her cuma günü   yaptığımız geleneksel aile sinema günümüzdü bugün. Her zaman ki sinemamızda, yine salonun en arka sırasında, tam perdeyi ortalayan her zaman ki koltuklarımızda izledik. Neden cuma derseniz, çünkü filmler cuma günü vizyona girer, çünkü kızlar cuma günü erken çıkarlar okuldan. Filmler  tazedir, henüz hakkında konuşulmamıştır, gençtirler daha...

Seans başlamadan bir saat önce buluştuk, önce bir şeyler yedik sonra da filmimizi izledik. Sinema çıkışı, tıngır mıngır yürüyerek  eve geldik. Maç akşamıydı malum, Yalan Dünya yalan oldu ama maç da yalan oldu.Milli takım yenildi...



Kütüphaneden aldığım;  Ayfer Tunç'un ''Aziz Bey Hadisesi'' adlı kitabını okudum, tamburi Aziz Bey'in hikayesini...Sevdiği  kadının ardından memleketi bırakıp giden, hayal kırıklıkları içinde dönüp, memleket, ölüyorum dediğinde, ne dediğini anlayanların olduğu yerdir diyen Aziz Bey'in, döndüğünde artık hep hüzünlü şarkılar söyleyen Aziz Bey'in hikayesiydi...Severim Ayfer Tunç'u bu kitbı da Bir ''Yeşil Gece'' benim için 2009 yılında yayınlanan en güzel kitap olan bir '' Deliler Evi'' değildi  ama iyiydi diyebileceğim bir kitaptı...Küskünlükler kitabıydı...

Böyleydi işte bugün de... Kayda girsin böylece...

Haydi gittim ben ...İyi bir hafta sonu olsun... Güneş içimizde parıldasın





11 Ekim 2012 Perşembe

Bir kızıl goncaya benzer sonbahar

Bu sabah  erkenden uyandım yine bildiğiniz gibi, önce yeşil çayımın suyunu koydum, sonra bi dolandım evde, hasar tespit çalışması yaptım. Evde çok yapılacak bir şey yoktu, salon gece yatarken toplanmıştı, yemek vardı,  bir yatak odaları elden geçip birazda hijyenik çalışma yaptın mı?  tamamdır bu iş dedim ve  Kahvaltıdan sonra  karı koca dışarı çıktık. Yaşasın emeklilik diyorum ya, yaşasın ikinci gençlik:)))

Önce korunun içine daldık, aşağı yürüdük...Sonbahar artık iyice belli etmiş kendini, her taraf kızarmış, sararmıştı... Ben korunun renklerini toplaya toplaya indim yokuş aşağı aşağı...Kocam da sağolsun eğilip  almadı ama bak şu da güzel bu da güzel diye bana gösterdi:)



Korunun Paşa Limanı kapısından çıkıp, Boğaza hazır ve nazır iki köprüye de manzaralı Paşa Limanı kafeye oturup kitaplarımıza gazetelerimize gömüldük.





 Pat pat motorlar geçti,martılar uçtu, yan taraftaki minicik kedi  miyav dedi, yan masadakilerin kahkahaları martı seslerine karıştı ve ben o hengamede hiiiiç istifimi bozmadan Sözcükler dergisini açtım ve Kate Chopin'in ''Bir Saatin Hikayesi''ni okudum.

 










Kocasının ölüm haberi geldiğinde şiddetli bir terkedilmişlik duygusu hisseden ama hemen akabinde de-Özgürüm, ruhum ve bedenim özgür diye fısıldayan...Daha dün hayatın ne kadar uzun olabileceğini ürpertiyle düşünen ama şimdi hayat uzun sürsün diye düşünen, bir kadının hikayesini okudum. Ama bir saatin sonunda kadın mutluluktan ölmüş, kazada ölmeyen kocası ise onun mutlulukla gülümseyen ölüsünü bulmuştu...
Hikayeden sonra, çayıma  Hayden Carruth'un şu şiiri  eşlik etti...

                 Hiçbiri
öldün ve Yunanlı olduğun için dilinin altına yerleştiresin diye bir madeni para verdiler sana, bir de bal ve peksimet
Irmak kenarına  indiğinde  bir de baktın
deli-kara bir pazarcı kayığı var içinde ince uzun karalar giymiş , biri tırpan elinde.
Karşıya geçince parayı verdin, geçiş ücreti olarak, yola devam ettin,
Üç başlı köpeğe geldin, hırladı üstüne geldi kaçmaya yeltenmediğin halde.
Bala buladığın peksimetleri verdin ona ve yürüdün yıldız tarlalarının arasından
ve geçip gittin Tartarus kapısından
Ya da öldün ve Navajo yerlisiydin. Seni önceden çıkardılar
Hogan'ından gün ışığında ölesin diye
Ya da aniden içeride öldüysen bacayı tıkadılar, ön kapıya kalas çaktılar
ve bir başka delik açtılar arka karanlık kuzey yanına ve seni oradan çıkardılar
ve asla kullanılmadı o hogan bir daha.
Makosenleri çıkardılar ayaklarından ve ters giydirdiler sağ makoseni sol ayağına
sol makoseni sağ ayağına
Çindi'nin  kafası karışsın da izini sürüp geri dönemesin diye
Saçlarını yucca kaktüsünün suyuyla yıkadılar sonra kızarmış ekmekle su verdiler sana
tam dört gün yetecek kadar ve koyuldun yola
Ama aslında bunları hiçbiri olmadı. Öldün o kadar.
                                                                 çeviren: Sinan Fişek

Sözcükler dergisini geçen ay almış ve burada sözünü de etmiştim. İki ayda bir çıkan bir dergi ve edebi anlamda çok doyurucu bir dergi.

Oturuken hava birden döndü, serinledi. Şal istedim neyseki, sarındım, biraz daha  oturduk, birer çay daha içtik ve Üsküdar'a yürüdük. Kütüphaneye uğradık. Geleneksel her ay kütüphaneden bir dahi olsa  oku, oku ki, kütüphaneler hep yasaşın , hayatımızda daima var olsunlar  okuma  etkinliğim için:)  bu kez iki kitap aldım, Allahım beni ıslah etsin ne diyeyim... Ayfer Tunç'un ''Aziz Bey Hadisesi'' ve Menekşe Toprak'ın '' Temmuz Çocukları''  adlı kitaplarını aldım. Sonra bizim mahallenin simit fırınından da ikindi çayı için simit aldım ve  ben eve koca da klübüne yollandı...

Yetmez mi? bugünlük bence yeter...

10 Ekim 2012 Çarşamba

Çarşamba çarşaf dokur

Bugün yorucu bir gündü...Babamım bir süredir devam eden öksürüğü için doktora gittik. Filmdir , falandır filandır derken tahmin ettiğimiz gibi alerji çıktı.Bekleme odasında, randevu saatini beklerken, kocam dışarı çıktı, ben de yanımda ki adamla dere tepe sohbete dalınca babam fıtık oldu:)))Önce kitap okuyayım dedim ama baktım adamcağızın sohbete ihtiyacı var , arada babama laf atıyor,  o da duymazlıktan geliyor...Bir de memleketli çıkınca  biz sohbeti koyulttuk:))Neyse sonuçda  alerji hapımızı neyin aldık eve geldik.

 

Ben içeri girer girmez ilk iş çayımı koydum, kendime de peynirli, yeşil biberli, domatesli bir dürüm hazırladım. Evde lavaş varmış, incecik...Yumuldum da gözümün önünde ki perde açıldı...
Sonra biraz daha mürdüm eriği marmelatı yaptım.Akşam yemeği için  geçen  sebzeli börekten artan havuç kabak karışımını sarımsaklı yoğurtla karıştırdım, erişte  haşladım, üstüne beyaz peynir serptim.  Biraz da kurufasulyemiz var, ayol daha ne olsun...İlle de pilav diyene azcık da pilav var..Yarın için de sulu köfte hazırladım ama pişirmedim.Birazda kırmızı biber  ve köy biberi közledim ama onları ne yapacağıma karar vermedim. Yarın uygun bir kılığa sokarım. Sabah erkenden evden firar etmek gibi bir hain planlar içindeyim zira...Belki  bir sinema ya da  havanın durumuna göre bir açık hava planı yaparım...

Kitap, Mucize Tatlı'ya devam... Araya Umut Can Çeppioğlu'nun kitabını sokmuştum biliyorsunuz... Kitabın kapağı ne kadar iştah açıcı değil mi? Belki bu akşam Hürrem'i izlerken yemek için  bir tavuk göğsü pişirip, üstüne mürdüm marmelatı döker , benzer bir tatlı yapabilirim. Tavuk göğsü dediysem, Dr Ötker den yaparım... Kalkıp gerçek bir tavuk göğsü yapmaya niyetim yok.

Serrose'de okuyunca aklıma geldi. Blogda daha önce okuyup , sonra yeniden bakmak istediğiniz  mesela söz ettiğim bir film, bir kitap bir tarif için yan taraftaki arama kutusunu kullanabilirsiniz. Ben bile onu kullanıyorum, geriye dönük birşey aradığımda...


Hadi ben gideyim şimdilik.Sizin akşam planlarınız neydi, bugün neler yaptınız bakim...



9 Ekim 2012 Salı

Hayaller İçinde Bir Düş

Bugüne su kesintisi damgasını vurdu...Neyseki dün genel temizlik yapılmış, yemekler pişmişti...yoksa  çok fena giydirirdim, pis yapardım...tersim kötüdür, çirkindir, gıcıktır, çekilmezdir...Gördüğünüz gibi gülücük mülücük yok sonunda.

Neyseki postacı çaldı kapıyı...Yeni tanıyacağım bir yazarın, hem de yazarın kendisinden hem de  imzalı  bir kitabını getirdi...

Sensizlik

Sensizliği bilmezsin
kış iklimi hakimdir
geceleri uzun
gündüzleri kısa
ve bazı geceler
kimsenin bilmediği bir evin
kimsenin çalmayacağı bir kapısına yaslanıp
hayatın muhasebesini yaparsın
gece bitmez
hesap tutmaz
devamlı eksik çıkarsın


Bu şiir, Umut Can Çeppioğlu'nun Sensizlik adlı şiir kitabından...




Bana gelen kitap ise içinde beş öyküyü barındıran bir öykü kitabı... İlk öyküyü okumak bile , iyi bir yazarın  ayak seslerini duymama da yetti. Latife Tekin'in ilk kitabını okuduğumda da aynını söylemiştim. Burnum iyi koku alır benim...Kitaptaki diğer öykülere şöyle bir bakınca, Öykülerde ki kahramanın aynı kişi olduğunu gördüm. Bu da kitaba bir bütünlük verip, neredeyse küçük bir roman havasına büründürmüş...İlk öykü yani ''Saklambaç'' adlı öyküde çocukluktan , genç kızlığa geçiş için sanki bir tünel oluşturmuş yazar ve o tünelden sanki birlikte geçtik. Öykü kahramanı Derya'yı tanımaktan çok hoşnut oldum.Kitabın dili çok  akıcı ki, bir okuyucunun kitapta aradığı  en büyük özellik en azından benim için öyle.

Bir kitabı bitirdiğimde,  ağzımda kalan tada bakarım...  Hayaller İçinde Bir Düş; tadını hep hep hatırlayacağım bir iz bıraktı bende...








8 Ekim 2012 Pazartesi

Pazardan pazartesiye

Bu sabah uyandığımda başım ağrıyordu hem de ne ağrıma, sol gözüm kör oldu sandım... Şu an itibariyle biraz hafiflemiş olsa da  tepe sersemi oldum...
O yüzden çok uzatmayayım.

Bu  sebzeli börek, dünkü pazar kahvaltımıza ait. Sabah daha ev halkı mışıl mışıl uyurken, bu fedekar, cefakar anne kalktı çoluğuna çocuğuna börek yaptı... Dolapta ne kadar kabak, havuç varsa rendelendi, biraz zeytinyağda çevrildi, sonra iki  kabak, bir havuca bir çorba kaşığı denk gelecek şekilde un ilave edilip beş dakika daha evirildi çevirildi. Yarısı daha sonra yoğurt ve ceviz ilave edilip salataya dönüştürülmek üzere  dolaba kaldırıldı. Diğer yarısına ise, dereotu ve beyaz peynir ilave edilip
 sebzeli börek içi haline getirildi. Böylece bir taşla iki kuş vuruldu. Bu karışım Çiğdem'in tarifiydi, biliyorsunuz iki hafta kadar önce dört tertip kadar hazırlayıp dondurucuya atmıştım...Milföy hamurlarının içine ikişer çorba kaşığı kadar koyup ağzını kapattım ve üstüne yumurta sarısı sürdüm. Benim tayfa bayıldı...




Evet ,  bu gördüğünüz siyah uzun kutu da, Lipton'un piyasaya ne zaman çıkarttığını bilemediğim ama benim yeni gördüğüm çay kutusu. 5OOO tane  çıkmış piyasaya... Bu her yıl yenilenecek olan yeni bir serinin ilk çayıymış. Vanilyalı, tarçın kabuklu ve gül yapraklı siyah çay... Akşam  keyif çayı olarak denedik ve beğendik.Ben çocukluğumdan beri zaten şekersiz çay içerim ama  ev halkı  şekersiz de içilebileceğini söyledi... Değişik çaylara benim gibi meraklıysanız, mutlaka denemelisiniz. Kutunun üstü swarovski taşla süslü...Burada çayla ilgili daha geniş bilgi ve görsel var.



Dünün sokak etinliği ise sayılmaz... sadece alışveriş için Capitol'e gittik. Bir şeyler atıştırdık, alışverişimizi yapıp geldik. Akşam ise maç akşamıydı malum. BJK, üzdü kocamı ve bilcümle ailenin  diğer erkeklerini. Biz ne kadar toptan Galatasaraylıysak bunlarda toptan BJK lılar:)) 


 Bu da haftasonu kitabım... Macera kitabım Özlem'in hediyesi olan , Mucize Tatlı... Benim gibi mucizelere inanan biri için...Bitireyim öyle anlatayım.



Şimdi iki saat kadar kendime ayıracağım, dinleneceğim... Sonra , kuru fasulye pişireceğim. Belki mürdüm eriği marmaelatı yaparım yine... Geçen yaptığım da Ataletim kalp için faydalı olduğunu ve antioksidan olduğunu yazmıştı. Ben de o yorumu kocama okumuştum. Hani faydalı birşey yaptım ya:)) O da , a o zaman ben bir kaç kilo daha alayım dedi. Bu kış biz de herşey mürdüm erikli olacak demekki... Muhallebiler,  kurabiyeler, kekler, hatta Cunda'd gördüğüm gibi, lor üstüne, yoğurt üstüne....

Haydi şimdilik de bu kadar...




7 Ekim 2012 Pazar

Hayatın bu pazarının sabahından dünün hikayesi

Dün kahvaltımızı yaptıktan sonra, sunum hazırlığı  yapmak için evde kalıp, bize katılmayan NAZİŞ'i evde bırakıp evin iki nümerolu çocuğunu alıp evden çıktık. Gamse önce, Taksim'e Sahaflar Fuarına gidelim dedi, sonra da doğa içinde olmak istiyorum deyince ben organizasyoncu başı ben dedim ki hadi Çubuklu'ya...Çubuklu sahildeki sosyal tesislerin ününü duymuş ama hiç gitmemiştim.
Hava güzeldi, biz saat 11.30 gibi yola çıktığımız için henüz Boğaz trafiği de  başlamamıştı...  Çubukluya varıp, aşağı sahil yoluna döndüğümüzde, gördüğü manzara karşısında; Gamse, evet tam da gelmek istediğim yer burasıydı dedi.Size de tavsiye ederim. Önce , iskelede gezindik, sonra dışarı da oturduk, önce bir çay içelim dedik. Dedik ama  rüzgar teee Üsküdarlardan gelmişsiniz demedi bizi bir güzel dövdü. İş, çevremizde bundan, bizden başka etkilenen yok gibiydi. Biz çayımız falan alıp  içeri taşındık.Su kayağı yapanlarla, onların etrafında dönen martıları izledik, ayile sohbeti ettik .Sonra acıktık öğle yemeğimizi yedik. Tamaam burası bitti artık dedik ve kalktık. Sahilde yürüyüş yaptık, balıkçıları izledik ve Çubuklu defterini dürüp Beykoz'a gittik:)) Bir gittiğimiz yerde  duramayıp, başka bir yere bağlanma huyu neyse ki hepimizde var da sorun çıkmıyor. Gittin bir yerde otur di mi? yok olmaz, altımızdan  su çıkar:)








Beykoz'a vardık, arabadan inip kaldırıma çıktık paaat önüme bir at kestanesi düşüp hoş geldiniz dedi. At kestanesi taşımak  uğur sayılır, şans getirdiği söylenir bilmem bilirmisiniz. Aaa bu yılın ilk at kestaneleri dedim ve başladım toplamaya, evdekiler zaten artık büzüşmüş, Can ve Uras tarafından dişlenmiş vakitleri de geçmişti zaten. Beykozdaysanız ve kaldırımda  at kestanesi toplaya toplaya giden bir kadın gördüyseniz emin olun ki o bendim.Beykoz'u niye severim?.Beykoz'da zaman durmuş gibidir. Mesela  hala teneke soba satılan, kömürle çalışan semaverler satılan  dükkanlar vardır, yolda yürürken, kocam Lale bak diye beni bir dükkandan içeri itti, resmen itti adam ya... Meğer bir terzi dükkanıymış. Hala o eski tüp ütüler'le ütü yapıyordu.Tezgahının üstünde sabunlar, mezuralar, ütü o kadar eskiydi ki önce yoksa kömürlü ütü mü? dedim. Neyseki o kadar da değilmiş.Üsküdar balık pazarında 5 liraya olan palamutların 3 tanesi 10 liraydı...Dolaşırken bir de baktık ki, Beykoz  pazarı... Ben girmem o kalabalığa dedimse de bunlar baba kız daldılar. Neyse bizim pazarlar gibi kalabalık değildi. Ay, un helvası bile satılıyordu, alasım da gelmedi değil... Pazarda dolaşa dolaşa yürürken birden köfte kokuları gelmeye başladı. Çubuklu' da da yemek yedik karnımız tok ama koku sarhoş ediciydi resmen. Kokuyu takip ede ede gidince bir değil onlarca köfte  yapılıp satılan yerler gördük. Yiyemeyiz ama derken, hadi bir porsiyon bari alıp, üçümüz paylaşalım tadına bakalım dedik. Her ızgaranın başında bir kadın var, kocalar, çocuklar beyaz önlükler giymişler servis yapıyorlar. Biz bu sevimli kadının yerine oturduk. Kocası 15 kez oooo hoşgeldiniz dedi.Masa da kalmamıştı ama benim pratik kocam hemen bir tabureyi masa yaptı bize ... Köfteler gerçekten de acaip lezzetliydi. Yanında ızgara biberler ve domatesleriyle yuttuk hemen...








Pazardan çıkınca ,  çaaaay dedim ben. Gamse kıyıda bir çay bahçesini gözüne kestirmişmiş zaten. Özlem aile çay bahçesi...Dişbudak ağaçları altında, deniz kıyısında, önünde sandalların çekili olduğu, karnınız açsa size bir çırpıda bir kahvaltı tabağı hazırlayan, gözlemeler getiren çok sevimli bir yerdi.Sonbahar yapraklarını başımızdan yağdırdı ama çok kibardı hep çay tabaklarının kenarlarına düştü yapraklar.






Bu çok güzel günü  de akşam edip eve döndük.Eve gelince anladım ne kadar yorgun olduğumu... İZ'de Türk ve Yunan sünger avcılarıyla ilgili bir belgesel izledim. Bizim sünger avcısı zavallım, Yunanlıların, süngercilikle ilgili müzeleri gördükçe biz de neden olmasın diye hayıflandı durdu...  biraz kitap okudum ve yattım.

6 Ekim 2012 Cumartesi

hayatın bu cumartesi sabahından

Cumartesi sabahı, herkes uyuyor evde...bense bir saattir evde  dolanıyorum. Yeşil çayımı içtim , gazetelerimi okudum, maillerimi okudum temizledim. Bütün pencereleri açtım eve güzelim sonbahar havasını doldurdum...

Dün akşam Yalan Dünya ne kadar kötüydü ya... Açılay sahnelerinin uzunluğu , diziden kopardı bizi derken baktım ki  herkes aynı fikirde...Yeni giren tipleme  hoşuma gitti, umarım, Gülse Birsel dün akşamın farkındadır...Aha böyle de bi sorumlu kişilik özelliğim var... Bir eksik bir yanlış gördüm mü? hemen uyarırım:))Sosyal sorumluluk abidesi olmama ramak kaldı:)

Dün akşam yaptığım hamsi festivali süperdi...Yarışa yarışa yedik. Hele ben hele de be... Diyettesin  di mi? o helvayı niye yersin.Ama balık midede  canlanır , helva onu öldürür derdi büyüklerimiz:)
 Dün gece arkadaşlarıyla birlikte olup eve geç dönen, hatta yorgunluktan takside uyuyabileceğini mesajla bize bildiren Gamse eve gelince hamsi  aradı:))Zaten bizim evin halkı, ziyafetten bile dönse bir mutfağı dolanır... bknz koca kişisinin Rus lokantasına yemeğe gidip, gece döndüğünde bizim pilav tenceresini kazımaya çalışması:)

Bugün için belli bir programımız yok , Gamse dün gece yatarken yarın Kuzguncuk'a falan gidelim dedi. Ayyyy ne kadan değişik bir öneri dedim:)))

Gitmeden size bir hafta sonu filmi ve kitabı önerip öyle gideyim ...Anna Karenina vizyona girdi...Ben bu hafta içi   gideceğim sanırım.
Kitabı ise tam hafta sonluk eğlenceli bir kitap olduğunu düşünüyorum ve ben bu hafta sonu onu okuyacağım... Mucize Tatlı...Ben kitabı bitirdiğimde kendi görüşlerimi yazarım ama şurada çok güzel bir yazı var , kitapla ilgili...

Peki kahvaltıya  patates mücveri önerisine ne dersiniz. Resim Gülşah'dan...Çünkü  hep yendikten sonra gelmiş aklıma resim çekmek. Sağolsun Gülşah, ilk yapışta resmini çekti de bir belgemiz oldu:)Tarifi yeniden vermeyeyim, sayfamda rama kutusuna patates mücveri yazın, çıkar... Hatta benimle ilgili yani blogla tabi ki:)) tüm aramaları oradan yapabilirsiniz...