Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

24 Şubat 2011 Perşembe

Güllü çaylı filmli sabah


Bu sabah yeşil çayımı güllü içtim...Doğadanın çıkardığı büyülü bohça serisinden...Kağıt poşet içinde değil tül torbacıklarda...içindeki yeşil çayı ve gül yapraklarını görebiliyosunuz... Ben genelde klasik yeşil çay demlesem de arada bir içine yasemin çiçekleri, bargamutlar, Bodrum mandalinaları atardım... Bunları mevsiminde alıp küçük küçük doğrayıp dondurucuya atıyorum. Bodrum mandalinaları iki yıl kokularını ve renklerini muhafaza ettiler hatta...Neyse işte çayımı içtim. Sonra bir film izleyeyim dedim , Tostumu yaptım, çayımı aldım ve güzel bir film izledim.Evimi bi güzel topladım...şimdi kahve eşliğinde yazımı yazıp pırrrr.Önce bi kuaför işim var. Bu saçlarla başım dertte...her sabah yataktan anjinsan gibi kalkıyorum. Hepsi ayakta.

İzlediğim film ...Then She Found Me...Kadrodaki tüm oyuncular çok beğendiğim oyunculardı... Colin Firth , Helen Hunt , Matthew Broderick , Bette Midler , Ben Shenkman ...Bette Midler 'a zaten bayılırım...Filmin bir kaç afişi var ama sizin için ; filmin en sevdiğim sahnesinin olduğu afişi buldum.. Colin Firth'i de zaten Britney Jone'sun Günlüğünden beri tutarım... Galiba o geyikli kazağı bunun nedeni olabilir:
New York’ta öğretmenlik yapan April Epner, orta yaş krizine düşmek üzeredir. April’in hayatı bir anda ters istikamette ilerlemeye başlamıştır: Kocası tarafından terk edilmiştir, üvey annesini kaybetmiştir ve biyolojik annesi tuhaf bir talk şov sunucusu olmuştur. April’in hayatı öğrencilerinden birinin babası ile girdiği ilişkiden dolayı daha da karışacaktır.

Dün gece diziden sonra Büyük İnsanlık'ı okudum. Çoktandır şiir okumadığım için, patır kütür okudum. Benim ilk okuduğum şiir kitabı Pablo Neruda'nın Kara Ada Defteridir. Niye derseniz ve eve o gelmişti desem yeterince bir açıklama olur sanırım. Neyseki Neruda 'da aynı Nazım Hikmet tarzı düz yazıya yakın yazar da şiirden uzaklaşmamıştım hemen... şiir okuma öyle oluyo sanmıştım zaar.Sonra Divan Ed. aşığı bir hocam oldu da şiire uzak kalmadım.

İstanbul yağmurlu bir kaç gündür...bi kar yağmadı, artık yağmaz da...korkarım kar bizim için bir efsane olacak artık...

23 Şubat 2011 Çarşamba

Sevdadandır

Muhteşem Yüzyılın başlamasını beklerken bir iki satır attırayım dedim. Türk Halkı Hürrem'i yeniden keşfede dursun ben Daye Hatun ile Sümbül Ağa^ya bayılıyorum... Survivor Merve'de role yakışmış neme lazım.Survivor da İzlediğimiz, o dayanıklı erkekleri al şağı eden acı kuvvetli Merve gitmiş, tarihi elbiseler içinde salınan dekolteli Merve gelmiş.Babamla izlemek de ayrı macera... durmadan şıunu da öldürtecek bunu da öldürtecek... Padişah yemek yiyecek Pargalıyla afiyet olsun deyip masadan kalkacak, Pargalı odasına gittiğinde O'nu cellat karşılayacak... Bazı yerleri kabul etmez , böyle değil der... Asıl filim biziz zaten.

Kızlar evde yok , Naziş'in genel kurul toplantısı var... Gamsegamse benim hayalimdeki şeyi yapıyor... Perküsyon kursuna gidiyor. İyice öğrensin düğünlerde birlikte def dümbelek çalacağız. Modern düğün isterseniz bongo neyin çalarız. Hayatda bir şeye yeteneğim var abi o da çok gürültülü bir şey, ne yaparsın.

Bu gün de evdeydim ey blogger halkı unutma bunu... Ispanaklı börek yaptım. Geçen günkü ıspanaklı yumurta versiyonundan sonra bu kez ıspanaklı börekle çıktım sahneye... Mönü yeni olabilir ama ıspanak aynı ıspanak... Yedirirmiyim hepsini, beş saat ıspanak yıkamışım, doğramışım... Etinden sütünden yumurtasından her şeyinden faydalanırım. Suyuyla da çiçekleri suladım, vitamin olsun diye:) Tamamdır bizim evde ıspanak meselesi bir daha ki seneye kadar açılmamak üzere kapanmıştır.Artık makarna haşla yanına iki şinitzel çiziktir, pilav yap yanına iki üç köfte attırıver ... arada ton balıklısını yap makarnanın:)

Size bir akşam müziği de yapıp öyle gideyim .. .Tüm zamanların en güzel şarkısı benim için... Kızlar hadi Anne , bi şarkı söyle çalalım deseler ya Mihriban derim ya da bunu. Ruhuma iyi gelir... yaram varsa iyileştirir...Yazı başlığını da açıklar böylece

kapuska da vaar kitap da vaar ne ararsan var

İngiliz metrosunun her durağında başka bir hikayeye beni tanıklık eden kitabımı, dün gece bitirdim. Adı da zaten ''Her Durakda Aşk''dı. Adı böyle olabilir ama hikayelerin hepsi aşk hikayesi değildi. En beğendiğim hikaye, kendisini aldatan kocasına ; eğer beni seçersen, burayı sana şahane bir yuva yaparım diyen kadının hikayesi. Sonra başlıyor hırsızlık yapmaya... Diyelim kocası reklamını gördüğü bir şeye ne güzel diyor. ---aaa ben sana alırım dediğinde , kocanın çok pahalı olmaz cevabına , bi yerde gördüm çok ucuzdu diyor ve çalıyor tabiki...Oğluna çok pahalı bir kaşmir kazağı, doğum günü hediyesi olarak gönderince ; nasıl aldığını açıklamak için akla karayı seçmesine çok güldüm...Bu hikayeler bana eskiden okuduğumuz , Resimli Roman adlı derginin son sayfasında bu tür hikayeler olurdu, bayılırdım okumaya onları hatırlattı... o tadı aldım. Teşekkürler Asiscim.
Kitap bitmeden yeni okuyacağım kitabımı seçmiştim bile...Belki biraz daha bekleyecekti ama dün okuduğum kitap ekinde, hakkında yazılmış bir yazıyı okumam ,öne almama neden oldu.Bu kitabı öyle iki arada bir derede okumamak için erteliyordum.
Yapı Kredi ve İşbankası'nın ortak çalışmasıyla oluştu bu kitap. İçinde Nazım Hikmet'in kendi sesinden 57 şiirinin de olduğu bir cd ile birlikte. Kitabın adı; Nazım Hikmet Büyük İnsanlık. İçinde ayrıca hiç yayınlanmamaış iki şiiri ve uzun bir söyleşi var.Bir makara banttan cd ye aktarılmış şiirler. Bedri Rahmi Eyüboğlu arşivinden çıkarıldı. Vasiyetiyle yasak kalkana kadar tam 50 yıl saklanmış.Nazım Hikmet iyi saklayın demiş. Çünkü ben ancak sesimle barışacağım ülkemle, ölümümden sonra...Bedri Rahmi, makara bantı kamufle etmek için başına kendi sesinden Mor şiirini okumuş. Bant saklanmak için ordan oraya o kadar gezdirilmişki, ortaya çıkmasına karar verildiğinde bir haftada ancak bulunmuş.

Bu gün için henüz programım yok , Gamse artık çarşamba günleri erken çıkacak, belki onunla bir program yaparız. Saçlarımı bir ton koyultmak istiyorum , belki kuaföre giderim.Yemek yaparım. Dün akşam yemekte ne var diye telefon açmıştı- ben de kapuska demiştim... o da nası yani demişti....öle yani demiş ve lahanın faydalarını anlatmıştım:)) Ne zor bir yemektir... Lahanayı yıka , doğra incecik incecik ...senede bir kez yaparım ve şahane yaparım ... o bilindik kapuska işte denilen yemeği benim nasıl bu leziz hale getirdiğime kocam bile şaşar. Salçalı, acılı, bol soğanlı ve kıymalı. Yanına sarımsaklı yoğurt da hazırlarım. A, olmaz demeyin ... deneyin. Ben bu kapuskayı Semsa'dan öğrenmiştim...o önermişti. Nasılsa kızlarımın ben pişirmedikten sonra oturuup kapuska pişirecek halleri yok. İşte kaybolacak bu lezzetler böyle böyle... Ah Nazım Hikmet kapuskayla aynı yazıda olmak hiç aklına gelmezdi ben de bilirim olmaz ben de bilirim de buraya söz nası gelir onu bilemem... de bu sayfa böyle işte... Şamdan kavaktan, dereden tepeden .

Hadi gittim ben sabah şerifleriniz hayr olsun... gününüz keyifli olsun...

22 Şubat 2011 Salı

Leyla Halid'i hatırlamak

Sıkıcı bir gündü, teyzeme gidecektim , hava hoşuma gitmedi...Öyle dolandım evde ... Bir ara Vatan Kitapdan yeni çıkan yayınları inceledim. Uzandım yatağa elime defterimi kalemimi aldım notlar alayım diye... Benim geçen ay aldığım bir çok kitabın tanıtım yazıları vardı. Haruki Murakami'nin şu anda okuduğum kitabı için bu kitabın okuyucusu olmak zor demiş. Haklı olduğumu görmek hoşuma gitti ama kitabın sonunun yazılması da bir hayli tuhaftı. Neyseki Murakami kitaplarının sonunu bilmek hiç bir şeyi değiştirmez . Önemli olan o sona gelebilmek ve arada söylenenlerdir.

Bu akşam ailece diziciyiz... kızların biri Usmanım Usmanım diye biri Mete Mete diye gelir . Benim favorim Leyla Halid rolüne büründürülen Amina... Çocukluğumun ilk kahramanı ilk kadın hava korsanı Leyla Halid. Tüm dergilere kapak olmuştu o zeytin gözleriyle. Şimdilerde çoluk çocuk sahibi bir anne...daha dört yaşındayken annesinin portakal kopartmasına izin vermeyişini, meyvelerin onlara değil lübnan'a ait olduğunu söylediğinde anlıyor mülksüzlüğün ne demek olduğunu...Hayatını Filistin davasına adayıp, alyansında taş yerine mermi çekirdeği taşıyor.Yüzü tüm duvarları , tüm dergileri kaplayınca defalarca estetik ameliyat olmuştur tanınmamak için. Ben bi insanı pazara kadar sevmem gördüğünüz gibi. Arada bakarım ne oldu ne yapıyo diye:)) İşte böyle bu sayfanın kaderi budur . Hiç ummadığın bir şey çıkıverir torbadan ve bunu sayfanın yazarının kendisi bile bilmez yazıya başlarken. Bu gün Leyla Halid çıktı, Belki bilip yeniden hatırlayanlar belki adını hiç duymamışlar için...

İyi akşamlar olsun... yarın daha keyifli bir gün olsun

21 Şubat 2011 Pazartesi

Gerçek Dedikodu

Pazartesi akşamlarını kendime ayırdım,bir yıldır. Ya okuyorum ya da bir film izliyorum.Bu akşam 2005 yapımı bir film izledim.Türkçe adı"Gerçek Dedikodu"...film seçiminde ki en büyük etken
:Jennifer Aniston, Kevin Costner, Shirley MacLaine üçlüsüdür...
Jennifer Aniston ailesinin, Dustin Hoffman’In meşhur filmi The Graduate-Mezuniyet Filminin, esin kaynağı olduğunu ögrenmesi etrafında gelişen olayları konu alan keyifli bir romantik komedi.

Bu günün kahramanı ise bir kilo ıspanakdı...Ben, istediği kadar temiz olsun tam bir paronayak olurum...Bu gün ıspanaklar benden ben de onlardan nefret ettim.Ama pek güzel olmuştu yumurtalısı,çay da yaptık yanına...çay dedim de Naziş,şimdi sinemadan geldi,çay istiyor...film zevkimiz kitap zevkimiz uymuyor ne yazık ki...

İncir Reçeli ve Kibritçi Kız( yeniden düzenlendi)

İncir reçelini çok severim hatta en sevdiğim reçeldir. O yüzden filmini de severim demiştim:)
Ben bu filmin çekileceğini duyar duymaz peşine düştüm. Film vizyona girene kadar trailleri izledim, müzikleri dinledim...Bir filmin adı bu kadar mı? güzel olur. Belki de Ordu'da incir reçeli zamanı geldiğinde yaşanan ritüellerden, ya da anneannemim biz harmanda oynarken elimize verdiği sacda pişmiş, ,incecik mısır ekmeği... reçel ekmekten kayar, elime damlar, bileğimden aşağılara sızar dilimle takip ederdim o sızıntıyı. Ya da Mecbure teyzemin incir reçeli kavanozuna attığı kavrulmuş fındıklar.Bilmiyorum hangisiydi ama film adıyla bağlamıştı beni.

Dün Gamsegamse ile Capitol'e gittik, film, izlemeyi. Burası açıldığından beri sanırım 93'de açıldı, sinemaya buraya geliriz. İçinde 14 sinema salonu var. Türkiyede bu kadar çok sinema kompleksini bir arada barındıran başka bir yer yokmuş. Her neyse , dün hiç film izlemediğimiz bir salona denk geldik. Bir cep sinamasıydı. Elli kişilik falandı sanırım. Gelelim filme.
Biz filmi çok beğendik. Bu filmde entrika yok, kimse kimsenin sevgilisini elinden almıyor, kimse kimseyi aldatmıyor, kimsenin holdingi, yüzme havuzlu kocaman köşkleri yok... kan yok(var aslında ama bir damla) tabanca yok... bu filmde bir masal var...masalın sonu belli.Film bir aşk masalı gibi...masal gibi ama bir o kadar da sahici... tavada kızaran çıtır çıtır istavritlere uzanmak, rakı kadehinden bir fırt da ben çekeyim demek isteyeceğiniz kadar sahici aktarılmış filme. Beni en çok çarpan sahne, otobüs durağındaki cam bölmenin ardından birbirlerini öpmeye çalışmalarıydı. Deliler mi niye camdan birbirlerini öpmeye çalışıyorlar diyebilirsiniz ama bunun nedenini söylersem filme gitmeniz gerekemez artık. Zuz ^da beni öldürür hehehhe.

Masal deyince , dün bana Gamse bir soru sordu. Sonu kötü biten bir masal var , bi tane masalın sonu kötü bitiyor bil bakalım hangisi dedi. Hatırlayamadım , söyleyince hatırladım tabi...nasıl unutmuşum o yaktığı kibritlerin alevinde gördüğü hayallerle ısınmaya çalışıp, donarak ölen kibritçi kızı nasıl unutmuşum. Hadi yeniden hatırlayalım o zaman...

Bir yıIbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. YoIdan geçenIer paItoIarının yakasını kaIdırmışIar, atkıIarına bürünmüşIer, hızIı hızIı yürüyorIardı. Kimi evine geç kaImış, aceIe ediyor, kimi bir eğIence yerine gidiyordu.

ÇocukIar koşuyorIar, birbirIerine kartopu atıyorIardı. Gecenin zevkini en çok onIar çıkarıyorIardı. KahkahaIarIa güIüyorIar, sevinçIe haykırıyorIardı.

YaInız bir çocuk vardı ki geIip geçenIer onun farkında değiIIerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, eIbisesi yama içinde, yoksuI bir kızcağız. Bir kapının önüne büzüImüş, çıpIak ayakIarını aItına aImıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.

Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesiImişti.

Geniş bir mukavva kutunun içine sıraIanmış kibrit kutuIarına bakarken gözIeri yaşarıyordu.

Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit biIe satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kaIkıp evine gider, annesiyIe birIikte hiç oImazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söyIemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyIe “Kibrit var, kibrit”diye bağırıyordu. Sokaktan geçenIerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu…

Ah hiç oImazsa ayakIarında terIikIeri oIsaydı! Biraz önce, sokak sokak doIaşırken, hızIa geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terIikIeri ayağından fırIamıştı.

Karşı kaIdırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terIikIeri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından sesIenmişti ama, çocuk aIayIı aIayIı sesIenerek koşa koşa uzakIaşmıştı.

Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrıIıp oturmuştu.

ParmakIarı donmuş, sızIamaya başIamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutuIardan birini açıp bir kibrit çıkardı. ParmakIarı uyuşmuştu, kibrit çöpünü eIinde güçIükIe tutuyordu. EIi titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden aIev aIdı; tatIı, yumuşacık, turuncu bir aIev.

ZavaIIı kız, kibriti bir eIinden öbür eIine geçirerek, parmakIarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürüI gürüI yanan bir ocağın karşısındaydı. GözIeri aIeve dikiImiş, düşIere daImıştı: GüzeI bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kaIın bir yünIü hırka, ayakIarında kürkIü terIikIer vardı.

Isınmış, terIemeye biIe başIamıştı… Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyIe, o tatIı düşIerde sona ermişti. Kızcağızın parmakIarı yeniden donmaya, sızIamaya başIamıştı.

Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür eIini aIeve siper etti. AIeve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıIdı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayıImış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekIer diziImişti. Sofrada gümüş şamdanIar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınIatıyordu. Kızcağızın gözIeri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konuImuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikiImişti. Ağzı suIandı. EIini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna geImişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. AtmasıyIa birIikte, yıIbaşı sofrası siIiniverdi, gözIerinin önüne taş duvar yeniden dikiIdi.

Üçüncü kibrit daha fazIa düşIer yarattı:Bir yaz gecesi…Kibritçi Kız kırda bir ağacın aItına oturmuş, yıIdızIara bakıyor. Gece oIduğu haIde hava sıcak. AItındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor… Küçük kız gözIerini yıIdızIardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşIarı ötüyor, kurbağaIar bağrışıyordu.

Derken bir yıIdız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzakIaştı, söndü. Kızcağız: işte, biri daha öIdü diye mırıIdandı. Bir gün, ninesi söyIemişti: Her yıIdız düştükçe yeryüzünden biri öIürmüş… Ninesini bir daha görebiImek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesiImiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında oIduğunu unutmuş, düşIer dünyasına daImıştı. Kibritin aIevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oIuyordu. İşte ninesi geIiyordu. Lapa Iapa yağan karIarın arasından bir meIek gibi iniyordu… GeIdi, geIdi…KoIIarını açtı, torununu kucakIadı, aIdı gökIere doğru götürdü…

Ertesi sabah, yoIdan geçenIer, bir evin basamağında donmuş kaImış kızcağızın öIüsünü buIduIar. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı.

-ZavaIIı kız ısınmak için bütün kibritIerini yakmış dediIer… Bu kibritIerin aIevinde onun ne düşIer gördüğünü biIemezIerdi ki.


Düzenleme: Sonu kötü biten masallara iki örnek de Asmira'dan geldi...Kurşun Asker ve Deniz Kızı... Teşekkürler Asmira....Gamse'nin en sevdiği masallardı bunlar sanırım unuttu...

20 Şubat 2011 Pazar

TAKSİM...Taksim

Dünü evde geçirmeye karar vermiştik. Öyle de yaptık, Gamse ile ben yani...geri kalan zevat kirişi kırmıştı.Akşama kadar Gamse odasını düzenledi, okul ile illgili işleri varmış onları yaptı.Ben evi toparladım, bi sürü yemek yaptım. Akşam oldu yemek yedik. O sırda Candan aradı Gamse'yi ...hani yılbaşı partisinde Gamse ile çılgın resimleri olan. Hadi Taksime gidelim demiş.Naziş'de zaten Candan'ın ablası Neslihan^la Cihangirdeki mekanlarındaydı. Neyse işte sonunda dışarı çıktık .Candan'la Beşiktaşda buluştuk. Taksim'e çıktık. Ben kuzenim Gülden'le buluştum.Geçen buluşmada onu çok kızdırmıştım :))(AKARETLER)

Ben çoktandır Beşiktaş yolunu değil Kabataş yolunu kullandığım için Akaretlerden geçmiyordum. Dün akşam o güzergahtan gidince Akaretlerden geçtik. Evlerin ışıklandırılmış haline bayıldım. Burası uzunca bir süre viran haldeydi, yeniden restore edilmiş hali çok güzel oldu. Akaret, akardan geliyor. Gelir getiren anlamında. Devlete gelir getirsin diye yaptırılıp , kiraya verilen evler bunlar. Semt de adını bu evlerden alıyor zaten. Bir dip bilgi olarak İstanbul dışında yaşayan arkadaşlara verelim.

Akaretler Sıra Evleri İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde kendi adıyla anılan Akaretler semtinde Sultan Abdülaziz tarafından Dolmabahçe Sarayı Akaretleri (Lojmanları) olarak yapımına 1874 yılında mimar Sarkis Balyan tarafından başlanmış, 138 konut biriminden oluşmaktadır.

Kompleksin mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ait olup Net Holding tarafından yap işlet devret modeliyle kiralanmış ve Akarnet adlı şirket kurularak 1995 yılında projeye başlanmıştır. Proje kapsamında Atatürk Müzesi, Ofis, Apart Otel, Otel, Mağazalar ve Otopark kompleksinden oluşacak proje geliştirilmiştir. Projenin ilk etabı sayılan A Blok Mimar Münir Alpaslan tarafından 1998 yılında bitirilmiş dış cepheler orijinallerine sadık kalınarak sağlamlaştırılmış, iç mekanlar da taşıyıcı sistem bozulmaksızın fonksiyonuna uygun olarak yeniden düzenlenmiştir

.Gece geç saatte bütün kızlar bu kez eve dönüş için Taksim'de toplandık. Hepsi çok eğlenmişti.Bambi'de bir ıslak hamburger partisi yapıp geceyi sonlandırdık. Kıızlar köprü yolunu tercih ettiler, beni dinlemediler ama trafik korkunçtu.Gecenin bi yarısı sabahın ilk saatlerinde o trafik kimine inanılır gelmeyebilir ama konu İstanbul ve haftasonu olunca çok olağan bir durumdur tabiki...Eve gelirken dizim ağrıyor desem şimdi bana kim inanır dedim. Valla artık Kadir İnanır bile inanmaz dedi kızlar:)


Eve gelince biraz kitap okudum.Baktım göz kapaklarım bi ton bıraktım .Matkap sesiyle uyandık. Pazar günü de olur mu, bunun sonu kötüye varmasa iyidir ...