Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

15 Aralık 2010 Çarşamba

Kısa kesicem.çünkü sabah bilgisayarı açtığımda klavye mefta olmuştu...bu ekran klavyesi...

Akşam malum dizi faslı...Bu Mete yürür gider demiştim koşuyo hatta kükrüyo...Anlarım bu işten,ben o çocuğu ta ilk oynadığı reklamda keşfetmiştim...yalnız Babaanne bu strese daha kaç bölüm dayanır bilemem...Soner, var mı abi ya kendi çocuğunun gönlü hoş olsun diye başkasının çocuğunu harcamak...

Kitap ,Firarperesti düşündüğümden de iyi buldum...ağzıma tarçınlı akide şekeri atmak istiyorum hep...Elif Şafak okurken her zaman dikkatimi çekmiştir.Bazı kelimelere fazla takılır. Mesela son tahrirdeyi tüm yazılarında, romanlarında çok kullanır,benim de sevdğim bir kelimedir ama bu kadar sık karşılaşınca algılar açılıyor,artık her sayfada acaba diyosun...Bu kitapta da akide şekeri bolca geçiyor... Bir de, bu kitapda yazar kimliğinin dışında bir Elif Şafak var...Anneaannesi,,Annesi,Kocası,çocukları var...Yazıların kısa kısa oluşu,insana hadi bi yazı daha , bi yazı daha okuyayım duygusu veriyor...


Günün programı okey grubuyla buluşmak...günün lezzeti teee Niksar"dan gelen zambak reçeli...
geçen yıl burada anlatmışım tarifini neyin burada




Buğday tanesi veROBOTS, DOODLES and ORANGE BUBBLES yeni yyıl kartlarınız için çok teşekkür ederim...

14 Aralık 2010 Salı

salı mırıltısı

Dün gece Keyif Evini bitirdim...İki kadeh kalecik karası eşliğinde:) Ne yalan söyleyeyim keyif keyif okudum... Ama eski klasiklerin o ağdalı tarzını, tadını bilmeyenler okumaya kalkmasınlar... Onca ismin içinde konuya odaklanma konusu var bir de...Ben okumasam olmazdı dedğim kitaplardan birini bitirdim... Ve kısa zamanda bir Balzac bir Austen kitabı okumaya karar verdim... Mesela Jane Austen'in Umut Parkını yeniden okuyabilir Funny'nin dünyasına yeniden dalabilirim...

Kitabım bitince neye başlayacağıma karar veremedim... Bu tür durumlarda hemen bir deneme kitabı alırım elime... bir kaç yazı okumak , hem bir önceki kitabın havasından çıkarır hem de bu arada değişik fikirlerle karşılaşma fırsatı verir... John Berger'den iki yazı okudum...Sonra iki kitap aldım yanıma yatağıma girdim, millet içerde Ezel seyrede dursun...Biri Semoşumun hediyesi Takunyalı Führer... çoktandır politik bir şey okumadığım için bunu seçtim...Diğeri Zaide Smith'in İmza Toplayan Adam... daha önce elime almış bırakmışım nedense... İki kitap arasında karar vermek için ikisinden de biraz okudum... İkiside ilginç geldi... Ama akşamları Takunyalı Führeri okumaya karar verip , İmza Toplayan Adamı yine öteledim...Kaderinde itilmek kakılmak var zavallının,alalı da epi bi zaman olmuş, araya hep öncelik tanınan kitaplar girmiş... Bu gün sadece ve sadece Firarperesti okuyacağım çünkü Gamse akşamları onu okuyor(muş)...Ne zaman görsem elinde kitabı tutuyor ama telefonda konuşuyor:)

Bu gün evci yazıldım yine... Dün dip köşe temizlik yapıldı o depresyonik halime iyi geldi... temizlenmek paklanmak... Bir kaç çeşit de yemek attım dolaba oraya buraya... bu gün yan gel Osman bi dönüm bostan zamanı o yüzden...ama yarın okeyciler buluşuyoruz

vee günün filmi...çay ...kahve ve eti cin eşliğinde izlendi... uzun zaman uğraştım bu film için, bakmadığım yer sormadığım kişi kalmamıştı kii bulunverdi...sonunda tüm çabalarıma değen bir film izledim ... Zeya İtalyancasını teklif etmişti ama biraz dil sorunu vardı:))) Film bizim Sinema Mucizedir filmi tadında...


Bu filmde mutlaka izleyiniz tavsiyesinde bulunacağım filmlerden biri...

FİLM BİLGİSİ

Tür : Dram / Romantik
Yönetmen : Giuseppe Tornatore
Senaryo : Giuseppe Tornatore , Vanna Paoli
Görüntü Yönetmeni : Blasco Giurato
Müzik : Ennio Morricone
Yapım : 1988, Fransa / İtalya , 123 dk.

Oyuncular

Jacques Perrin (Salvatore Toto Di Vita (Yetişkin)) , Marco Leonardi (Salvatore Toto Di Vita (Genç)) , Salvatore Cascio (Salvatore Toto Di Vita (Çocuk)) , Philippe Noiret (Alfredo) , Antonella Attili (Maria Di Vita (Genç)) , Pupella Maggio (Maria Di Vita (Yaşlı))

Artık ünlü bir yönetmen olmuş Salvatore, 30 yıl sonra bir arkadaşının öldüğü haberi üzerine doğduğu kasabaya geri döner. Kasabaya geldiğinde eski anıları canlanan Salvatore, Cinema Paradiso isimli sinemada projeksiyoncu olarak çalışan Alfred ile ilişkilerini hatırlar.

Küçük bir çocuk olan Salvatore, günlerini Alfred’in yanında geçirmekte, filmlerle ilgili konuşmakta ve Alfred’in sinema konusunda deneyim ve bilgilerinden yararlanmaktadır. Babacan tavırlarıyla Salvatore’nin hayatında önemli bir yere sahip olacak Alfred sayesinde sinemaya olan aşkını ve tutkusu keşfedecektir.

Sıcaklığı ve anlattığı yazlık sinema kültürüyle de Türk sinema kültürüne yakın bir noktada duran Giuseppe Tornatore’un başyapıtı Cennet Sineması, 1989 Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanmasının ardından Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı'nı da ülkesine götürmüştü.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Neredeyse öğle olmuş... Ev; hafta sonundan kalma... ama sanki hala uykum var gibi...huzursuz bir gece geçirdim bölük pörçük... yattım kalktım... her seferinde Kocam nereye diye sordu, ayol nere gitcem acaba...midem ağrıdı... gaviscon içtim falan filan...okuyamadım , biraz tv izleyeyim uykum gelir belki dedim , izleyecek bir şey bulamadım....Kar yağıyor mu? diye baktım, yağmur yağıyor mu? diye baktım.Sabah oldu kalktım o kadar.

en iyisi kafam yerine gelene kadar bu şarkıyı dinlemek

11 Aralık 2010 Cumartesi

cumartesi panayırı



Ben sabah kaaar diye bağırdığımda Kızlar karın içine dalmışlardı bile ... Aynı anda Kocam da bana sürpriz yapmaya geliyormuş...nasıl gördün hemen dedi, perdeler bile henüz açılmamışken... Tıp tıp cama vura vura beni izlediğim filmden koparmıştı ben de kalkıp bakmıştım çünkü:)))

Kızların gidişinden iki saat kadar falan sonra Biz de yani Cancan ve Annesi ile birlikte yola çıktık..Kızların okulunda “Weihnachtsbasar / Yeni Yıl Panayırı vardı... Okulun olduğu yere yakınlaşırken bir kar fırtınası ile karşılaştık... Cancan kaa kaa oynayacam , inelim diye avaz avaz bağırmaya başladı... Cancan bu otoban motoban dinler mi? koltuğumu arkadan tekmeleye tekmeleye bi hal oldu... Güzel güzel alışverişler yaptık, Naziş ve Gamsegamse'nin öğrencileri ve velileriyle, öğretmen arkadaşlarıyla tanıştık... İltifatlar aldık...övgüler duyduk...Gururlandık... .yedik içtik...özellikle sıcak şarap ve yanında ikram edilen kurabiyeler çok güzeldi... Tombalada en karlı benim çıktığım söylendi:)) Cancan Ablalarının görevli olduğu atölyelerdeki etkinlik çalışmalarına katıldı... Bütün kurabiye statntlarından birer kurabiye aldı bize arkasından boncukla ödeme yapmak kaldı... Girişte boncuk satın alıyorsunuz , sonra artık para geçmiyor... bu ne kadar diye soruyorsunuz üç boncuk diyorlar mesela... yine mesela ben 5 boncuğa cam üstüne , taş işlemeli bir çay takımı aldım... pek bi oryantal bişi... böle görümcelerim filan geldiğinde çıkarırım artık:)) Elde edilen kazanç aynı semtteki; kardeş okula olduğu gibi aktarılıyor...

Eve gelirken yine kar boran bizim tarafa geldik ki kar sadece atıştırıyor ama kuvvetli bir rüzgar vardı... Eve girer girmez ilk iş çayı koyduk...

Bu arada sabah bir film izledim çoktandır cd ktusundan el edip duruyordu ... Çok hoş bir kapağı var daha bu sabah dikaktimi çekti..Resimde gördüğünüz ağaç da filmde baş rol oyuncusu...

.

Bryce ve Julie ikinci sınıfta tanışmıştır. Küçük Juli, Bryce’ın hayatına girmesi ile ilk aşkını da tatmış olur. Ancak durum Bryce için aynı değildir. Kızlardan korkan, utangaç ve sıkılgan Bryce, her ne kadar Juli’yi kaybetmek istemese de, kızın ısrarı ve “hayır” cevabını kabul etmemesi canını sıkmaktadır.
Aradan geçen altı yıl boyunca Juli ve Bryce için işler daha da zorlaşır. Karşı evlerde oturan ve aynı okula devam eden Juli ve Bryce artık ergenlik çağına girmişlerdir. Zaman zaman birbirlerinden uzaklaşsalar da, aralarında hala bir bağ vardır.


10 Aralık 2010 Cuma

sabah sabah vır vır vır dır dır dır

Gitmek zorlaştığında zorluklar gitmelidir... dünkü filmimin cümlesiydi....Esay Virtue... Türkçe adıyla Evlilik Sınavının yani...Bu filmi bulmanızı ve mutlaka izlemenizi istiyorum...Bir tango sahnesi var işte bu kaçmaz...kaçmamalı

Sabah uyandığımızda rüzgar ağaçları yere eğiyordu ve yağmurda elinden geleni ardına koymuyordu... Kızlara böyle giderse gidemezsiniz dedim... onlar da bana tuhaf tuhaf bakıp nası yani dediler:)) Kocam Gamse'ye servise kadar şemsiye tuttu ve sımcak simitlerle geldi...Gamsenin servisinin kalktığı yerde bir fırın var, sadece simit ve kurabiye fırını... şu modern Komşu Fırın'lardan falan değil ha... bildik eski fırınlardan, sahibi de eski tip zaten:))) Bir gün dedim ki - dünkü simit çok tuzluydu- aaaa, bu gün biri daha söyledi bunu dedi... Neyse işte sabahın altısında çayım beyaz peynirim ve simitimle En Son Babalar Duyarı izleyerek kahvaltı yaptık... Sonra ben kahvemi alıp film izlemeye çekildim Koca da haberleri izlemeye koyuldu.Ben internetten son haberleri sürekli izlediğim için , ne dese biliyorum dememe çok gıcık...



Bu günün filmi ise Catherine Zeta-Jones, Aaron Eckhart filmi ;ben ikinci kez zevkle hatta hiç izlememiş gibi zevkle izledim... Bu yağmurlu güne , dışardaki rüzgara ve kahveme çok yakıştı...
Hadi bu filminde cümlesini verelim:)
Keşke hayatın da yemek gibi bir tarifi olsaydı...En iyi tarif de kendi kendine hazırladığın tarifmiş...


Baş aşçı Kate Armstrong (CATHERINE ZETA-JONES) hayatını, Manhattan’daki 22 Bleecker Restaurant’ı yönettiği gibi yönetmektedir: Çevresindeki herkesi hem etkileyen hem ürküten hata kabul etmez bir yoğunlukla. Kate çılgın tempolu her öğünde nefes kesici bir ustalıkla tüm gücünü ortaya koyarak, yüzlerce yemeği koordine eder, leziz soslar hazırlar, her bir yemeği mutlak bir mükemmellikle pişirir ve süsler. Perde arkasında daha rahat olan Kate mutfağının güvenli ortamından sadece kendisine mâl olmuş bir yemekle ilgili iltifatları kabul etmek, ya da nadiren, onun tekniğini sorgulamaya cüret eden bir müşteriyle kapışmak için çıkar. Kate, işten sonra, çoğu akşam gece yarısı bile olmadan yatar ve şafakla birlikte kalkarak o günün taze yemeklerinde kullanılacak balıklar için rakiplerini alt etmek üzere balık pazarına gider. Kate’in mükemmeliyetçi mizacı, ekibine katılan, neşeli ve vurdumduymaz yeni aşçı yardımcısı Nick Palmer (AARON ECKHART) tarafından sınanacaktır. Mutfakların yeni yükselen yıldızlarından biri olan Nick çalışırken opera dinlemeyi ve etrafındakileri güldürmeyi tercih etmektedir. Gerek hayata gerek mutfağa gelişigüzel yaklaşımı Kate’inkinden daha farklı olamaz; ama yine de aralarındaki elektrik yadsınamaz ölçüdedir… tabi granit tezgahtan aşağı sallanan çatalların çıkardığı sesleri andıran uyuşmazlıkları da öyle. Kısa süre önce hiç beklenmedik bir şekilde hayatına giren 9 yaşındaki yeğeni Zoe’yle (ABIGAIL BRESLIN) başa çıkmak zorunda oluşu evdeki dengesini de alt üst etmiş olmasa, işteki bu çalkantıyla başa çıkmak Kate için daha kolay olabilirdi. Parlak ve algıları güçlü bir kız olan, balık kroketi kaz ciğerine tercih eden Zoe doğal olarak Kate’in günlük yaşantısını sekteye uğratmaktadır, ama Kate nasıl yapacağını bulur bulmaz onu evinde gibi hissettirmeye kararlıdır.

9 Aralık 2010 Perşembe

Bir film ve aynı kitaba devam

Bu gün sabah kahvesinin yanında çok keyifli bir film izledim... Şen şakrak bir romantik komedi... Baş rollerden birinde Britney John's un Günlüğündeki; hepimizin tarafını tuutuğu Mark var:)) Çok keyifli bir film olduğu kadar güzel manzaralarda var...Yani benim tavsiye edebileceğim filmler arasında...Film...Esay Virtue... Türkçe adıyla Evlilik Sınavı.. Film 1920 ler Amerika'sında geçiyor... Okuduğum kitap Keyif Evi ise 1890 lar Amerika'sında... bu yakın tarihli kitap ve film sanki birbirini tamamladı... Kitabımdan çok keyif alıyorum. Çok eskilere o klasik romanlara okuduğumuz yıllara götürüyor beni... Jane Austen... Balzac...Emily Bronte... Emil Zola' lı günlere


1920'ler Amerika'sının eğlenceli ve kışkırtıcı havasını yansıtan filmin ana karakterleri, seksi Amerikalı Larita, varlıklı bir İngiliz aristokrat ailesinin vârisi John ve onun aşırı gelenekçi annesi Veronica'dır. John, yeni eşi Larita'yı İngiltere'deki aile evine getirir. Ama Veronica'nın, yeni gelini görür görmez tüyleri diken diken olur. Larita ne kadar çaba gösterse boştur. Evliliğini kurtarmak isteyen Larita ile konumunu, itibarını ve iktidarını korumak isteyen Veronica arasında çıkacak çatışmada zekâlar yarışacaktır


Bu gün Cancan'la programımız var...Akşam konuştuk iki iki dedi, hala gelmesine iki gün var sanıyordu:)) yok dedim iki gün geçti, yarın geliyorsun ... ne yemek istersin dedim-pilav dedi.

Pazartesinden beri evdeyim... diz dinlendirmece programı uyguluyoruz:) ben onu dinlendirmezssem o zaten beni iyi bir dinlenmeye çekecek zaten...

Gün içinde belki yeni düzenlemelerle gelebilirim ama şimdilik arivederci.


8 Aralık 2010 Çarşamba

Balıklı yazı

Bu sabah geç kalktım, Kızların gidişini bile zor duydum. Bu arada bana bir şeyler sormuş ben cevaplamış bile olabilirim.Gamse küçükken bir metod bulmuştu... İzin vermeyeceğimi düşündüğü şeylerin iznini ben telefonda konuşurken beni önce boğuntuya getirir sonra izni araya sıkıştırırdı... Yaşasın Annem izin verdi diye bağırırken ben ancak farkına varırdım... ne niye neye izin verdim diye peşine düşerdim...

Dün akşam Öyle Bir Geçer Zaman ki' yi izledik ailecek...bu diziden de parlak yıldızlar çıkacağından eminim... mesela Mete bundan sonra yürü gider... Berrin de öyle... Dizilerde bir şey dikkatimi çeker, her baş rol oyuncunun mutlaka bir balıkçı arkadaşı vardır. Ne zaman kafaları bulansa hemen ona koşarlar... O da zaten doğuştan filozoftur hep ikram edeceği bir kadeh rakısı , mangalda balığı hazırdır... Bknz Öyle Bir Geçer Zaman ki... Bitmeyen Şarkıda ki ; Kara gibi...Bir İstanbul Masalındaki Selim'in balıkçı arkadaşı gibi... yani ben olmayanına rastlamadım...ille de baş rol oyuncuyu bir balıkçıya yamayacaklar arkadaş.Balıkçıları bilirim çıktıkları denizler kadar bonkör ve engin gönüllüdürler ama bakalım bu yamanma işinden hoşlanıyorlar mı))









Ya balıkçılık
bonkörlük dedim de aklıma geldi...
Bi tarih Ordu'dayız... Teyzemlerde kalıyoruz... Onların evinin aşağısıda balıkçı barınağı, yan tarafı doğal plaj... denizede oradan giriyoruz zaten... neyse Kocama dedim ki- yarın seni sabahtan erken kaldıracağım ama öle böle erken değil, bildiği erken. Sabah beş buçuk altı gibi kaldırdım O'nu aşağı sahile indik merdivenlerden... Bu arkamdan hem geliyor hemde nereye nereye diyor... O saatte balıkçılar ağlarını çekerler denizden... Bizimki mest oldu manzarayı görünce ... balıklar ağlarda hop hop hopluyor... Balıkçılar hep bir ağızdan maşallah çeke çekek ağlara asılıyorlar... Neyse izledik tam ayrılırken bizi çağırıp bir torba balık verdiler... Kocam para teklif edince de ters ters baktılar:)Resimde gördüğünüz koy tamda orasıdır, teyzemlerin evininde kiremitleri görünür...Onlarında yazdan yaza gittikleri bir ev... Hani hastalığından bahsediyorum ya sık sık O' Enişteme ait bir ev... Ordu'nun hemen girişindedir burası... Şehirler arası otobüsler buradan geçerler... Eniştemle , Teyzem mayıs ayında gidip evi açarlardı... Bizim Ordu'ya geleceğimizi öğrenen eniştem yola çıkar bekler otobüsü durdururdu... burada inin diye... Bir keresinde ben inmemiştim , dayımlar bekliyor, köye kahvaltıya gideceğiz demiştim de bana küsmüştü hatta...İnseymişim keşke.

Yeliz kaç gündür balık yaza yaza canımı balık istetti zaten...En son kocası balığa çıkmıştı:))

Dizi dedik balık dedik yeter bu kadar dedik ve gittik...