Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

11 Nisan 2011 Pazartesi

Bir film Bir kitap

Artık rutinimize dönelim:)) Kaç gündür Ankara belgeseli ile idik...

Önce film daha doğrusu, Jane Austen'in Emma adlı romanının dört bölümlük dizisinin dvd si. Zeynebimin hediyesi. Jane Austen'i ne kadar sevdiğimi bildiği için almış bana. Gelir gelmez izledik.İki cd halinde 240 dk sürüyor. Biz önce iki bölümünü izledik. Yemek molası verip devam ettik. Çok başarılı bir uygulama...çok iyi senaryolaştırılmış.
Romola Garai’nın başrolünde oynadığı dört bölümlük BBC yapımı dizi-film Emma’da etkileyici ve ayrıcalıklı bir kadın olan Emma’nın babası ve çocukluk arkadaşı Bay Knightley’in onaylamayan bakışları altında çöpçatanlığa soyunmasını izliyoruz. Kendisinden daha az ayrıcaklı olan Harriet Smith ile tanışan Emma, ona dengi bir adam bulmaya çalışırken bu sefer işler planladığı gibi gitmeyecek. Zira asla evlenmeyi düşünmeyen, ama burnunu başkalarının aşk hayatlarına sokmaktan büyük keyif duyan Emma kendi tuzağına düşüp aşık olacak, daha önce tecrübe etmediği aşk hakkında aslında hiçbir fikri olmadığını görecektir. Emma’nın bu eğlenceli uyarlamasında Bay Knightley rolünde Dexter’da son sezonun kötüsünü canlandıran İngiliz aktör Jonny Lee Miller’ı izliyoruz.

Kitabım ; Yekta Kopan'ın yazdığı'' Bir de Baktım Yoksun'' Leylak Dalı patentli:)) Atıverdi çantaya oku çok güzel diye sonrada Nazlı Eray'ın Tozlu Altın Kafes'ini de attı arkasından... Asıl sürprizi ise adıma imzalatılmış İnci Aral'ın son kitabıydı... bunlar okundukça paylaşılacak. Mavianne'nin hediyesi Zülfü Livanelli'nin Serenad'ı ise sabırsızlıkla okumayı beklediklerim arasında. Anlayacağınız Ankara'dan da bi sürü kitapla döndüm.

Bir de Baktım Yoksun; Yekta Kopan'ın babasının ölümünden sonra yazdığı bir hikaye kitabı. Yunus Nadi Ödüllü... Bir ağıt gibi okudum ben. Dilimin ucunda hep Cemal Süreya'nın ''Sizin hiç babanız öldümü, benim bir kez öldü, kör oldum dizeleriyle... Cemal Süreya; Süreyya diye yazılan soyadında ki ikinci y harfini mahkeme kararı ile attırmıştır. Savurganlığa gerek yok diye. Bazı yerlerde Süreyya diye yazıldığını görüp kızıyorum...Kitaba dönersek , ben çok beğendim ve bir buçuk gecede bitirdim...Tavsiye ettiğim kitaplar arasına koyabilirsiniz.

Kamera arkasına eklemeler,
Zerrin Tekindor sergisine gittiğimiz gün başımıza gelen bir olay var. Sergi Siyah Beyaz filminin çekildiği barın olduğu mekandaydı.Sergi saat 12 de açılıyormuş ama biz saat 11 de kapıya dayandık.Zili çaldık açan yok. Leylak Dalıcım- geçen gelişimde , aşağı kattan girmiştik, durun bakayım dedi.Aşağı inmesiyle bir köpek havlaması geldi, aklınız durur. Bizim Leylak anında bizim kata ışınlandı.Köpeği üstüne atladı sanmış. Az kaldı köpekle kan kardeş olacaktın dedim.Meğer köpek içerden havlıyormuş:)) Ama sergi bizim için saat 11 de açıldı:)) rahat rahat gezdik, kendi kendimize...

Liva 'da yemek yerken , arka masamızda Jinekoloji öğrencileri vardı. Biz yemek yerken midemizi alt üst ettiler... Ama onlar için o kadar doğal şeylerden konuşuyorlardı ki, hiç keyiflerini bozmadık. Kalkarken başarılar diledik. Hatta sınava girebilecek kadar bilgilendiğimizi söyledik. Hep birlikte gülüştük. Çok tatlıydılar.

Bir de Sevilla restoranda sandviç olayımız var. Sevilla Atakule'de anlı şanlı bi restoran. Cafe hizmetide veriyor aynı yerde yemek de yiyebiliyorsunuz. Yani sandviç yiyin sonra balık ve karides sipariş edin bizim gibi:).Biz gittiğimizde henüz kahve saatimizdi. Gamse ben bir sosisli sandviç yiyeyim dedi. Rus salatalı bir sosisli sipariş etti. Birazdan geldi. Bizimkilerin bir huyu vardır, yiyecekleri şeyin ille de bi içine bakarlar. Mesela böreği, tostu. Gamse içini açtı ki, sandviçin içindeki sosis, paketi açılmış pişirilmeden direk konmuş . Rus salatasıda yok ayrıca. Doldurmuşlar domates dilimlerini. Pabuç kadar şeyin içinede bir tane küçücük pişmemiş sosis koymuşlar. Afilli şef garsonu çağırdık. Bu arada güzel güzel kızlar garson en az altmış yaşında oranın sahibi gibi dolaşan adam da şef garson. Kızlar masaya kadar getiriyor, altmışlık kahveyi masaya bırakıyor. Afilli geldi , içine baktı, hiç bir şey demeden tabağı aldı gitti. Yarım saat sonra pişirilmiş, içine rus salatası konmuş sandviç geldi.

Leylak Dalıcım bunları unutmuşsun yaz dedi... ben de yazdım.Kimbilir yazmayı unuttuğum ne çok şey kalmıştır:)

10 Nisan 2011 Pazar

KAMERA ARKASI

Ankara'da yedik içtik gezdik ama bunların bir de kamera arkası var.Onlarda bu üç günün neşesi oldu.İşte şimdi sıra onlarda

Otobüste gelirken bir ara ama bir ara dalmışım, gözümü açtığımda Ankara ovasına yayılan ; Ankara ışıklarını gördüm. Tuhaf dedim, uzaktan bakınca, Ankara göründü diyebiliyor insan. Ama İstanbul için bu söz konusu olamaz. Ankara'nın ova oluşu bunu mümkün kılıyor.
Terminale gelince ilk önce AŞTİ servislerinin nereden kalktığını sorduk. Çünkü Melih Gökçek firmaların servis kaldırmasını yasaklamış. Bir sürü servis sırayla bekliyor ama iyice dolmadan hatta tışış etıkış ayakta yolcu almadan kalkmıyor. Biz ayakta binmeyelim diye servisi beklemeye başladık. O sırada boş servisler hizmete sokulmuyor ama. GAMSE, bana Anne sen şu bankta otur ben bekleyeyim dedi. Bankta otururken etrafta kalabalıklaşmaya başladı. O sırada Gamse'nin sesini duydum- buranın amiri kim, buranın amiri nerede diye bağırınıyor. Ben panikledim tabi, bu kız amiri memuru niye arıyor diye. Ben ona ulaşana kadar amir ona ulaşmıştı. Bizimki- ne yani hizmet bu mu, boş servisler beklerken insanlar ellerinde bavullarla ayakta gidiyorlar , diyor. Amir ne yaptı dersiniz. Hemen boş servisi hizmete sokup, bizi oturttu:))Yani ağlamayana meme yok sözü , doğruymuş.

Bir başka kamera arkası olay, Leylak Dalı ve Gamse'nin takside ön tarafı kapma yarışıydı... Taksiciler şaştılar bu işe ama onlarınki öne oturan parayı daha çabuk verebiliyordu da ondandı. ben rahattım. Çünkü Gamse'ye baştan toplu ödeme yapmıştım:))

Leylak Dalıcım'ın kuaförünün kocamın memleketlisi yani Niksar'lı olması ayrı bir muhabbet konusu oldu. Biraz da peltek konuşan bu genç çocuk çok özendi saçımıza başımıza hem de konuşmalarıyla bize espri kaynağı oldu:)Anlattıklarının yarısını anladıksa da yarısını anlamadık. Köylerinin adını on kez söylettim kocama söyleyeyim diye ama nafile, anlamadım.Ankara'da başımıza yani benim başıma gelen en komik olay, Balkahve ve Gümüşay ile birlikte yemek yediğimiz gecede oldu. Balkahvecim biz Ankara'ya gitmeden önce yemek davetini yapmıştı. Bende sırf o gece için yanıma bir elbise ve en sevdiğim takıyı aldım. Yemek öncesi bir güzel giyindim , takımı taktım. Kuaföre gidip saçlarımızı fönlettik. Hatta evden çıkarken , Leylak Hanım - ne kadar güzel bir kolye demişti. Neyse buluşacağımız resterona gittik. Gamsegamse'de arkadaşıyla buluşmuştu , o yüzden bizden ayrı gitmişti. Gittiğimizde O'da balkahve ve Gümüşayda gelmişlerdi. Sazlı sözlü yemeklerimizi yedik, şarap kadehlerimizi tokuşturduk. Bir ara Balkahve ve ben lavaboya yukarı kata çıktık. Aynada kendimi görünce ağzım bir karış açık kaldı. Gündüz kıyafetimle taktığım kocaman kolye de boynumda duruyor. Bakın ne kadar çok kolyem var der gibi üstüne de bir tane daha takmışım. Nasıl komik duruyorum şaşarsınız. Gamse hanım görmüşte beni tarz yaptım sanmış da, gülmekten ben gelir gelmez o yüzden tuvalete gitmiş de. Leylak Dalıcım restoranda farketmiş de:))Alttaki resimde komedi halimi görmektesiniz.Tiyatroya gittiğimiz gecede ayrı bir kamera arkası hikayesine konu oldu. Tiyatroya fotoğraf makinesi sokulması yasakmış. Cep telefonlarının fotoğraf çektiğini unutmuşlar zahir. Leylak Dalıcımın da fotoğraf makinesi çantasında kalmış gündüzden. Durun şunu ön göze koyayım dedi. İçeri girer girmez sanki öyle bir şey denilmemiş gibi ben, meyve tabağını andıran tavan süslemelerini görünce ay ne güzel fotoğrafını çekelim diye bağırdım. Tabi gamse ve Leylak Bacı bana tuhaf tuhaf baktılar.(resim netten buldum...tiyatronun kendi sitesinden yani:)
Yine tiyatroda bir gerilim sahnesi o kadar başarılıydı ki, arka sıradaki kadıncağız ayy diye bağırınca tüm salon güldü, gerilim sahnesi komedi sahnesine döndü. Sanırım oyuncular da şaşırmıştır.Tam çıkışta da o kadıncağızın kocası basamağı farketmeyerek boylu boyunca yere uzandı. Onlar için kötü bir geceydi yani.

Coccinella pastanesinde bir baktık ki benim pardesü elden ele geziyor. Gamse- anne senin değil mi o dedi... Bir erkek müşterinin sanmışlar , yakasındaki koca kırmızı çiçeğe rağmen:))

Son olaylarımız döndüğümüz gün oldu. Bindiğimiz taksiye ; terminale dedik. Taksici ; hangi yolan gideyim deyince , Gamse biz yabancıyız bilemeyiz dedi. Taksici o zaman saat kaçta otobüsünüz dedi . Gamse'de İstanbullu taksiciler gibi, yabancı diye bizi gezdirmesin diye saat yedi buçukta kalkacak otobüsü saat yedide kalkıyor dedi. Adam imkanı yok, çok trafik var dedi. Bir ambulansın peşine takıldı, güçbela bizi saat yediye beş kala terminale getirdi. Çok mücadele verdim ama dedi. Ne yapalım İstanbullu meslektaşlarının ecrini o çekti:)))

İstanbula geldiğimizde saat gece yarısını geçmişti.Gece bir buçuk falandı. Srviste en son biz kaldık. Servis şöförü nerelisiniz dedi. O da Orduluymuş meğer. Bizi eve kadar getirmeye kalktı:)) Ama biz Üsküdarda inip taksiyle gelmeyi tercih ettik yine de.

9 Nisan 2011 Cumartesi

Ankara Belgeseli4

Üçüncü günün sabahı uyandım...Yine deliksiz bir uyku çekmişim. Leylak Dalıcım yaseminli yeşil çayımı hemen tutuşturdu elime ve kahvaltıyı hazırladı. Simitli tulum peynirli cevizli kahvaltımızı yaptık. Eşinin kendi elleriyle çizdiği yeşil zeytinleri lüp lüp yuttuk. Ve üçüncü günün programını gerçekleştirmek için evden çıktık.

İstikamet Çankaya... Atakule.... Ben Atakule'nin altındaki Sevilla Resteuranta konuşlandırılıp Zeynep'le buluşacağım. Gamsegamse ve Leylak Hanfendi, botanik parkı gezecekler. Çünkü artık benim diz isyanları oynuyordu.Sen bizi oturduğun yerden izle dediler. Sevillaya yerleştikten kısa bir süre sonra Zeynep geldi. Son görüştüğümüzde ortaokul öğrencisi olan Zeynep ; artık evli barklı üstelik de dört buçuk yaşında bir kız çocuğu sahibiydi. Zeynep; Semra'nın kızı. Emre ve Naziş'in kavgalarında hep tampon olmuştur. Gamsegamse peşini bırakmazdı Zeynep Abla Zeynep Abla diye... Öyle muck muckdular ki Zeynep sarılık olunca karga tulumba Gamse'de hastaneye götürülüp aşı yaptırılmıştı.Biz Zeynomla oturduk sohbetler ettik, çayımızı kahvemizi içtik. Gamse ve Leylak'da pür neşe geldiler. Aşağıda çiçekler açmış, kuşlar cıvıldıyormuş. Yemeğimizi yedik onlar gelince. Ben bir alabalık tavayı götürdüm.Eğer yolunuz Atakule'de ki Sevilla resteuranta düşerse tavsiyemdir. Yalnız bu Ankara dizisi bitince bir kamera arkası yapacağım. Orada yazacağım bir sosisli sandviç hikayesi var buraya ait..( Sevilla Resteurantta...Botanik parkı manzarasına ve başka bir açıdan Ankara'ya karşı yaptığımız kahve keyfi)Gamsegamse botanik parkda böyle yayılmış çiçekler arasına

Yemekten sonra yine Atakulenin altındaki Hacı Bekir'e uğrayıp damla sakızlı şekerlemeler , badem ezmaleri ve Beyoğlu çikolataları aldık.

Şimdi artık her pasta yediğimde her uğur böceği gördüğümde aklıma gelecek olan COCCINELLA pasta evi ve Cafesine gitmeye sıra gelmişti.Coccinella , İtalyancada uğur böceği demekmiş.Pastaneye girdiğinizde zaten bunu anlıyorsunuz tüm dekor hatta çay tabaklarına varana kadar uğur böcekli. Oturduğunuz kanepede arkanıza aldığınız yastık uğur böcekli. Pastanızı paket yaptırmak isterseniz, pasta kutuları boy boy uğur böceği şeklinde. Bir de zarif hanımefendi sahibi var. Biz sanki bir pastaneye değilde o hanıma ev oturmasına gittik.
İstanbul'dan geldiğimizi öğrenince masamıza siparişlerimizin dışında ikramlar getirdi.Yani diyeceğim o ki, Ankara'ya gidip de COCCİNELLA'da pasta yemeden o şıklığı görmeden dönerseniz çok şey kaçırmış olacaksınız.Çıkıştaeği bir de içinde kalpli kurabiyeler olan bir uğur böceği hediye ettiler. Yani mekan kadar işletmecininde ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım.Leylak Dalıcımın yediği limonlu tartta hepimizin aklı kaldı:)) Ama artık bir şey daha yiyecek halimiz kalmamıştı.Cocinelalla iletişim ve adres bilgileri buraya tık
Canım Zeynep, pastanede elimi saçıma götürdüğünde, bana baktığını farkkettim... saçımda bir şey mi var dedim.Yok Lale Teyze, ben senin her hareketine bakıyorum , inceliyorum dedin ya,kendimi zor tuttum ağlamamak için. Umarım yeniden komşu olabiliriz. Çok sevdiğin İstanbul'da yaşama şansını bulabilirsin.

Zeynep^le Çankaya'da vedalaşıp ayrıldık. O hayır hayır dedi ama bizim artık İstanbul dönüş yoluna girmemiz gerekiyordu. Bir taksiye atlayıp eve döndük. Dinlendik, sohbetler ettik. Resimlerimizi bilgisayara yükledik. Leylak Dalıcım bu kez Beğendik Kayseri Mutfağından seçkilerle ağırladı bizi ve Ankara Maceramız sona erdi. Şimdilik sona erdi. Çok eksiğimiz var daha. Mesela Müze Köşkü gezmek için önceden yazılı izin almayı unutmayacağız. Bizim aklımıza Anıtkabirde geldi. Telefon açtığımızda , ilgili bayan hemen bir fax çekersek , randevu ayarlayabileceğini söyledi ama fax çekebileceğimiz bir yer yoktu o anda ne yazık ki. Hem ben botanik parka yukarıdan baktım:))

Her şey için , başta sadece biz kapalı mekanlardayken yağmur yağıp dışarı çıktığımızda bize güneşle karşılayan Ankara^ya
Bizi evine davet edip, kendi evimizdeymişcesine bir ortam sunup, her sabah elime yeşil açyımı tutuşturan, gerçek bir Ankara uzmanı, gerçek bir dost , hem gönlümüzü hem gözlerimizi şen eden Leylak Dalıcıma... Enfes çaylar ve zeytinler için Eşine... gürültümüze katlanan oğluna... İşten izin alıp öğleden sonrasını bizimle paylaşan ,, kale ve yahudi mahallesi, Cermodern gezilerimize renk katan Mavianne^ye.Tüm gününü bize ayıran Semsama... Bize şahane bir Ankara Gecesi yaşatan Balkahve ve Gümüşaya... Çocuğunu okulda unutacak kadar bize dalan Zeynoma çok ama çok teşekkür ederiz. Telaş etmeyin, Zeynep'in eşi soğukkanlı bir İngiliz. Zeynep hemen arayınca - no problem dedi ve kızlarını okuldan aldı:))

Ankara yzıları burada bitti... bir de kamera arkası yapacağım. Çünkü bu görülenlerin ardında yaşananlar var daha:)

8 Nisan 2011 Cuma

Ankara Belgeseli 3

İkinci günün öğleden sonrasının programında; Ata'yı ziyaret vardı. Taksiye atladığımız gibi soluğu Anıt Kabirde aldık. Servislerle Aslanlı Yola kadar getirildik ve hemen nöbet değişimi törenine rastladık. Burada olsun Dolmabahçe'de olsun bu tören , benim tüylerimi diken diken eder.Çoluk çocuk herkes yine oradaydı. Afyonlu öğrenci grubu rehber eşliğinde geziyordu. Rehberleri profösyöneldi ve izci kıyafetindeydi. Bir süre onlara takıldık. Son ziyaretimden sonra yapılan değişikliklerde çok güzel olmuştu. Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşı canlandırmaları çok başarılıydı. Hendekler, kum torbaları, yaralı askerler hepsi gerçek gibi olmuş.

Anıtkabir gezimizi sürdürürken Hüznün Tadı da bize katıldı. Kendisi İstanbul'lu bir blogcu ama tanışmak Ankara'ya kısmet oldu. Anıtkabrin Cafesinde çay molası verdik.Biz çaylarımızı içerken korkunç bir sağnak başladı Ankara'da ... biz çay , pasta merasimini bitirince de yağmur dindi ve çok güzel bir güneş açtı... Hemen servisi yakaladık, daha doğrusu bizi aynadan görüp bekledi asker şoförümüz...

(Anıtkabir servisinde...Leylak Dalı ve Hüznün tadı ile
Biz çaylarımızı içerken korkunç bir sağnak başladı Ankara'da ... biz çay , pasta merasimini bitirince de yağmur dindi ve çok güzel bir güneş açtı... Hemen servisi yakaladık, daha doğrusu bizi aynadan görüp bekledi asker şoförümüz..yukardaki.Yukardaki resimler Aslanlı Yola çıkan yoldan...

Anıtkabir çıkışı Hüznün tadı bizden ayrıldı biz Kızılaya gittik. Ankara'ya gelip ünlü Dost kitabevine uğramadan olmazdı...Güven Parkda kafama pike yapan kuşa ne demeli...peki bu anı yakalayan Leylak hanfendüye ne demeli...
Artık eve dönmeli ve Tiyatro akşamına hazırlanmalıydık. Ankara simitleri aldık. Eve gelip çayımızı demledik. Leylak'ın eşi birkaç çeşit çayı alıp harman yapıp, kavanoza dolduruyormuş.Sonra kavanozun kapağını üç ay açmıyormuş ki araomaları birbirine iyice geçsin. İçmelere doyamadığım bir içimi vardı.Orhan Veli ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın evlerinin olduğu tarihi Evkaf Apartmanının önündeyim...Bu bina da bulunan Küçük Tiyatro'da Soğuk Bir Berlin Gecesi adlı oyunu izledik ve çok beğendik. Biletlerimiz Leylak Dalı hanım tarafından önceden alınmıştı bize jest olarak.Oyunu çoook beğendik... Gerilim sahnelerinde baya bi gerildik. Hatta arkamızdaki kadın ufak bir çığlık attı...
Tiyatro çıkışı eve geldik. Çayımızı koyduk. Resimlerimize baktık derken bir de baktık ki saat gece yarısı ikiyi geçmiş...Hemen yattık.Çünkü ertesi gün bizi yine dopdolu bir gün bekliyordu...

Ankara Belgeseli2

İkinci günün sabahında uyandığımda; gece hiç uyanmamış olduğumu fark ettim. Sanki kuş tüyü döşeklerde yatmış gibiydim... Leylak Bacı hemen elime yaseminli yeşil çayımı tutuşturdu, bilgisayarın düğmesine de ayağıyla toktu:) sen bilgisayara bak ben çayı koyayım dedi. İyi de anam bacım F klavye kullanıyor. Harf aramaktan gözlerim pörtledi. Bizim laptopu da açmaya üşendim. Gittim mutfak da onu taciz ettim. Şuna lüzüm yok buna lüzüm yok diye:)) Ama o dinlemedi tabi, ne tulum peynirimi ne de yanında cevizimi ihmal etti.

İkinci günün programının ilk durağı; yeniden restore edilen Hamamönüymüş. Restorasyonu mükemmel olmuş Koca kişisi ile de gelmeliyiz buraya diye diye gezdim.Burayı görünce ben çok hislendim hemen bir kahve molası verelim bir karanfilli sigara tüttüreyim dedim. Gamse'de duygularını mercimek çorbası ile bastırdı da biz O'nun hangi ara acıktığını anlamadık...

Kahveyi içince daha bi canlandık ve geziye başladık...80 yıldır yıpranan ve hiç dokunulmayan sokaklardaki evlerin dış cepheleri tarihi dokuya uygun şekilde restore edilmiş.Sokaklara bayıldım... Küçük küçük kahveler, cafeler öğrenciler doluşmuş... çok güzel bir görüntüydü. Bak Ankara'ya giderseniz ve Hamamönüne gitmezseniz valla da küserim. Resimlere çok ekleyeceğim bir şey yok. Herşey anlaşılıyor zaten...Mehmet Akif Ersoy'un Evi'de burada... Tacettin Dergahının içinde... Bu dergahı başka bir şekilde de hatırlayacaksınız.Muhsin Yazıcıoğlu'nun mezarıda bu dergahın bahçesinde. İzin alınmadan oraya konduğu ve kaldırılacağı söylenmişti hatta bir ara... Buranın beni ilgilendiren kısmı; Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmayı nasip etmesin diyen Milli Şair Mehmet Akif Ersoy. Ben hep birilerinin şairleri paylaşmasına çok ama çok uyuz olurum, sölim bu arada.
M. Akif Ersoy İstiklal Marşımızı bu evde yazmış ve karşılığında verilen ödülü almamıştır.
Arkamız da görünen yer M. AkifErsoyûn evi

Artık öğle vakti gelmişti... Bacıkuş dedi ki yemeği eski bir konakta hizmet veren Liva' da yiyeceğiz. Liva yine Hamamönünde. Buraya gelirseniz yemeğinizi mutlaka burada yiyin. Bahçesinde 162 yıllık bir meşe ağacı bulunan gerçek bir Ankara lokantası...Ben tercihimi Ankara pilavı( dereotlu ve mantarlı) ve kavurmadan yana kullandım . Gamsegamse de aynını söyledi ama ortaya herzaman ki gibi içliköfte köydurmayı ihmal etmedi. Leylak Dalıcımın hazırladığı zeytinyağlı tabağı ise dillere destandı...
Yemeğimizi yedik karnımız doydu. Aşağı kata inince Leylak Bacı bize tuvalete gidin dedi. Meğer nedeni varmış.Artık istikametimizde Anıtkabir var... Hiç Atamızı ziyaret etmeden, şükranlarımı bir kez daha sunmadan dönermiyim İstanbul'a... Anıtkabir var akşama da Evkaf Apartmanında yer alan Küçük Sahnede izleyeceğimiz bir tiyatro oyunu var...

7 Nisan 2011 Perşembe

ANKARA BELGESELİ 1

Ankara’dayım…Atatürk’ün Anadolu’nun bağrına sakladığı Başkentte.


Leylak Dalı’nın konuğuyuz…İki gündür O’nun mihmandarlığı eşliğinde geziyoruz. Daha doğrusu Ankara’nın altını üstüne getiriyoruz.




Pazartesi gecesi saat 12 de yola çıkmamız ile başlayan macera yarın akşam sona erecek. Ama önce flashback yapalım… Salı sabahı saat 0.05 de Ankara’ya düşünce gözlerime inanamadım. Ama iner inmez bir görevli bize o saatte , güler yüzle hoş geldiniz deyince anah dedim Leylak bize karşılama heyeti gönderdi…Neyse kısa zamanda elimizle koyduğumuz gibi Leylak Dalı’nın evine ulaştık. Bu çok iyi bildiğim hatta ezbere bildiğim adrese artık cismen de geldim. Bir hasbıhalin ardından hemen yattık. Saat sekiz buçuk gibi kalktığımızda şahane bir kahvaltı masası hazırlanmış bizi bekliyordu. Önce yeşil çaylarımızı içtik mutfak da sonra Gamse'yi uyandırdık. Kahvaltımızı yapıp Ankara’ya Tunalı’dan daldık. Tunalı Hilmi caddesinden yürüyerek Kuğulu Parka geldik. Burada Semra ile buluştuk. Gamse resim çektirmek için biraz kuğu kovaladı.


İkinci durak Zerrin Tekindor Sergisiydi. Zerrin Tekindor’un kadınlarına bayılırım hep… özellikle gözler çok ilgimi çeker. Bu serginin benim için diğer bir özelliği gelmeden birkaç gün önce izlediğim Siyah- Beyaz filiminin çekildiği mekan da oluşuydu. Hayatın bana getirdiği güzelliklerden biri oldu bu da… Filmi izlerken mekan çok ilgimi çekmişti …


Sergiden çıkınca Leylak Dalıcım yani rehberimizin ardına düşüp ilk meclis binasına gittik. Beni en çok etkileyen yer burası oldu. Atatürk’ün ilk konuşmasını yaptığı,Cumhuriyetin ilan ettiği kürsü, milletvekillerinin tahta sıraları hepsi hepsi çok etkileyici idi…Burada fotoğrafraf çekmek yasak… Ancak bahçede çekilebiliyor.

İlk Meclisten çıkınca istikamet Ankara Kalesi oldu…Ankara’ya yolu düşenler kaleye uğramazsanız küserim valla…Restorasyonu süper…Burada bize Mavianne^de katıldı.Mavianne çok güzel bir jest yapıp öğleden sonra izin almıştı. Günümüz o gelince daha da güzelleşti. Öğle yemeğimizi, Ceritoğlu Konağında yedik…Kaledeki tüm antikacılara girdik çıktık… Pirinç Handa Çin Porseleni konusunda mühim bir ders aldıkJ) . Küçücük çocuklar yolumuzu kesip küçük harçlıklar karşılığında Türkçe ve İngilizce kale tarihini anlattılar.

Kahve molasını yine kalede ki And Cafe’de verdik. Burası yağlıboya tabloları ve antika mobilyaları ile çok güzel bir mekan… Kahvelerimizi içerken bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı. Hem kahvelerimizi içtik, hem sohbet ettik hem de yağmuru böyle bi yerde geçiriyor olmanın keyfini çıkardık.

Kaleden sonra ben çok merak ettiğimi söyleyince Leylak Dalıcım bizi Yahudi Mahallesine götürdü. Burası Tarihi Şengül Hamamının olduğu çok eski bir yerleşim yeri…. Bir Sinagog var , evler çok çok eski ve genellikle de boş. Burası da görmenizi tavsiye edebileceğim ilginç bir yer.

Sıra geldi Cermodern’e…Cermodern:Eski bir vagon tamir Atölyesinin tamir edilip , restore edilmesiyle oluşturulmuş bir modern sanatlar müzesi. İçinde Divan Pastanesinin bir cafesi var. Anladığınız gibi burada da çay molamızı verdik. İçindeki Sergiyi gezip çıktık ve buradan vedalaştık. Biz yani Gamsegamse , Leylak Dalıcım ve Ben eve gelip giyindik ve Balkahve ve Gümüşay ile birlikte akşam yemeği yemek üzere Dolunay Restorana gittik. Balkahvecim ilk blog arkadaşlarımdan, beş yıldır tanışıyoruz. Gümüşay aramıza yeni katıldı ama mesafeler hızla kat edildi. Sanki yıılar öncesinden tanışıyormuşuz hissi olmuştu hep aramızda. Bu gece de aynı hislerle geçti. Hergün berabermişiz samimiliğinde sıcaklığında geçti. Gülüşlerimiz havalarda uçtu….sohbetin tadına doyamadım…Balkahve ve Gümüşay zaten çok eski ve çok yakın iki arkadaşlar. Çok da güzel bir yer seçmişlerdi bizim için . Çok keyifli ve çok lezzetli bir gece oldu…Gecenin sonunda yüzümüze hala yerleşik duran gülüşlerimizle eve döndük. Günün resimlerine bakıp yattık…

E devamı var ama sonraki yazıya...