Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

29 Nisan 2016 Cuma

Başrolde İstanbul

ĞAra ara sert bir  poyraz esip üşüsek de İstanbul'a bahar geldi artık. Bir süredir erguvan yaprakları ile kaplı olan yürüdüğümüz yollar artık yerini akasyalara bıraktı. Şükürler olsun ki hala bahçelerinde iğde ağaçları, leylaklar, ıhlamurlar olan  bir yerde yaşama şansına sahibiz. Kokular özellikle gece yürüyüşlerinde çok yoğun hissediliyor. 

Dün mahallemizde kalalım dedik. Nazlı koruda yürüyelim, kitaplarımızı okuyalım dedi. Kocam da katıldı bize, hatta korudan aşağı Bordo Köşke indiğimizde Banu da geldi.  Kitaplarımızı okuduk, sohbet ettik, kargalara karşı temkinli durduk. :)
Kitabımı okurken zaman zaman kafamı kaldırıp manzaraya bakmaktan kendimi alamadım.
Başımı sağa çevirsem şöyle
Sola çevirsem böyle
 Akşam da biletlerimizi çok önceden aldığımız bir tiyatro  oyunu vardı. Kadıköy Haldun Taner sahnesinde onu izlemeye gittik. Trafik korkusundan bir saat önce orada olunca İstanbul'da bize şahane bir gün batımı ikram etti. Fotoğraf çektiğimi gören çayımızı getiren garson- çayın fiyatını beş kat fazla yazacağını söyleyince  ben de fotoğrafı görsen yüz kat fazla yazarsın dedim. 
Tiyatro oyunumuzda çok güzeldi.Ayışığında  Şamata; iki perdelik bir komediydi. Tiyatroya bu kadar az zaman ayırdığım için kızdım kendime ve önümüzdeki sezon toplu bilet almaya karar verdim.

Tiyatro çıkışı artık gece bizim için henüz daha genç olsa da evin yolunu tuttuk.
Bu hafta kültürel etkinliklere de devam etti tabiki bendeniz cennet kuşunuz :)
  Salı günü Orhan Bahtiyar'ın son kitabı "Ateş Kırmızısı" nı konuşmak için  Yasemin Sungur Kitap ile Sohbet için Oyuncak Müzesine gittim. 
Konuk yazar; Son kitabı  ile Orhan Bahtiyar'dı. Bu kez bir de konuk ressamımız vardı. Kitabı resimleyen Can Ersal, ilginç anılarıyla güne renk kattı. Bize unutulmaz  hikayeler bıraktı. Artık Kaplumbağa Terbiyecisi/ Osman Hamdi tablosunu bir depoda bulup gün yüzüne çıkaran kişiyi şahsen tanıyorum ve hikayeyi de ondan bizzat dinledim.

 Yazarın bu kitabı yazma aşamalarını, ressamla her akşam konuşup kitap hakkında konuştuğunu, Zonaro'nun İtalya'ya döndükten sonra bile İstanbul resimleri yapmaya devam ettiğini, Zonaro'nun İstanbul'a ilk geldiği gün resmini gören Sunay Akın'ın siz ne yaptınız, Zonaro İstanbul'a kış mevsiminde gelmişti deyince hemen resimde yazlık kıyafetler içindeki Zorano'ya kışlık palto giydirildiğini ve bi sürü bi sürü başka şeyi bilmenin hazzıyla bambaşka bir gözle okudum.Kitap için ayrıca yazacağım zaten.


Hemen ertesi akşam ise Kitap Kulübümüz   İçin bu kez "Kazım Karabekir Kültür Merkezi"ne  gittim. Bu ayın kitabı; Senelerce Senelerce Evveldi/ Selçuk Altun'du. Kitabı hepimiz çok beğenmiştik. Yalnız bir Selçuk Altun kitabına tamamiyle hakim olmanın ne kadar zor olduğunu da gördük. Yazarımız bu kez Özellikle benim jenerasyon gençliğinin  şiiri Anabellee yi hatırlattı bize. Edgar Allan Poe ile kendini neredeyse özleştirmeye çalışan birinin ardından gezdirdi bizi. Kahramanımızın her tanıştığı insanın ona anlattığı hikayelerin bir yere bağlanacağını sanıp boşa beklediğimizi konuştuk bol bol . Sonuçta hepimiz cesur Ester'i sevmişiz en çok.

Bir dahaki buluşmamızın kitabı Hayatım/ Kazım Karabekir. Karabekir Paşa'nın çocukluğundan itibaren tuttuğu günlükleri okuyacağız ve bu kez toplantımız müzede olacak.

Şimdi size bu ay okuduğum en ilginç beni en çok etkileyen kitaptan söz  edeceğim.
Freud'un Kız Kardeşi/ Goce Smlilevski 
Çok derin acıların anlatıldığı bir kitap.Freud'un Nazi işgali sırasında yaşlı dört kız kardeşini kurtarabilecekken kendisinin kaçıp onların gaz odasına gitmelerine göz yumması anlatılıyor. Kitapta ilk bölüm böyle sona eriyor ve sonra çocukluk yıllarına geri dönüyor. Freud'un en az kendisi kadar acımasız bulduğum anne karakteri de var kitapta. 
Freud'un size çok kötülük yaptım dediğinde kız kardeşinin, hayır sen kimseye kötülük yapmadın sen birilerine iyilik yapma fırsatını kaçırdın dediği sahne bir rüya sahnesi bile olsa çok etkileyiciydi.
Avrupa Birliği Roman Ödülü alan 30 dile çevrilen bu kitap bizde de sekiz baskı yapmış.
Çok beğendiğimi söyleyebilirim.

Şu an da elimde olan kitap ise çok beklediğim bir kitaptı. Hatta yazarını hani yeni kitap, ben Berna'yı özledim diye sıkıştırmışlığım bile vardır :)
Acemi dedektif Berna ile "Kapalı Çarşı Cinayeti" ile tanışmıştım. Bu kitapta da Berna yine esrarengiz bir cinayeti aydınlatmaya çalışıyor. Kimsenin onu görevlendirdiği yok polis falan değil... O bir çevirmen o bir turist rehberi   ama dedektif değil : ) Amaaa "Kapalı Çarşı Cinayeti"ni o aydınlatmıştı... Dün sabah kızım sabah kahvemi yaptı, ben kitabıma başladım. Berna'da zaten yataktan yeni kalkmış, parkta bulunan cesedi o dakika duymuştu.
Ay yaza yaza , yazı getireecektim az kaldı. Hadi gideyim ben. İyi hafta sonları olsun.




21 Nisan 2016 Perşembe

Alo alo burada mısınız? :)

Yani eğer buradaysanız son günlerde neler yaptım onu anlatacağımda :)
Ordu'dan geldiğimden beri bir hareket bir bereket bende. Gitmeler, gelmeler okumalar, üflemeler.
Geldiğimin ertesi günü okey grubumla buluştu Fato'da ...Ayıptır söylemesi Ordu bana yaramış valla,oyunu ben aldım.Yiyip içerken, çat çat taş dizerken tüm stresini atıyor insan.Yiyip içmek demişken, o gün Niksar'da baharın müjdecisi leylekler gelirken yapılan tatlı "leylek giliği" masamızın baş konuğuydu.

Cuma günü ise ruhuma ziyafet çektim. Oyuncak Müzesinde Onur Caymaz'ın konuk şair olduğu "Yasemin Sungur ile Şiirle Sohbet"e katıldım. Şiir, edebiyatın belki de en ihmal ettiğimiz yanı ama neden güzel olan bir şeyi tarif ederken hep şiir gibi deriz mesela, bunu düşündünüz mü? Çok çok keyif aldığım bir gün oldu.
Cumartesi günü ise evde herkesler uyurken Gamsegamse ile evden kaçtık. Önce güzel bir yürüyüş yaptık sonra da ana kız kahvaltı ettik başbaşa...Hava misler gibiydi.Gittiğimiz yer çok kalabalıktı, ay dışarda yer yok bu havada içeride kahvaltı yapmak istemem derken fırt bi masa boşaldı, hemen kuş gibi konduk. :) Gamsegamse oradan spora gitti ben yine yürüyerek eve döndüm.
Pazar gününü evde geçirdim, yeni takıntım Yeşilçam  şarkılarını dinledim. Ailece uzun uzun kahvaltı ettik. Doris Lessing'in Büyükanneler  kitabını okudum. Bu kitap dört uzun hikayeden oluşuyor. Kitaba adını  veren "Büyükanneler" filme de alınmıştı  hatta film +18 di.

Bu haftanın okunup biten ikinci kitabı ise bu sıralarda beni en çok etkileyen kitap oldu. Makedonyalı yazar  Goce Smilevski  psikanalizmin kurucusu Freud'un Nazilerden kaçarken yanında götürebileceği 20 kişilik listeye kendi ailesini, baldızını, doktorunu, doktorunun ailesini, hemşirelerini hatta köpeğini bile yazıp dört yaşlı kız kardeşini yazmayıp onların gaz odasında can vermelerine neden oluşunu  Kız Kardeşi Adolfina'nın gözünden anlatmış. Çok hüzünlü bir kitap.

Geçtiğimiz salı günü ise  Beş kadın Erenköy Diyalog Kahvede brunch yapalım diye toplanıp, bir sürü yeni fikir etrafında sohbet ettik. Banu, Renan, Bahriye ve Armağan ile resmen beyin cimnastiği yaptık.

Aynı günün akşamı yine aynı ekiple bu kez  Tiyatro Karnaval da  Gönül Ülkü- Gazanfer Özcan Sahnesinde ,Ethel Mulinas'ın tek perdelik ve tek kişilik oyunu "Yolculuğum"u izledik.  Başarabilirsiniz diyor Ethel Mulinas ve bir yol açıyor size kendi yolculuğunu anlatırken. Yer yer komik yer yer hüzünlü bu oynu izlemenizi şiddetle öneririm.


E bu kadar gezildi de evde  ne yapıldı derseniz, pişmeler, taşmalar aynen devam ettii. Hele dün hele dün tüm ev cıncık gibi temizlendi de üstüne hünkar beğendi bile pişti. O hünkar benim elimden yeseydi bu yemeği ası hünkar bayıldı ordu diyeyim size... 
Tarifim aynen  bildiğiniz hünkar beğendi tarifi ama yapan bendim ayol :) Tuzunu mu başka serptim,  patlıcanını mı caaanı gönülden közledim bilemem ama yiyen  doktor bu nee dedi  :)
Hayde gittim şimdi kalınız sağlıcakla...

18 Nisan 2016 Pazartesi

Ordu'da Hayat

Ordu'da hayat muhteşemdi. Bir kaç eksik dışında kuzenler bir araya geldik. Aile apartmanının merdivenleri, balkonları inim inim inledi yine...
Şamata uçakta başladı. Kuzen Ahmet ve Kızı Bahar ile birlikte yaptık yolculuğu. Ahmet  beni korkutmak için aha aha kız tepe üstü gidiyo uçak, senin tarafındaki kanat çatlak mı Lale Abla diye yapmadığını bırakmadı. 😈 Ben de boşuna çabalama oğlum - ben, bi sepetin içinde açık havada, binlerce fit yükseklikte balonla uçtum da şimdi  mi korkucam dedim   :)
 Ordu havaalanında bizi kuzen Evşen ve nişanlı adayı  Serdar karşıladı. O zaman için henüz adaydı :)  Eve gittiğimizde daha arabayı park ederken pencere üşüşenler, Lale ablaaa diye bağıranlar tarafından çoluk çombak karşılandık. Helal olsun kuzenlerime ki, teee Malatya'dan gelenler bile gecenin on birine kadar bizi yemeğe beklemişlerdi.
Yingem yingem yine Karadeniz'in tüm lezzetlerini döktü önümüze.Şu meloycan kavurmasına kırılan yumurta var ya ,efsanedir efsane... Kara lahana dolması, kaldirik, sakarca, turşu kavurması  yumulduk hepsine...
Ertesi gün yani cuma günü free günümüzdü, çünkü ertesi günün akşamına nişanımız vardı. Sabaha yürüyüşle başladık. Ebru, Eşi Uğur ve Ecemnaz ile rıhtıma kadar yürüdük, Bulvar kafede sabah kahvelerimizi içtik ve kahvaltıya eve döndük. 
Öğleden sonra ise Ordu çarşılarına daldık, her tarafa yayıldık, gruplara ayrıldık ama en sonunda Ordu tostu yemek için toplaştık. 
Ordu tostu, normal tostun iki üç misli büyüklüğünde, ekmeği özel bir ekmek, keza sucuğu  da öyle... Sürme sucuk denilen bir sucuğu var, bıçakla iyice ezilip ekmeğin arasına sürülüyor ve mutlaka yanında Ufuk gazozu içilir.
Akşamları Nazlı'nın deyimiyle dünyanın en güzel manzaralı balkonunda  oturduk, gülüştük Anneannemin bu balkondan bizi nasıl takip ettiğini hayal ettik.

Akşamları bu balkonda karşılanır da sabahları bu balkonda kahve içilmez mi?  :)Bu da önümüzdeki park ve teleferik istasyonu manzarası.
İşte  bu da balkondan teleferik manzarası


Üçüncü gün sabahı erkenden uyandık , organizasyon şirketinden gelenlerle  evi böyle süsledik....
Bu da kuzengillerle ,kadeşim Metin ve yeğenlerim Burcu ve Doğa ile nişan hatıramız. Darısı düğüne inşallah.


Ertesi sabah erkenden Ebru'ları yolcu ettik ve biz de hemen dışarı çıktık. Önce Karadeniz pideleri ile kahvaltı ettik sonra da ver elini köy.
Önce Annemi ziyaret ettik, ona son görüşmemizden  sonra neler oldu onu anlatım. işte bu anemon diğer asıyla dağ lalesi annemin hemen yanıbaşında.


Köyde harman yeri ...Karşınızda sekiz köşe kasketiyle dayım Semi Sipahioğlu.Köyde işimiz bitince
beraberimdekiler Ordu'ya döndüler. Çünkü; Ahmet akşama İstanbul'a dönecekti, ama ben bu kez başka bir kuzen grubumla yaylaya devam ettim. Mehmet beni köy yolundan aldı ve geçen kış mahsur kaldığımız  Çambaşı yaylasını, bu kez baharda görmeye götürdü.Tüm yayla bu çiçeklerle kaplıydı. Geçen yıl da misafir olduğumuz Türkmen ailesinin evine misafir olduk yine... Tarladan yirmi dakika önce sökülüp közlenen patatesler, çok hoşuma giden bu mangal, kuzinede demlenen çay muhteşemdi. Biz, yani Mehmet'in eşi Hülya ve  kızçesi Sudenur ile bir ara orada iki saat kadar uyuyup günlerin yorgunluğunu attık. Bize kızan, uyuyacaktınız niye yaylaya geldiniz diyen Mehmet' de sonra bizden çok uyudu :) Minnoş Bahar ise tüm yaylayı fethetti  :)
Yaylada yer yer kar  da vardı.  
Gelelim son güne.
Sabah kalktığımızda artık kuzen olarak Evşen ile ikimiz kalmıştık evde. Yengemle teyzemin bu kahvaltı bırakılır da gidilir mi demesine aldırmadan evden çıktık. Evşen, seni kahvaltıya çok güzel bir yere götüreceğim dedi ve Padya Otele götürdü. Manzara safi Karadeniz, kahvaltı tam Karadeniz usulü biz Evşenimo ile sohbet muhabbet keyfini çıkardık sabahın.
E şimdi Boztepe'ye çıkmadan mı dönücen dedi Evşen  ben de olur mu hiç desim ve teleferikle Boz Tepe'ye kahve içmeye çıktık. Bu Ordu seyehatinin son kahvesi de Boz Tepe Balkon cafede Ordu'ya baka baka içildi.
Biz kahve içerken yengem aradı, dayın sakarca gönderdi  gelin yardım edin temizleyelim, hazırlayayım öyle götür dedi. Ama benim program bitmemişti daha teyzeme uğramam gerekiyordu. Kuzen Yüksel, gel gız ben seni yetiştiririm her yere dedi ve hoop  teyzemi görme işini de hallettik ve nefes nefese eve geldim.

Efenim bu gördüğünüz ot, sakarca... Kıymalı ve bol soğanla kavrulup yumurtalısı  yapılır. Mısır unu ile karıştırılıp tavada altlı üstlü kızartılıp sirke ve sarımsakla karıştırılıp muhteşem bişi yapılır  :) Biz ailecek bayılırız.

Şimdi evdeyim, evcek birbirimizi çok özlemişiz. Ama yorgunluktan gözümü açamadım iki gün. Kocam, Avustralya'dan mı geldin, dedi.  :)
İstanbul'dan Ahmet, Bahar, Oya...Malatya'dan Ebru, Uğur,Ecemnaz,Zeynep...Ankara'dan Hakan
Ordu'dan Metin, Burcu, Doğa,Ayşe,  Mehmet, Güven, Hülya, Hürmet, Yüksel,Sinan, Aysuda, Evşen, Serdar
harika bir dört gündü , devamını beklerim. :)

6 Nisan 2016 Çarşamba

Adiyos hadi gidiyos

Ben biraz memleket havası alıp geleceğim inşallah.Üç yıl falan öncesinden bu foto...Teleferik istasyonu tam da bizim evin karşısına açılınca; çaya kahveye Boztepe'ye çıkıp her ne zaman -Lale nerede diye sırsalar, Boztepe'de cevabını alan teyzemleri fıtık etmiştim. Türküsü bile var, Boztepe'ye çıkmalı şu Ordu'ya bakmalı diye :)
Biraz kuzenler,biraz eski arkadaşlar,biraz kardeş biraz da yeğenlerle hasret gidermece olacak.
Bugün kitap film yazmıyorum. Çünkü artık kafamda Ordu sarhoşluğu var.
Bugün tüm vaktimi evin bensiz günleri sorunsuz geçsin diye planlamakla geçirdim.Bu arada unutmamam gerekenleri salondaki masanın üstüne yığdım, orada kendime yazdığım notlar da var, havluları değiştir, dergiye yazı gönder, kuru fasulye ıslat, eti donduruvudan çıkar, yedek şarjı çantana koymayı unutma gibi. :)

Sözün özü, adiyö... Kısmet olursa bundan sonraki yazı da Ordu var.

31 Mart 2016 Perşembe

Günler geçerken

Bu fotoğraf ile başlayayım yazıya da gözümüz gönlümüz açılsın. Çok keyifli bir akşamdan sonra gelen sabahın da keyifli olması için bu sabah erkenden soluğu Kız Kulesi'nde aldık Banu ile. Sabah dokuz sularında buradaydık.Sahilde ki taraçalar bomboştu ve sadece bizim gibi yürüyenler vardı ortalarda...o yüzden de doyumsuz bir yürüyüş oldu. Harem'e kadar yürüdük, geri dönüp tekrar İskelede tamamladık yürüyüşümüzü. Valla fotom da foto olmuş yani instagramda görenler video gibi, dalgaları bile hissettik dediler. Elime koluma, gören gözüme sağlık olsun  :)


Keyifli blr akşamdı demiştim yazımın başında dün akşam için. Dün akşam kitap kulübü akşamımızdı. Her ayın son çarşambası toplanıyoruz, Kitabımız Kaderin Kızı/ İsabel Allende idi... Kitaba, yazara  en çok da hayata dair konuştuk. Bir sabah kapısında sabun kutusu içinde bulduğu bebek Eliza ve onu annesi gibi bağrına basıp büyüten Rose'nin ve Amerika'da "Altına Hücum Yılları" nı anlatan bu kitabı biz çok sevdik. Allende kitaplarının hepsinde var olan büyülü gerçeklik kitabı bambaşka bir yere oturtuyor.
Kitap demişken devam edelim. Napoli romanları dörtlemesinin dördüncü kitabı olan; Kayıp Kızın Hikayesi raflarda yerini aldı ve bizim eve de geldi tabi. Lenû ve Lina'nın artık olgunlu çağlarındayız, küçük bir çocukken tanımıştık onları ve şimdi 66 yaşlarındalar.Elena Ferrante yazarı ve bu gerçek ismi değil. Gerçek ismini sadece yayıncısı biliyor. Napoli romanlarını ben çok sevdim ve bu kızları çok özleyeceğim.
Hadi şimdi filmler

İvan Gonçarov'un romanından sinemaya uyarlanan filmi ben başarılı buldum hatta çok beğendim.Bir çok teorisi olan ama tembelliği yüzünden bunları bir türlü uygulamaya koyamayan Oblomov aşık olunca değişmeye çelışır, hatta çok gayret gösterir ama aşk bile onu değiştiremez.Gonçarov; Oblomov ile ağır hantal Rus Aristokrasisini arkadaşı  Stoltz ise disiplini ve çalışkanlığı ile Avrupa'yı ve burjuvaziyi simgeler. 
Tavsiye filmlerimin arasına rahatlıkla koyabilirsiniz.

Aşağıdaki fotoğraflar dilmden kareler. Filmin her karesi tablo gibiydi durdurup durdurup baktım.

İkinci filmim ise Asvalt Tango
Yaşadığı hayattan memnun olmayan kadın, kocasını terkeder ve striptizcilerle dolu bir otobüse binip onlarla turneye çıkar. Kocası da arkasından  gider. Aslında bir yol filmi... Kara komedi... 
Son filmi ise yürüyüşten gelince izledim. Önce bir tencere taze fasulye pişiridm, patatesli bulgur köftesi yaptım minnak minnak sonra da çayımı demleyip oturup filmimi izledim.

Kayan Yıldızlar Gecesi filmin Türkçe adı...
Kayan yıldızları oğluyla birlikte izleyen Cecilia, oğluna 1944 de buna benzer bir geceyi anlatmaya başlar.Kendi küçük bir kızken, küçük Toskana köyünün halkının Nazilere meydan okuyuşunun hikayesidir bu.
Müzikleri de şahane...
E hadi anam ben gideyim artık, daha tutmayın beni   :)
Ha  hafta sonu planlarınız nedir kuzum, bende şimdilik hiç bişi yok da :)


24 Mart 2016 Perşembe

Kitaplar ,filmler, konserler, diyetler


Öncelikle söyleyeyim bugün diyetimin 24.günü ve 3.400 gr verdim. Şimdi niye durup dururken neden diyet diye sorarsanız, valla bu gidişe bir dur demenin zamanının geldiğini kendim anlamadım tartı söyledi. Yoksa benim için çok keyifliydi. O evden çıkamadığım karlı, soğuk, yağmurlu kış günlerinde sıcak simitlerle  löööp löööp götürdüğüm tulum peynirleri, film izlerken yediğim suspanglelerle şahane anlar yaşadık ama yollarımızı bir süreliğine ayırdık. Neyse beni bilirsiniz kalender bir insanımdır, elimdekiyle de yetinmeyi bilirim  :)
Nisan ayında gerçekleştirmeyi düşündüğüm bir planım var inşallah maşallah tüm ödüllerimi o zaman kullanacağım.

 Haydi şimdi dün geceden başlayalım. Dün gece çok keyifli bir konserdeydim. Çocukluk arkadaşım kulağa ne güzel geliyor di mi , şarkı gibi... çocukluk arkadaşım, Aysel ile gittik konsere... Konser Zorlu Center Sanat Merkezindeydi. Girerken bizi durdurup arabanın bagajına varana kadar aradılar. 
Konser, Yunan şarkıcı George Dalaras'ındı. Oda orkestrası eşliğinde saatlerce yorulmadan aynı coşkuyla söyledi şarkılarını. Konserden çıkarken resmen ruhum doymuş midemdeki açlığı unutmuştum.

Şimdi müzikten sonra filmler,  kitaplara geçelim.

Serpil kitabını almış,instagramda gördüm ilgimi çekti.  Sıkı Kontrol Edilen Trenler adı kimin ilgisini çekmez ki..Aranırken anah filmi de varmış dedim  ve hemen filmini izledim. Siyah beyaz 1966 yapımı bir film. İzlerken farkettim ki siyah beyaz film izlemenin de keyfi bambaşkaymış.
Bohimil Hrabal'ın kitabından sinemaya uyarlanan film.
Hayatın ağır aktığı bir kasabanın tren istasyonu... En büyük hareket, istasyon şefinin telgrafçı kızla çapkınlığı.. Ve bu ağır hayatın ötesinde, İkinci Dünya Savaşı'nın pençesinde bir dünya...
İstasyonun en genç elemanı, bakir Miloş, hayatı anlamaya 
çalışan toy bir delikanlı. O durağanlık içinde kendi yerini bulmaya çalışıyor ama hem kadınlar hem de acımasız savaş kafasını fena halde karıştırıyor. 
Savaş sonrası Çek edebiyatının en önemli kalemi kabul edilen Bohumil Hrabal'ın Sıkı Kontrol Edilen Trenler'i, edebiyatının evrenselliğine en güzel örneklerden biri. Yazarın 1965'te kaleme aldığı ve artık çağdaş klasikler arasında anılmaya başlanan bu eser, savaşlardan yakasını bir türlü kurtaramayan biçare dünyamıza, tarihin derinliklerinden ayna tutuyor. Sıkı Kontrol Edilen Trenler, sürpriz finaliyle, hayatın durağanlığına çakan bir şimşek...(Kitap tanıtımından)


Bugün izlediğim film ise vallah bayıldım ki bayıldım. İzleyin de aşkı görün  :)


Rozanne'nin Mezarı
Ölümün eşiğindeki Rozanne'nin tek arzusu kasabadaki mezarlığa gömülmektir.Ama mezarlıkta üç yer kalmıştır.Çılgın aşık koca yani Jan Reno , azraile tatil verdirmek ister
 ve kasabada kimse ölmemesi için elinden geleni yapar.
Ölümün gölgesindeki çılgın aşk.Bayıldım kategorisine koydum😅

Kitaplara gelinceee, çocukluğumdan beri  bir şeyler yerken ya film izlemekten ya da kitap okumaktan çok hoşlanırım. Üç gündür ise yalnız yaptığım kahvaltılarıma ve öğle yemeklerime bir e- kitap eşlik ediyor. Körlük/ Elias Canetti... Tam bir edebiyat şöleni bu kitabı ben nasıl şimdiye kadar okumamış atlamışım şok şok şok. :)
 Kitap okuyucumu vazoya dayıyorum, kahvaltı tepsimle karşısına geçiyorum. :) Okunması zor ama okunması gereken bir kitap. Çoktandır aradığım demir leblebiyi bulduğum için çok mesudum :) Bir bilimadamının gözünden insanlara bakışı ya da bakamaması, iletişimsizliğin  ve körücüllüğün romanı... Profösör Kien ve önce hizmetçisi sonra karısı Therese'nın üzerinden  açgözlülük,budalalık, iletişimsizlik  ve sonunda körleşme... Kien'in halkım dediği kitaplarıyla konuşması ise bir efsane...

Okuduğum basılı kitap ise, Nazlı Kar/ Jun'ichiro Tanizaki   Kitabın adı Japon algısını,estetiğini, Japonların mevsimlerle ilişkisini anlatıyor. Kitabın orjinal ismi Sasameyuki , çisildeyen kar anlamına geliyor.Kitapta kar sahnesi hiç olmamasına karşılık yazarın kitaba bu ismi vermesinin nedeni Japon şiirinde sıklıkla karşılaşılan sakuraların(kiraz çiçekleri)nin baharda dallarından döküldüğünde verdiği kar görüntüsünü ifade eden söz sanatı olmadı.  Mkioki ailesinden dört genç kız kardeşin çevresinde gelişen olaylar kitabın ana konusu.   Japon edebiyatına bayılırım, sakuralara deseniz aynen, kızımın adı da Nazlı bi de kız kardeşler var. Bu kitabı ben okumayayım da kimler okusun.🎎🎌🎐💞💝

 Öle işte!

21 Mart 2016 Pazartesi

İnadına bahar bahçe

Etrafımıza korkudan duvarlar çekip, bizi evlerimize kapatmak isteyenlere inat sabahtan çıktık evden.
Bizim oraların "evvelbahar"ydı dün...Evvel baharda açık havaya çıkılır, evlerde hiç iş yapılmaz, bahar karşılanır hoşluklarla gelsin diye.
 
Nasıl böyle olduk, ne olacak halimiz dediğimiz günlerden geçiyoruz. Her yanımız ayrı bir acı, denizlerimiz çocuk cesetleri atıyor kumsallara...Yaz gelse de uzansak şezlonglarımıza, kitaplarımızı okusak sıcaktan bunalınca serin sularına atlasak dediğimiz kumsallara, denizlere...
Bu arada durmayan, durmaması gereken bir hayat var.
Geçtiğimiz  perşembe günü yolum, kendi yolculuğuna bizi ortak eden @ethelmulinas ile @tavsiyeevi 'nde kesişti.  Tesadüfleri iğne deliğinden geçiren kader bu buluşmayı tam da benim diyete girdiğim bugünlerde ayarladı.

 😍Ethel Mulinas 158 kilodan 85 kiloya düşme başarısını göstermiş ve bunun yapılabilirliğini de yoğun bakımdayken yazdığı hikayesiyle anlatıyor bizlere. Bunu anlatmayı ise kendi sanatıyla anlatmayı seçmiş doğal olarak.  Yaşadığım acıları tatlı yiyerek bastırmaya çalıştım ve yıllar içinde bu kiloya ulaştım diyerek bize aslında kilo verişini değil yaşam yolculuğunu anlattı.
 Oyunun hikayesini kendi yazmış, Murat İpek oyunlaştırmış ve Çiçek Dilligil'de sahneye koymuş.
Oyunun biletleri biletix de 55 TL, gişelerde 45 TL.... Ammaaa oyunu görmek isteyenler adını bana bırakırsa , adınız gişeye bırakılacak ve 35 liraya izleyeceksiniz.
Bu arada diyetteyim demiştim ya, 3kg verdim 17 günde, hedefim ayda 5 kg verebilmek. Diyetisyenimin verdiği listenin dışına asla ve kat'a çıkmıyorum ve bol bol yürüyorum.Yürümediğim günlerde evde kondisyon bisikletinde açığımı kapatmaya çalışıyorum.

Geçtiğimiz hafta  biri sinemada biri evde olmak üzere iki film izledim.
Sinemada izlediğim "Annemin Yarası" nı çok beğendim. Bosna- Hersek ve Sırbistan'da çekilen filmde savaş sonrası acıları anlatılmıştı. Ozan Güven, Belçim Bilgin, Meryem Uzerli ve Okan Yalabık hepsi hepsi muhteşemdi ama genç oyuncu Bora Akkaş'da yanlarında hiç ezilmemiş rolünün  hakkını vermişti.



Evde  izlediğim film ise Waitress- Garson Kız, yine çok beğendiğim bir film oldu. Çalıştığı yerde yaptığı birbirinden lezzetli turtalar yapan genç kadının, çok kıskanç ve bu kıskançlığı şiddete vardıran kocası ve kasabaya gelen yeni doktorla aralarında başlayan aşkı, turta dükkanındaki çalışanlarla ilişkileri  var filmde.Alt metinde ise bir kadının özgürlük arayışı, kendine ait bir hayatı istemesi verilmiş.




Geçtiğimiz hafta Ayla Kutlu'nun son kitabı olan "Yedinci Bayrak"ı okudum.Osmanlının, Balkanlardaki topraklarını kaybederken oralarda yaşayan Türk Halkının çektiği acıları kaleme almış bu kez Ayla Kutlu.Savaşın acıları, yok ettiği yaşamlar, parçalanan aileler ve savaşın önüne katıp oradan oraya sürüklenen insanlar. Ne acıdır ki tarih bize hiç bir şekilde ders olmuyor ve dünya hala savaş çığlıkları ile inliyor.

Şu an da okuduğum kitap Kaderin Kızı/ İsabel Allende...Şili'de geçn daha sonra California'ya uzanan hikayede, bir sabah evinin önünde sandığa bırakılmış bir bebek bulan Rose bu bebeği annesi gibi büyütür. Kitapta; Sevdiği adamın evli olduğunu öğrenip ağabeyinin aralasına düşüp Şili'ye gelen Rose  ve bir zamanlar Amerika'yı saran altına hücum yılları ve dünyanın dört bir yanından altına hücum eden serüven düşkünleri arasında sevdiği adamı arayan Eliza'nın yaşadıklarını anlatmış  bu kez de İsabel Allende...



 Hayde bitti, şimdi gideyim mutfakta rengarenk biberlerden yaptığım dolmalarım pişmek üzeredir,yakıp da akşama milleti yemeksiz bırakmayayım. :)