Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

4 Kasım 2015 Çarşamba

Naber :)

Bugün, kendisini hiç görmediğim,uzak bir ülkede yaşayan Hayal; Seni gördükçe annemi hatırlıyorum hep buralarda ol, lütfen yazmış. Sonra buna benzer aldığım mailler geldi aklıma. Okuduğum bir kitabı okuyup ya da izlediğim bir filmi izleyip beğenenler, sözünü ettiğin köfteciye gittik çok güzeldi diyenler... Teyzelerime senin blogdan söz etmiştim,Burgaz Ada' da sözünü ettiğim pastaneye gidip, çilekli milföy yemişler, çok güzeldi sen de git dediler diyen  Yine hiç görmediğim Serpil'im, rüyamda sizi gördüm diyenler... Bunları hatırlayınca blogu bu kadar ihmal ettiğim için çok çok üzüntü hatta utanç duydum. Hep bu facebook ve instagram yüzünden oldu bunlar. :)

 Hadi ilk günkü gibi başlayalım yeniden ama siz de okuyup gitmeyin, buralarda yanımda olduğunuzu hissettirin arada bir bile olsa...

 Sizler nerelerdesiniz sizin oralar nasıldır bilmiyorum ama İstanbul' da artık sonbahara has serinlikler yaşıyoruz. Bugün Zuz ile konuştuğumda Cunda'da denize girdiklerini söyledi. Hava çok sıcakmış...
Gerçi bugün İstanbul'da da aydınlık, pırıl pırıl bir hava var ama bugün evde kalıp, hiç bir iş yapmadan sadece film izlemeyi ve kitap okumayı istedi benim bu güzel canım. :)
Kapağına aşık olup aldığım Mücella/ Nazan Bekiroğlu okuyorum...Yazarın okuduğum İlk kitabı... Kadın hikayelerine de zaten bayılırım. Kitabı aldığım gün Naziş ile Capitol'e gitmiştik. Kahve molası verir vermez hemen oracıkta başladım hatta...
e- kitap ve basılı kitap aynı anda okuyorum demiştim daha önceki yazılarımda da...Ağaçkakan/ Tom Robbins okuyorum e- kitap olarak. Çok sevdiğim "Parfümün Dansı"nın yazarı  Tom Robbins...Bu kitapta süründe yaşayan Uzak Doğulu bir kral ve kraliçe, bir prenses ve kırmızı kafalı, ağaçkakan lakaplı bir tererörist var bir de kurbağalar. :) Zaman zaman ayyhhh şiştim dediğim zaman zaman da  merakla okuduğum bittiğinde iyi ki okudum dediğim bir kitap olacak sanırım... 

İzleme kısmına gelirsek, Dawnton Abbey; 6.sezonda aynı hızla devam ediyor. BBC nin mini dizileri de favorim bu sene...Bu ara 13 bölüm olan Little Dorotty izliyorum...Charles Dickens'ın romanından uyarlanmış çok başarılı bulduğum bir dizi...Tavsiye etiklerim arasına koyabilirsiniz...

Tv de izlediğim dizilerde ise, Hatırla Gönül favorim... 
Bayramı da içine alan seçim tatilinde Naziş'in D&R girince ne kadar Miyazaki filmi varsa topladıklarının içinden "Benim Komşum Torotto" yu izledik... Miyazaki, bu animasyon filmindekendi hayatından esinlenmiş. Onun annesi de bir hastalık geçirmiş ve o dönemde babasıyla birlikte bir köyde yaşamışlar. Önce yedi yaşında bir erkek çocuk olarak yazmış hikayeyi ama sonradan iki kız karaktere çevirmiş. Neden böyle yaptığını soranlara, öyle yapsaydım çok acı duyardım demiş...Hiç bir kötü karakterin olmadığı bu filmi de mutlaka listenize alın...Diğer dvd leri izlemek için de sabırsızlanıyorum.

Pişirme taşırma işine gelirsek bugün kapuska pişirdim. Çoğu kişi burun kıvıır, çok çekici gelmez ama sen yaptığında şahane bir yemeğe dönüşüyor der kocam valla  diyeyim size. :) Defalarca tarif vermiştim bir daha verdirmeyin bana...Googleye, kapuska, laleninbahcesi yazın  :)
Hadi gideyim şimdi, seçtiğim bir film var, beğenirsem bir sonraki yazımda yazarım...

22 Ekim 2015 Perşembe

Lalece Tavsiyeler

Hadi başlayalım.
   Benim önerdiğim kitapları, filmleri beğenenler bu dört bölümlük mini diziyi de çok beğeneceklerdir... Çünkü bana önerenin önerdiklerine çok güvenirim ben...
     İyi kalbini çelik bir zırhın içinde saklayan Olive Kittterigge'nin 20 yıla dayanan hikayesi...

Size  şöyle bir şey de  anlatayım bu vesileyle, şu önerilerine güvendiğiniz kişilerle ilgili...
Benim bir dayım var. Benden topu topu altı yaş büyük olduğu ve biz aile apartmanında oturduğumuz için birlikte büyüdük sayılır. İlk dansettiğim erkek odur mesela... O yıllarda Ordu'da öyle kız erkek arkadaşlığının  rahat olmadığı yıllarda az sürüklemedi peşinde beni sinema sinema, parti parti... Kız arkadaşı nerede biz orada anlayacağınız... Üniversiteye gittiğinde ödevlerimi telefonda yaptırırdı bana... Hafta sonları arkadaşlarımla sınıf gezisine gitmeyeyim diye beni Uludağ'a görürürdü... Serde Karadenizlilik var ya 😍her neyse bu dayım bana hep şöyle derdi;Kendi deneyimlerinden faydalanmak insana pahalıya patlar ama başkalarının deneyimlerinden faydalanırsan bu sana bedavaya gelir 😍😀😃anladınız sanırım ne demek istediğimi...
Ben bu BBC' nin mini dizilerine sardırdım bu ara ve dört bölümlük bir başka diziyi de iki sabah kahvaltısında hallettim  :)

Tavsiye ettiklerim arasına bunu mutlaka koyun... Bizde olsa 444  bölümde ancak toplarlardı... Yaprak Dökümü gibi bir kitabın dizisini senelerce çekip çekip uzattılar... Sanırsınız rahmetli Reşat Nuri, bunlara ahiretten yaprak yaprak senaryo gönderdi... Her neyse bu mini dizi benim gibi dönem dizisi sevenler için... Dawnton Abbey izleyenlerin hayranı olduğu Mr. Bates' de önemli bir rolde oynuyor. Dizi, romantik bir konuya sahip olması yanında o zaman ki kuzey ve güney arasındaki farkları ve o yıllarda ki sendika hareketlerine de yer vermiş...

Bu dizilerin yanında Dawnton Abbey devam ediyor, onun yeri ayrı bende..6. Sezonda şu anda...

Filmlere gelirsek...

..Sundance Film Festivalinde büyük ödülü almış...
Ben, Earl ve Ölen kız...
Bu hikayeyi nasıl anlacağımı bilmiyorum dedi ve başladı anlatmaya.16 yaşındaki Earl'ü annesi  okullarındaki kanser hastası bir kızla arkadaş olmaya zorlar...Earl bu arkadaşlığı anlatıyor bize...
 Bu filmden size söz etim mi bilemiyorum ama bu film de biraz ağır ilerlese de sevdiğim bir film oldu...Çirkin bir kızın bebekliğinden itibaren sırf bu yüzden  evde,okulda, sosyal yaşamında dışlanmasının hikayesi...Yıllara uzanan bir hikaye...Evliliği, çocukları ve evlerine gelen bir fotoğrafçı ile değişen yaşamı...Bir Arjantin filmi...


Kitaplara gelirsek;
Bu ara e-kitap daha çok okudum.

"Bayan Pelligre'nin Tuhaf Çocukları" filminin de çok yakında vizyona gireceği bir kitap...Başta çok güzel başladı ama sonra  bir yeni ergen kitabına dönüştü...

Bu kitap bitince ben kendimde şunu hissettim.Bir okur olarak edebi bir doygunluğa ihtiyaç duyuyordum. O yüzden yine e- kütüphanemden Dublinliler/ James Joyce seçtim.  

1914 yılında yazmış bu kitabı Jmes Joyce.  Bir hikaye kitabı gibi görünse de hikayeler arasında bir bağ var. Çocukluktan başlayıp, yetişkinliğe doğru giden hikayeler. Ben şu anda ergenlik hikayeleri okuyorum mesela... Dublin'de yaşayanların hayatlarını, ruhsal yapılarını inanılmaz bir sadelikle anlatmış... Ben bu kitabı okurken Leylak Dalı; çok güzel bir kitap okuduğundan söz etti... Bir de baktım ki kitap ben de var...Hemen Dublinliler'e ara verip onu okudum yani Carlos Mario Dominguez'in yazdığı Kağıt Ev ve  başlamamla da elimden bırakmadan bitirdim. kitapda , kitap sevgisinin çıldırttığı bir adam var. Banyosuna koyduğu kitaplar rutubetlenmesin diye yaz kış soğuk duş alan, kitaplarla neredeyse evcilik oynayan bir adam sonra bunu nerelere vardırdığını kitapta okumalısınız.Ama enteresan olan, daha kitaba başlamadan bir kaç saat önce kendime sorduğum soruyu kendine sormasıydı.. Toz alırken; kitaplığa takıldı gözüm ve bir faha okumayacağım bu kitapları böyle biriktirmek'gözünden esirgemek nasıl bir şey demiştim ben de aynı hikayedeki gibi...



Bugünlerde genellikle evdeyim ve sıkıldığımda da bu boyama işine merak sardım...Tavsiye  ederim

Yetmez bu kadar tavsiye derseniz bir de ağız tadı tavsiyesi o zaman, benim lise yıllarımda deliler gibi dolaptaki bitmeden yenisini yapıp dolaba koyduğum mozaik pasta...Bizim Zuz  hala nefret eder sırf o yüzden...
Seferberlik Yemek Tarifleri facebook sayfasında da vermiştim bu tarifi... orada ne yazdıysam aynen kopyaladım buraya da...
Alt tarafı "mozaik pasta" deme bacım.  Onda koskoca  lise bitirme sınavının hatıraları var...
Biz o zamanlar, bütün sene yazılılara çalışır, iyi not olmak için kendimizi paralar bu yetmez gibi bir de okulu bitirmek  için bu derslerden yeniden sınava girerdik.Olmadı eylüle kalırsın, elimde tek ders sınavları olur falan. Ama benim için haziranda bu sınav işinin birmesi şarttır.Peki niye, çok mu idealist bir öğrenciyim evde beni kötü muamele mi bekler? Tabikitleri de hayır...Beni Kumburgaz' da sahiller bekler, arkadaşlar bekler, tekneyle yanından geçip hohohoho diye taciz ettiğimiz Hotel Marin'in  salda çıplak güneşlenen turistleri bekler. İşte! Ben de yazdan kışa hazırlanan karıncalar misali kıştan  işi sıkı tutardım. Böyle sınav dönemlerinde benim en büyük destekçim; mozaik pastaydı.Zaten de tek yapabildiğim şeydi. Buzdolabındaki girmeden  hemen yenisini yapar koyardım. Fakaat bu durumdan memnun olmayanlar vardı.Her dolabı açtıklarında mozaik pasta gören kardeşlerim; bööööö yine miii demeye başladılar. Hatta  kız kardeşim hala ağzını sürmez ve hep senin yüzünden -belki de çok sevebileceğim bir şeyden beni nefret ettirdin, der.😇😍😎 Evet böyle şahane bir şeyi kaçırmasına neden olduğum için üzgünüm ama yaptıklarımdan hiç pişman değilim.O sene bizim sınıftan haziran döneminde bir tek ben mezun oldum ve bunda en büyük pay mozaik pastanındır 😍😇😎
Şimdi gelelim tarife...
2 paket pötibör büsküvi
50 gr margarin ya da tereyağ
1 su bardağı toz şeker
1 paket vanilya
3 çorba kaşığı kakao
1 büyük su bardağı süt

Yağı eritin,sütü,şekeri ve kakaoyu ilave edip iyice karıştırın...Biraz ılık olabilir ama sıcak olmasın.
Büsküvileri çok fazla ufaltmadan parçalayın...
Sıvı karışımı ve vanilyayı büsküvilerin içine döküp iyice katıştırın...Hatta ben elimle son bir kez karıştırıyorum...Streç film ya da buz dolabı poşeti kapladığınız kalıba yerleştirin. Ve dondurucuda bir kaç saat bekletin...( benim tarifimde yumurta yok)

Ha bir de Gamsegamse'nin öğrencileri benim adımı yazmayı öğrendiler, bi de resmimi yapmışlar  :)Beni göbeği açık ve mini etekli çfit bir kadın olarak çizen öğrenciyi çok takdir ettim. :)

HAYDİ EYVALLAH ŞİMDİLİK

13 Ekim 2015 Salı

Biz eskiden

Bundan 12 gün önce bir cuma gecesi biz karı koca kabuslar içinde uyurken, meğer canım Filiz'de kabus bir gece geçirmekteymiş...Bizim bundan ertesi sabah haberimiz olabildi...Telefonda haberi aldığımda yüzümde nasıl bir ifade oluşmuş ki o sırada kahvaltı yapmakta olan Gamse ağzındaki lokmayı eliyle dışarı çıkardı, çiğneyemedi yutamadı...
 Filiz o gün bugün uyuyor biz de o gün  bugün uyumuyoruz...Bakırköy Sadi Konuk Hastanesi'nin bahçesinin dili olsa da anlatsa size bizi.Neredeyse 30 kişi sabahtan akşama kadar orada bekliyoruz...Filiz uyanana kadar da oradayız...Filiz uyansın kulağının arkasına taktığı gül gibi gülüşünü yüzüne taksın ve yine geçip ortamıza böyle güzel poz versin...

Biz bunları yaşarken Ankara'da patlayan bombaların haberi geldi.Bomba Ankara'da değil hepimizin içinde patladı.

On yıldır yazıyorum,belki on yıldır beni takip edenler vardır. Hiç bir zaman bu kadar  karamsar olmamıştım...
Bugünleri nasıl atlatırız bilmiyorum, barışla kan yanyana olur mu bilmiyorum...Yalnız merak ediyorum Biz artık eski biz olabilecek miyiz? Mutlu olmak diye, gülümsemek diye bir şey vardı diye masallar mı anlatacağız gelecek nesillere...Güzel olan her şey masallarda mı kalacak?

29 Eylül 2015 Salı

Güle güle sıcak yapışkan yaz, hoş geldin canım sonbahar

Bugün anladım artık ki; yaz bitti...

Gökgürültülü, sağnak yağışlı havada evdeyim bugün... Müzik kanalımı Jazz a ayarladım ve Aslı Levent'in " Jazz Hikayeleri"ni okuyorum. Daha önce Güven ve Gerçek adlı bilimkurgu kitaplarını okumuş heyecanla acaba "Adam" ne yaptı diye üçüncü kitap "Cesaret"i beklerken araya "Jazz Hikayeleri"girdi. Yazıya başladığımda henüz ikinci hikayeyi bitirmiştim. Jazz Atölyesindeki dostlarımdan beslendiğim,ilham aldığım yazılar diyor Aslı Levent, kitabın önsözünde...Bu demektir ki bizde dostlar arasında olacağız..Ben kitapların sunuluş biçiminden çok etkilenirim.Hatta önsözlerini hikayeden daha çok sevdiğim kitaplar vardır...O nedenle o samimi "okuyucuyla sohbet" bölümüyle başından sevdim kitabı ve  daha henüz ikinci hikayedeyken o dostlar arasına katıldım... 



Bunun dışında görüşmeyeli neler yaptım acaba haaa ayol koca bir bayram geçirdik. Sağolsun devletimiz de bayramı bir tatil şölenine dönüştürdüğü için ben ha babam de babam yemek yaptım. Aslında biraz da kendim kaşınıyorum galiba :) hem yorulup vıt vıt  ediyorum hem de bayılıyorum sofraları şölen havasına dönüştürmeyi..İşin doğrusu çocuklarımın akıllarında öyle kalmak istiyorum. Şen, leziz, şık sofralar, hiç yorulmayan, her şeyi yapabilen efsane anne modeli. :) Bayram sabahı altıda kalkıp, masaya evdeki en güzel örtüleri serip, en güzel sofra takımlarını çıkarıp bir de minik kıymalı pideler yaparak adeta show yaptım. Bir akşam önce de minnak minnak etli yaprak sarmalar yapmıştım üzerinize afiyet. :) Böyle iki gün yaptım ama üçüncü günden itibaren de çamura yattım. Geç kalktım, bana tost yapın dedim ayyyy bayram tatili çok uzun dedim. :)  Mutfağa gideni hiç gözümden kaçırmadım, gelirken çay suyu koy dedim. Ayağa kalkana, kalkmışken bi bardak su ver ya da çayı koy dedim :) 
Bunun yanında bayram ziyaretçilerimiz, bayram ziyaretlerimiz oldu... Gelenleri ağırladık, gittiğimiz yerlerde dibine kadar ağırlandık. Öyle çikolata kahveyle değil, börekli, dolmalı ağırlandık. :)Peki siz derseniz; bize gelenler hep bir önceki ziyaretlerinde o işleri gördükleri için biz onları sadece çikolata ve mandalina kolonyası ve de güzel sohbetimizle ağırladık. :) 
Bir gün Gamsegamse ile analı kızlı sinema günü yaptık.Yatarlı koltuklarda bilet alıp, yayıla yayıla Küçük Prens izledik. Sinema çok soğuktu ama benim sinema saati beklerken English Home dan aldığım havluları üstümüze örttük...Filmi hiç beğenmedik ama sinema çıkışında hemen yandaki Küçük Prens Müzesini ve Capitol'ün Küçük Prens konseptine bürünmüş halini çok sevdik.

Tatil uzun muzun ay çok yoruldum  desem de ortaokuldaki Türkçe öğretmenimin bir sözü gibi noktaladım tatili. Hocamız; kompozisyon dersinde bize hep,iyi başlayın iyi bitirin, arada ne söylerseniz söyleyin  derdi. Ben de bu söz uyarınca son gün  hamsili pilav ve çilekli turta ile altın vuruş yaptım...

Sonra efenim bir maç akşamımız var ki evlere şenlik. Yarısı FB li yarısı BJK lı bir grup içlerinde bir ben GS li ama koca kontenjanından BJK destekçisi 12 kişi fanatik Fenerli Fatma Abla' da toplandık ve tam stad havasında maç izledik...  Yani iyi başladık iyi bitirdik tatili ve artık  ben kendi normal hayatıma döndüm bugün itibariyle...Neymiş  efenim rutinde mutluluk varmış....

21 Eylül 2015 Pazartesi

Bu haftasonunda ben

Eylül ayını da bitiriyoruz benim canımın ta içi okuyucu...Eylül ayı benim için kış hazırlıkları kapsamında bol bol domates konservesi, konserve menemen, mürdüm eriği marmelatı, dondurucuya biraz sebze stoklaması bunları yaparken de kitap okuma, film izleme ile geçti sayılır... 
Bu yıl kış hazırlıklarını yaparken çok sıkıldığımı her seferinde de bir daha yapmayacağım dediğimi de itiraf edeyim...Nedense her sene coşa coşa bin hevesle yaptığım bu iş bu sene bana zül geldi...sanırım bir türlü serinlemeyen havanın yanında bir de onu daha çok ısıtan ülke gündemi bunda etkili oldu.
Hadi bakalım ne yapmış ne etmiş bu Lale kişisi. :)

Irmak Zileli'nin Eşik adlı. Kitabını bitirdim...


Çocukluktan başlayıp, ergenliğe uzanan İngiltere ve Türkiye'de geçen çok çarpışmalı  baba kız ilişkisi arka fonunda da yetmişli yılların çarpışmalı Türkiyesi var...Üç anlatıcının olduğu kitapta geçişler o kadar ustalıkla yapılmışki bütünlük hiç bozulmuyor...Tavsiye ettiğim kitaplar arasına koyabilirsiniz...
İhsan Oktay Anar'ın yazdığı Puslu Kıtalar Atlası; İlban Ertem çizimleriyle çizgi romana dönüşmüştü, hafta sonunun kitaplarından biri de o oldu...



Sözünü edeceğim film ise; 5 to 7

New York'ta yaşayan arzu dolu bir roman yazarı ile genç ve güzel bir kadın arasında bir ilişki başlamıştır.. Ancak bu kadın Fransız bir diplomatın karısıdır ve bu yeni çift her akşam yalnızca 5 - 7 arasında buluşabilmektedirler. Aşkları derinleştikçe kültürler, dünya görüşü, kişisel ahlak ve diyet tercihleri gibi konularda aralarında çatışmalar gün yüzüne çıkmaya başlar...

Şimdi yeni çıkan bir edebiyat dergisinden söz etme sırası...Adını Didem Madak'ın Pulbiber Mahallesi adlı kitabından alan Pulbiber; Kadınlar, çocuklar,hayvanlar ve ağaçlar için hayat çok zor. biz bunu kolaylaştırmaya geldik. bize ayrılan süre,yeni başlıyor diyerek yayın hayatına başladı...



Beklenildiği üzere dokuz günlük bir bayram tatiline girdik ve tüm memleket. Yollara düştü yeniden... Bizim Naziş'de bunlardan biri...Bu yüzden Gamsegamse, bir teklifim var, bu gece benim odamda yat, bir teklifim var hadi Kızguncuk'a gidelim diye yanıma geliyor....
Dün harika bir Kızguncuk günü yaptık ana kız daha sonra da Haktan katıldı bize...
Sandalyelerimizi omuzumuza taktık, tıngır tıngır yokuş aşağı Kuzguncuk'a indik... Önce Nail Kitapevine uğradık ve Didem Madak'ın Pulbiber Mahallesi adlı kitabını aldım. Sonra, Dilim pastanesinin o harika tartaletlerinden aldık kahvemizin yanına ...ve sandalyelerimizi deniz kıyısına kurup, kahvelerimizi söyledik...
Martı uçtu, deniz dalga dalga gelip arada su serpti, vapur düdüğü öttü, kitap okuduk. Gamsegamse meditasyon yaptı. Biz  hava serinledi derken boğazın malum üçlüsü yüze yüze önümüze geldiler :) 
Derken,Haktan sıcak Çengelköy böreği almış, yanımıza geldi. Hadi börekli çay faslı derken akşam ettik.
Akşam oldu dedik ama dönüşte yİne Nail Kitapevine uğramadan edemedik.
Özellikle de oturup kitabını okurken arada kafamı kaldırıp,çarşıya bakmak çok hoşuma gitti...

Kitapevinden çıkınca bir de İlya'nın Bostanı'na uğradık...

İşte böyle böle
8.3/10
7.0/10

17 Eylül 2015 Perşembe

Vicdan

Yemek yiyorum, pişiriyorum, film izliyorum,kitap okuyorum yani gündelik yaşam devam ediyor...Ama aklımın kıyısında şu fotoğraf şu fotoğraftaki o bakış, bir babanın ümitsiz bakışı, o doktorun duygudan yoksun sesi, bir annenin ağlayışı...

O yüzden bugünün kelimesi vicdan...

Dünya herkese yetecek kadar büyükken, hayat bu kadar kısayken ve sonuçda hiç birimize kalmayacakken, kahvenin kokusu bu kadar baş döndürücü, çikolata bu kadar lezizken, şarkılar söylemek bu kadar güzelken, güneş böyle güzel  parlıyorken hepimizin derdi bu olmalıydı. Bu yaşamın tadı çıkmalıydı, olabilirdi ama içimizde biraz ya biraz vicdan olabilseydi...
Bu ülkede ;bir kaymakam yanına canlı yayın kameraları alarak oğlunun şehit haberini vermek için bir ana babayı yataktan kaldırdı. Bir doktor üstelik de bir kadın doktor, bir babaya - amcaaa, kızın baygın değil ölü ölüüü diye bağırdı, kurtaramayız, boynu kırılmış dedi. üstelik de o an içeride arkadaşları hastayı kurtarmaya çalışırken, duran kalbini çalıştırmışken, hasta hala yaşıyorken... Artık boğulmak istemiyoruz diyen Suriyeli Mülteciler sınır kapısına yığıldı, çocuklar hariç hepsi açlık grevinde... Esenler oto garı ana baba günü ama onlara bilet satışı yasak, yürüyorlar ...yayan, yapıldak...Macaristan olmamıza çok bir şey kalmadı.

O kaymakam Türk, o doktor Türk,  o botlarla onları binlerce  liraya karşıya geçirmeye çalışan insan tacirleri Türk, o adi can yeleklerini satan, piyasaya can yeleklerini yetiştirmeye çalışanlar Türk...

 Hani çok gurur duyuyoruz ya milliyetimizle önce bi insan olsak, biraz vicdan sahibi olabilsek...

2 Eylül 2015 Çarşamba

Eylül

 Artık güneş ne kadar yakarsa yaksın bu at kestanesi düştü önüme bir kere... Ben akşam üzeri o hırkayı aldım üzerime ve kuru fasulye pilav pişirdim, büyükanne motifleri, etamin işlemeler düştü bir kere aklıma ne kadar debelenirse debelensin son demlerini yaşıyor sıcak, yapışkan yaz. :)





Bu hafta geçen hafta başladığım Karahindiba Şarabını bitirdim önce...bir çocuğun gözünden 1928 yazını okumak bana hangi yıl olursa olsun tüm çocukların gözünde yaz aynı duygusunu verdi. yaza veda ederken okumak hele de tabiri yerindeyse  cuk oturdu ... Çocukluk  senfonisi gibiydi... Araba korna çalmaz , o deniz atının kükreme sesidir..Yaşlı kadının elleri kelebeklerin pudralaşması gibidir...ve yerinden kalkamayan yaşlı bir adam  binlerce kilometre uzaktaki Meksika'daki arkadaşını arar...o pencereyi açar ve telefondan ona sokağın sesini dinletir...ve çocuk karseşine  der ki , şimdi seni sevmiyor olabilirim ama sen yine de buralarda ol. Etrafımda ol... Bir gün yaşlanınca altın bir altın madenimiz olabilir ve biz sakallarımızı uzatır, verandada mısır püskülü şarabı içeriz...vay be der diğer kardeş, sakal uzatmak ha, bunu çok sevdim...
İşte böyle şırıl şırıl bir yaz şarkısı gibiydi...




Hemen arkasından  başladığım  "Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar" ise bir Ankara romanı...Yazar adeta, böyle sade, süssüz püssüz de anlatılabilir bir şey demiş... İki  çok eski erkek arkadaş  ve birinin sevgilisinde oluşuyor roman karakterleri...Birbirinden farklı üç kişi ve artık her şeyi üç kişi yapmaya başlamalarıyla yeni bir yön alan arkadaşlık ....fonda soğuk, yağmurlu Ankara sokakları ve geceleri...ben çok beğendim. Bir günde de okudum...






e- kitap olarak okuduğum Kızkardeşim İçin; aynı zamanda filme de alınmış...Lösemi olan kızkardeşine donör olması için dünyaya getirilmiş 13 yaşındaki bir kızın ebeveynlerini , artık bedeni hakkında kendi söz sahibi olmak için mahkemeye vermesini anlatıyor... kitapta her karakter kendini anlatıyor...konusu itibariyle çok ajitasyona açık olmasına karşılık hiç bu gibi şeylere kaçmadan yazılmış...




Şimdi bu ne diyor musunuz? Bu yaz, çok ağır olan gündemden biraz da bunlarla kaçtım sanırım...kah yetişkinler için boyama, noktaları birleştirme kah da böyle resim yapmasını beceremeyenler için hoş bir eğlence olan adım adım resim yapmayla. :)


Bu haftanın en güzel olayı, mahallemizdeki eski İETT garajı ve tramvay deposunun böyle şahane bir kafeye dönüştürülmesiydi...Bir kütüphanenin içinde olduğu duygusuyla oturup çay , kahve içmek,sohbet etmek istersen raflardan bir kitap seçip okumak çok ama çok güzeldi ..Hele de iki sokak üstümüzde olmadı ballı lokma tatlısı oldu....

Bunlar da bu haftanın filmleri...
beshkempir bir Kırgız sineması  örneği... Oradaki bir geleneği anlatıyor aslında... Fazla çocuğu olup da bakamayan bir ailenin çocuğu, durumu iyi fakat çocuğu olmayan bir aileye beş ihtiyar kafın tarafından yapılan bir ritüel eşliğinde veriliyor...filmin devamında çocuğun ergenlikten yetişkinliğe geçişini izledik...

Kutup Çizgisi Aşıkları...Milyonlarca tesadüf bu aşkı hazırladı... Çok beğendim, görselliklerin şahane oluşu da güzelliğini katladı filmin...


 Oooh Mis Mcphee ,tanımayan bilmeyen var mıdır ki onu...pazar günü üçüncü kez aynı keyifle izledim....

Limonata: umarım hak ettiği gişeyi  yakalamıştır...çok beğendim hatta bu haftanın en güzel filmiydi...İstanbul'dan Balkanlara uzanan bir yol filmi...


E gezdik, tozduk filmleri izledik, kitapları okuduk peki yemek ya yemek aç mı durduk?  :) olur mu hiç heleki de bizim evde... Dün oturdum tv karşısına hem Ayhan Sicimoğlu'nun o doyumsuz sohbetini dinledim hem de koccaa bir tencere kara lahana dolması sardım...valla tarif isteyen yandaki aşcı şapkalı fotoma tıklasın gitsin. :)

Ay daha ne yazayım dilim damağım kurudu anlatmaktan hadi gideyim ben..