Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

8 Haziran 2016 Çarşamba

Yaza yaza yaz geldi, çarşıya kiraz geldi

Blog için yazmaya başlamadan önce bir instagrama bakayım da hatırlayayım neler yapmışım dedim ve ne kadar uzun bir ara verdiğimi anladım:) Ama acısını çıkardım öyle uzn yazdım ki, sanırsın mevsim değişti yaz oldu. Çünkü başladığımda hava baya bi kapalıydı :)

Önce kitaplarla başlayalım. Bu arada iki kitap fuarı geçti. 2. Üsküdar Kitap Fuarı ve Haydar Paşa Garında düzenlenen Kadıköy Kitap Günleri.Üsküdar kitap fuarından aldığım Pedro Paramo ile başlayalım.

Kitaptan söz edeceğim de sen şimdi bu salatayı domatesli sanırsın  bacım.Ben yürüyüş üstüne bi de kitap fuarı çakınca dilim dışarda düştüm eve. Babası her bulduğundan mücver yapan kız da salatasını çilekli yapar.Valla denemezseniz küserim.Çoban salatanızı çilekli yapın.Miss
Geçen  akşam Pedro Prama/ Juan Rulfo üzerine bir yazı okudum, upuzun bir novella kadardı neredeyse.Bu yazıyı okuyunca, üleen hemen alayım şu kitabı derken paat önüme düştü fuarda.
Gabriel Garcia Marquez, " Yüzyıllık Yanlızlık" yazdığı yıllarda edebiyat çevrelerinden bir dostu bir kitap atar önüne ve -sen kitap yazdığını mı sanıyorsun der.Garcia, kitabı soluksuz okur, bitirir bir daha okur.Hatta ezbere bildiği söylenir. Macondo köyünü bu. kitaptan esinlenerek yaratır.O kitap işte bu, benim evet
 benimmm kitap sehpamda gördüğünüz Pedro Prama'dır. Hatta Yüzyılık Yalnızlık'ın bir yerinde  Juan Rulfo' ya bir selam çakar.

Haydar Paşa'ya gittiğimde ise hiç bir kitap almadan çıktım. Gitmeden yaptığım koca listeden bir kitap bile yoktu fuarda ilginç biçimde. Sonra Kadıköy kitapçılarına baktım anah orada da yoktular. Sonra akşam üzeri Kocamla buluştuk.Ramazandan önce son çıkış olsun dedik. Bi yemektir, bi kahvedir ne yapılabilirse işte onları yaptık. Ben tabi vıt vıt kitapları bulamadım da elim voş mu gidicem eve şimdi de diye diye söyleniyorum bu arada. Sonra, benim kocam kişi dedi ki; Çağdaş Kitapevine gittin mi? Ben sana kitap alacağım zaman oradan alıyorum. Nasıııı orası kırtasiyeci değil mi ayolll dedim.Gittik ve ne desem kitapçımız pıt pıt çıkarıp verdi raftan. Nezih kitap evinin sırasında olan bu kitapçı artık benim için candır.
Aldığım kitaplardan ilkine başladım bile.Son derece ilginç bir konusu var.Pulitzer ödüllü, çevirmeni Solmaz Kamuran,ilk paragrafını da fotoladım sizin için böyle ilginç başlıyor. Üstelik parasını da kocam verdi. Tavsiye edene de güvenim tam, eee daha ne olsun  yav insan bir kitaptan daha ne bekler.
Şimdiki kitabım ise Gamsegamse'nin hediyesi. Kolombiyalı bir yazardan. Her perşembe öğle yemeği verilen bir kilisenin papazının şehir dışına çıkması gerekmektedir ve ilk kez pazar ayinini bir paşka papaz yönetecektir. Kilisenin her şeyinden sorumlu kamburu ve üçü de aynı adı taşıyan üç kadın çalışanı oradan oraya koştururken kilisenin bütün sırları da fısıldanmaya başlar. 

E haydi şimdi gezmelere gelelim :)
Çok yürüyorum çookkk. İşte size ispatı.

Yürüyüş güzegahım tabikitleri de Üsküdar Sahili. Her an şükrederek yürüyorum. Bu güzelliği yaşayabildiğim için. Nasıl şükretmem İstanbul'u İstanbul yapan her şey karşımda. Kız Kulesi! Galata Kulesi, Topkapı Sarayı, Süleymaniye, Ayasofya ,Sultan Ahmet Camii, Çırağan Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Boğaz Köprüsü daha da sayayım mı yani. :)
Takıyorum çantamı sırtıma pıtı pıtı yürüyorum. Yanımda da Banuş ya da Kocam... Yürüyüş sonunda Salacak Balıkçılar Barınağında kahvaltımızı yapıyoruz. Sonra haydi yine yürüyüş.
O yukarda fotoğraftaki yürüyüş sayısına ulaştığım gün hakikaten de büyük bir yürüyüştü. Karı koca sabah erkenden kahvaltımızı bile yapmadan çıktık evden. Üsküdar İskeledeki büfelerden birer tost aldık, vapurda da çayla o işi öğrencilik günlerimizdeki gibi hallettik. İlk olarak Unkapanı/ Ayın Biri  kilisesine gittik. Buradan daha öncede çok söz ettim. Sadece ayın  birinde açılan, her dinden insanın ziyaret için o gün önünde uzun kuyruklar oluşturduğu içinde ayazması olan  ve Papazı Vatikan tarafından seçilen ilginç bir kilise.Önünde yine uzun kuyruklar vardı. Buraya her dinden  insan dilek dilemek için gelir, ünlülere her daim rastlama olasılığı mevcuttur. Biz dilek dilemek için gitmediğimiz için kuyruğa girmeden  içeri girdik. Ben fotoğraf çekmek için çıkıp merdivenlere oturdum. Bu arada dileği gerçekleşenler de şeker, çikolata ve ambalajlı minik kekler ikram ediyorlar ve üşenmeyip merdiveni çıkıp bana da getiriyorlardı. ve mendil satan çocuklar durur mu, onlar da su al ablaaa, mendil al ablaaa diye onlarda geliyor tabi... Ben de onlara su ya da mendile ihtiyacım yok ama al sana çikolata, al sana şeker, al sana kek diyerk birbirimizi gönülledik :)
Kiliseden çıkınca bu kez Süleymaniye Camii'nin yolunu tuttuk. Her yıl bir kez olsun gidip o ağacın altında oturmak, orada dua etmek bana sonsuz huzur veriyor. Tadilat sonrası da gidememiştik. Mimar Sinan'ın camideki örümceklenmeye karşı dört köşeye yerleştirttiği deve kuşu yumurtaları tadilat sırasında çıkarıldı ve aynen yerine geri kondu. Bu camiinin bacalarında toplanan isler tüm İstanbul'un mürekkep ihtiyacını karşılıyormuş o zamanlar.

Süleymaniye'nin kendisi kadar, Süleymaniye'den karşılara bakmak da güzeldir.

Süleymaniye'de dualarımızı ettik, ben ağacımın altında oturdum derken kanımız acıkmaya başladı. Oraya gidip te Ali Baba'da kuru fasulye yemeden dönülür mü hiç.Tam vaktinde gitmişiz ki bizden biraz sonra kuru fasulye bitti demeye başladılar, müşterilere.

Geçtiğimiz çarşamba akşamı kitap kulübü günümüzdü. Daha öncede yazmıştım. Her ayın son çarşambası akşamı Kazım Karabekir Kültür Merkezinde toplanıyoruz. Bu ayın kitabı olarak Hayatım/ Kazım Karabekir seçmiştik. Kazım Karabekir Paşa'nım çocukluğundan itibaren tuttuğu günlüklerden oluşan kitabı hepinize tavsiye ederim. Paşa bir yerde der ki; her zaman kendinizi mutlu edecek bir şey yapmaya çalışın ki , böylece etrafınıza daha faydalı olursunuz.. Bu motivasyon şekli kitabı okuduğumdan beri benim hayat düsturum haline gelmiştir.Ben kitabı ilk yayınlandığı sırada okumuş ve herkese tavsiye etmiştim.
Toplantı öncesi Kazım Karabekir Müzesini gezdik. Bize müzeyi gezdiren Paşanın küçük kızı Timsal Hanım, müzenin ilk kez gece bizim için açıldığını ve bu sayede gecede yaşayan bir yer haline geldiği için çok memnun olduğunu söyledi.Erenköy'de bulunan bu müze evi gezmenizi şiddetle öneririm. 


Müze gezimizden sonra yine Timsal Hanım bize muhteşem bir sunum yaptı ve Kazım Karabekir Paşa üzerinden Kurtuluş Savaşını slaytlarla fotoğraflarla anlattı. Zaman zaman göz yaşları içinde ve gururla dinledik, izledik.
 Ramazanın son etkinliğini pazar günü yaptık. Ercangillerle :) DSİ Sosyal Tesislerinde buluştuk. Yedik içtik, yürüyüş yaptık, okey oynadık eve geldik ve o gece de ilk sahura kalktık. Biz oraya gidince herkes bir yere dağılır. Örneğin şekil a :) Naiz bir ağacın altında selfie yapmaya çalışırken, Banuş şaşkın şaşkın bakınırken bana yakalanırlar. :)


Aa durun durun bir de  dut toplamaya gittim. Minem yani nam-ı diger Mine Flora, - Lale, dutlar oldu nerdesin deyince bi koşu gittim. Çocukluğumdan beri ilk kez ağaçtan dut topladım. Bir kova da eve topladım. Ama Mine, o ne kıs o kime yeter deyip elemanını gönderip iki kova daha toplatınca yiyemediklerimiz de dut şurubu oldu. İki şişe kara dut şurubum var. Artık iftarda, sahurda sular sular içeriz.Ellerim de dut topladığımın kanıtı. Evdekiler inanmaz diye belge yaptım.
Bu güzellik de dut ağacının altından çıkıp bize muziplik yaptı.


Muhammed Ali Clay 'da gitti. Çocukluğumuzdan kalan ne varsa gidiyor bir bir. Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım sözünü her maç öncesi rakiplerini söyler morallerini bozardı. Gece yarıları uykudan uyanır, maçlarını izlerdik. Vietnam savaşına katılmayı  Vietnamlılar bana hiç bir şey yapmadı diyerek reddettiği için ceza almıştı. Irkçılığa karşı sergilediği duruşu ile de gönlümde ayrı bir yeri vardır. Huzur içinde uyusun.

Bu fotoğrafta , sizin için anacım. Sabah sabah bulutlardan fal baktım. Memleket havası gibiydi gökyüzü ama kara bulutlar dağılacak, aydınlığa çıkacağız 
Ayyy valla gidiyorum artık, iki üç aylık yazı yazdım yeminle...

Tutanlar için hayırlı ramazanlar dilerim.



9 Mayıs 2016 Pazartesi

Ben burada yokken

Ben burada yokken
Naziş ile sinemaya gittim. İkimizin de çocukluk  kitabının kahramanı Heidi'yi birlikte izledik ve çok sevdik. O dağlara bakmak yetti. 
Esra Türkekul'un Cadı Bostanı adlı polisiye romanını okudum. Mahallemizin dedektifi Berna gerçek biri olsaydı keşke , kesin kanka olurduk ve çok eğlenirdik eminim. İlk kitap olan Kapalı Çarşı Cinayeti ile tanımıştık Berna'yı...Eğer onu da okumadıysanız iki kitabı da listenize kesinlikle alın. Berna bu sefer kendi mahallesinde işlenen bir cinayetin peşindeydi. Hep bildik yerlerde dolaşması kitanı benim için çok daha ilginç kıldı. Artık spotfy ücretsiz hemen tabletlerinize , cep telefonlarınıza indiriniz. Bu ara benim favorim "Yeniden Gazino  1970 ler"  Nostaljinin dibine vurmak garanti, tabi bemim jenerasyondan söz ediyorum. Benim kızlar bunlara tarihi eser diyor. :)

İkinci kitap size okuyayım da daha sonra söz ederim dediği Ateş Kırmızısı/ Orhan Bahtiyar

Çok ilginç bir kitap olmuş bu kitap.Hani kitabı okurken anlatılanı gözünüzde canlandırmaya çalışırsınız ya , bu kitapta Orhan Bahtiyar anlatmış 
Can Ersal çizgileriyle canlandırmış.
İşte, İtalyan ressam Zonaro İstanbul' a geldiğinde gemiden İstanbul'u böyle görmüş. Ressam Zonaro'nun bir roman kurgusu içinde bile olsa Osman Hamdi Bey ile buluşması çok heyecan verici. O dönemdeki eski İstanbul'un sosyal yaşamına tanık olmak açısından da son derece keyifle okunan bu kitabı da önerdiklerim arasına rahatlıkla koyabilirsiniz.

 Burada yokken bir de açılışa katıldım. Çekmeköy'de "Esra Gürçay Güzellik Merkezi"ni biz açtık artık gidip güzelleşmek de sizden. Giden selamımı söylesin, indirimini alsın :) Sahibesinin güzelliğini size referans olarak gösterebilirim. :)



Dün ise malum Anneler Günüydü... Biz biraz kırlara açıldık.Güneşin oyunlarını görüyormusumuz fotoğrafta... O papatyaların arasında yattım yuvarlandım. Hindibalar topladım, üfledim. 
Bizi özlemiş miydiniz?  :) :)


İşte böööle böle
 Hayde gittim ben.

29 Nisan 2016 Cuma

Başrolde İstanbul

ĞAra ara sert bir  poyraz esip üşüsek de İstanbul'a bahar geldi artık. Bir süredir erguvan yaprakları ile kaplı olan yürüdüğümüz yollar artık yerini akasyalara bıraktı. Şükürler olsun ki hala bahçelerinde iğde ağaçları, leylaklar, ıhlamurlar olan  bir yerde yaşama şansına sahibiz. Kokular özellikle gece yürüyüşlerinde çok yoğun hissediliyor. 

Dün mahallemizde kalalım dedik. Nazlı koruda yürüyelim, kitaplarımızı okuyalım dedi. Kocam da katıldı bize, hatta korudan aşağı Bordo Köşke indiğimizde Banu da geldi.  Kitaplarımızı okuduk, sohbet ettik, kargalara karşı temkinli durduk. :)
Kitabımı okurken zaman zaman kafamı kaldırıp manzaraya bakmaktan kendimi alamadım.
Başımı sağa çevirsem şöyle
Sola çevirsem böyle
 Akşam da biletlerimizi çok önceden aldığımız bir tiyatro  oyunu vardı. Kadıköy Haldun Taner sahnesinde onu izlemeye gittik. Trafik korkusundan bir saat önce orada olunca İstanbul'da bize şahane bir gün batımı ikram etti. Fotoğraf çektiğimi gören çayımızı getiren garson- çayın fiyatını beş kat fazla yazacağını söyleyince  ben de fotoğrafı görsen yüz kat fazla yazarsın dedim. 
Tiyatro oyunumuzda çok güzeldi.Ayışığında  Şamata; iki perdelik bir komediydi. Tiyatroya bu kadar az zaman ayırdığım için kızdım kendime ve önümüzdeki sezon toplu bilet almaya karar verdim.

Tiyatro çıkışı artık gece bizim için henüz daha genç olsa da evin yolunu tuttuk.
Bu hafta kültürel etkinliklere de devam etti tabiki bendeniz cennet kuşunuz :)
  Salı günü Orhan Bahtiyar'ın son kitabı "Ateş Kırmızısı" nı konuşmak için  Yasemin Sungur Kitap ile Sohbet için Oyuncak Müzesine gittim. 
Konuk yazar; Son kitabı  ile Orhan Bahtiyar'dı. Bu kez bir de konuk ressamımız vardı. Kitabı resimleyen Can Ersal, ilginç anılarıyla güne renk kattı. Bize unutulmaz  hikayeler bıraktı. Artık Kaplumbağa Terbiyecisi/ Osman Hamdi tablosunu bir depoda bulup gün yüzüne çıkaran kişiyi şahsen tanıyorum ve hikayeyi de ondan bizzat dinledim.

 Yazarın bu kitabı yazma aşamalarını, ressamla her akşam konuşup kitap hakkında konuştuğunu, Zonaro'nun İtalya'ya döndükten sonra bile İstanbul resimleri yapmaya devam ettiğini, Zonaro'nun İstanbul'a ilk geldiği gün resmini gören Sunay Akın'ın siz ne yaptınız, Zonaro İstanbul'a kış mevsiminde gelmişti deyince hemen resimde yazlık kıyafetler içindeki Zorano'ya kışlık palto giydirildiğini ve bi sürü bi sürü başka şeyi bilmenin hazzıyla bambaşka bir gözle okudum.Kitap için ayrıca yazacağım zaten.


Hemen ertesi akşam ise Kitap Kulübümüz   İçin bu kez "Kazım Karabekir Kültür Merkezi"ne  gittim. Bu ayın kitabı; Senelerce Senelerce Evveldi/ Selçuk Altun'du. Kitabı hepimiz çok beğenmiştik. Yalnız bir Selçuk Altun kitabına tamamiyle hakim olmanın ne kadar zor olduğunu da gördük. Yazarımız bu kez Özellikle benim jenerasyon gençliğinin  şiiri Anabellee yi hatırlattı bize. Edgar Allan Poe ile kendini neredeyse özleştirmeye çalışan birinin ardından gezdirdi bizi. Kahramanımızın her tanıştığı insanın ona anlattığı hikayelerin bir yere bağlanacağını sanıp boşa beklediğimizi konuştuk bol bol . Sonuçta hepimiz cesur Ester'i sevmişiz en çok.

Bir dahaki buluşmamızın kitabı Hayatım/ Kazım Karabekir. Karabekir Paşa'nın çocukluğundan itibaren tuttuğu günlükleri okuyacağız ve bu kez toplantımız müzede olacak.

Şimdi size bu ay okuduğum en ilginç beni en çok etkileyen kitaptan söz  edeceğim.
Freud'un Kız Kardeşi/ Goce Smlilevski 
Çok derin acıların anlatıldığı bir kitap.Freud'un Nazi işgali sırasında yaşlı dört kız kardeşini kurtarabilecekken kendisinin kaçıp onların gaz odasına gitmelerine göz yumması anlatılıyor. Kitapta ilk bölüm böyle sona eriyor ve sonra çocukluk yıllarına geri dönüyor. Freud'un en az kendisi kadar acımasız bulduğum anne karakteri de var kitapta. 
Freud'un size çok kötülük yaptım dediğinde kız kardeşinin, hayır sen kimseye kötülük yapmadın sen birilerine iyilik yapma fırsatını kaçırdın dediği sahne bir rüya sahnesi bile olsa çok etkileyiciydi.
Avrupa Birliği Roman Ödülü alan 30 dile çevrilen bu kitap bizde de sekiz baskı yapmış.
Çok beğendiğimi söyleyebilirim.

Şu an da elimde olan kitap ise çok beklediğim bir kitaptı. Hatta yazarını hani yeni kitap, ben Berna'yı özledim diye sıkıştırmışlığım bile vardır :)
Acemi dedektif Berna ile "Kapalı Çarşı Cinayeti" ile tanışmıştım. Bu kitapta da Berna yine esrarengiz bir cinayeti aydınlatmaya çalışıyor. Kimsenin onu görevlendirdiği yok polis falan değil... O bir çevirmen o bir turist rehberi   ama dedektif değil : ) Amaaa "Kapalı Çarşı Cinayeti"ni o aydınlatmıştı... Dün sabah kızım sabah kahvemi yaptı, ben kitabıma başladım. Berna'da zaten yataktan yeni kalkmış, parkta bulunan cesedi o dakika duymuştu.
Ay yaza yaza , yazı getireecektim az kaldı. Hadi gideyim ben. İyi hafta sonları olsun.




21 Nisan 2016 Perşembe

Alo alo burada mısınız? :)

Yani eğer buradaysanız son günlerde neler yaptım onu anlatacağımda :)
Ordu'dan geldiğimden beri bir hareket bir bereket bende. Gitmeler, gelmeler okumalar, üflemeler.
Geldiğimin ertesi günü okey grubumla buluştu Fato'da ...Ayıptır söylemesi Ordu bana yaramış valla,oyunu ben aldım.Yiyip içerken, çat çat taş dizerken tüm stresini atıyor insan.Yiyip içmek demişken, o gün Niksar'da baharın müjdecisi leylekler gelirken yapılan tatlı "leylek giliği" masamızın baş konuğuydu.

Cuma günü ise ruhuma ziyafet çektim. Oyuncak Müzesinde Onur Caymaz'ın konuk şair olduğu "Yasemin Sungur ile Şiirle Sohbet"e katıldım. Şiir, edebiyatın belki de en ihmal ettiğimiz yanı ama neden güzel olan bir şeyi tarif ederken hep şiir gibi deriz mesela, bunu düşündünüz mü? Çok çok keyif aldığım bir gün oldu.
Cumartesi günü ise evde herkesler uyurken Gamsegamse ile evden kaçtık. Önce güzel bir yürüyüş yaptık sonra da ana kız kahvaltı ettik başbaşa...Hava misler gibiydi.Gittiğimiz yer çok kalabalıktı, ay dışarda yer yok bu havada içeride kahvaltı yapmak istemem derken fırt bi masa boşaldı, hemen kuş gibi konduk. :) Gamsegamse oradan spora gitti ben yine yürüyerek eve döndüm.
Pazar gününü evde geçirdim, yeni takıntım Yeşilçam  şarkılarını dinledim. Ailece uzun uzun kahvaltı ettik. Doris Lessing'in Büyükanneler  kitabını okudum. Bu kitap dört uzun hikayeden oluşuyor. Kitaba adını  veren "Büyükanneler" filme de alınmıştı  hatta film +18 di.

Bu haftanın okunup biten ikinci kitabı ise bu sıralarda beni en çok etkileyen kitap oldu. Makedonyalı yazar  Goce Smilevski  psikanalizmin kurucusu Freud'un Nazilerden kaçarken yanında götürebileceği 20 kişilik listeye kendi ailesini, baldızını, doktorunu, doktorunun ailesini, hemşirelerini hatta köpeğini bile yazıp dört yaşlı kız kardeşini yazmayıp onların gaz odasında can vermelerine neden oluşunu  Kız Kardeşi Adolfina'nın gözünden anlatmış. Çok hüzünlü bir kitap.

Geçtiğimiz salı günü ise  Beş kadın Erenköy Diyalog Kahvede brunch yapalım diye toplanıp, bir sürü yeni fikir etrafında sohbet ettik. Banu, Renan, Bahriye ve Armağan ile resmen beyin cimnastiği yaptık.

Aynı günün akşamı yine aynı ekiple bu kez  Tiyatro Karnaval da  Gönül Ülkü- Gazanfer Özcan Sahnesinde ,Ethel Mulinas'ın tek perdelik ve tek kişilik oyunu "Yolculuğum"u izledik.  Başarabilirsiniz diyor Ethel Mulinas ve bir yol açıyor size kendi yolculuğunu anlatırken. Yer yer komik yer yer hüzünlü bu oynu izlemenizi şiddetle öneririm.


E bu kadar gezildi de evde  ne yapıldı derseniz, pişmeler, taşmalar aynen devam ettii. Hele dün hele dün tüm ev cıncık gibi temizlendi de üstüne hünkar beğendi bile pişti. O hünkar benim elimden yeseydi bu yemeği ası hünkar bayıldı ordu diyeyim size... 
Tarifim aynen  bildiğiniz hünkar beğendi tarifi ama yapan bendim ayol :) Tuzunu mu başka serptim,  patlıcanını mı caaanı gönülden közledim bilemem ama yiyen  doktor bu nee dedi  :)
Hayde gittim şimdi kalınız sağlıcakla...

18 Nisan 2016 Pazartesi

Ordu'da Hayat

Ordu'da hayat muhteşemdi. Bir kaç eksik dışında kuzenler bir araya geldik. Aile apartmanının merdivenleri, balkonları inim inim inledi yine...
Şamata uçakta başladı. Kuzen Ahmet ve Kızı Bahar ile birlikte yaptık yolculuğu. Ahmet  beni korkutmak için aha aha kız tepe üstü gidiyo uçak, senin tarafındaki kanat çatlak mı Lale Abla diye yapmadığını bırakmadı. 😈 Ben de boşuna çabalama oğlum - ben, bi sepetin içinde açık havada, binlerce fit yükseklikte balonla uçtum da şimdi  mi korkucam dedim   :)
 Ordu havaalanında bizi kuzen Evşen ve nişanlı adayı  Serdar karşıladı. O zaman için henüz adaydı :)  Eve gittiğimizde daha arabayı park ederken pencere üşüşenler, Lale ablaaa diye bağıranlar tarafından çoluk çombak karşılandık. Helal olsun kuzenlerime ki, teee Malatya'dan gelenler bile gecenin on birine kadar bizi yemeğe beklemişlerdi.
Yingem yingem yine Karadeniz'in tüm lezzetlerini döktü önümüze.Şu meloycan kavurmasına kırılan yumurta var ya ,efsanedir efsane... Kara lahana dolması, kaldirik, sakarca, turşu kavurması  yumulduk hepsine...
Ertesi gün yani cuma günü free günümüzdü, çünkü ertesi günün akşamına nişanımız vardı. Sabaha yürüyüşle başladık. Ebru, Eşi Uğur ve Ecemnaz ile rıhtıma kadar yürüdük, Bulvar kafede sabah kahvelerimizi içtik ve kahvaltıya eve döndük. 
Öğleden sonra ise Ordu çarşılarına daldık, her tarafa yayıldık, gruplara ayrıldık ama en sonunda Ordu tostu yemek için toplaştık. 
Ordu tostu, normal tostun iki üç misli büyüklüğünde, ekmeği özel bir ekmek, keza sucuğu  da öyle... Sürme sucuk denilen bir sucuğu var, bıçakla iyice ezilip ekmeğin arasına sürülüyor ve mutlaka yanında Ufuk gazozu içilir.
Akşamları Nazlı'nın deyimiyle dünyanın en güzel manzaralı balkonunda  oturduk, gülüştük Anneannemin bu balkondan bizi nasıl takip ettiğini hayal ettik.

Akşamları bu balkonda karşılanır da sabahları bu balkonda kahve içilmez mi?  :)Bu da önümüzdeki park ve teleferik istasyonu manzarası.
İşte  bu da balkondan teleferik manzarası


Üçüncü gün sabahı erkenden uyandık , organizasyon şirketinden gelenlerle  evi böyle süsledik....
Bu da kuzengillerle ,kadeşim Metin ve yeğenlerim Burcu ve Doğa ile nişan hatıramız. Darısı düğüne inşallah.


Ertesi sabah erkenden Ebru'ları yolcu ettik ve biz de hemen dışarı çıktık. Önce Karadeniz pideleri ile kahvaltı ettik sonra da ver elini köy.
Önce Annemi ziyaret ettik, ona son görüşmemizden  sonra neler oldu onu anlatım. işte bu anemon diğer asıyla dağ lalesi annemin hemen yanıbaşında.


Köyde harman yeri ...Karşınızda sekiz köşe kasketiyle dayım Semi Sipahioğlu.Köyde işimiz bitince
beraberimdekiler Ordu'ya döndüler. Çünkü; Ahmet akşama İstanbul'a dönecekti, ama ben bu kez başka bir kuzen grubumla yaylaya devam ettim. Mehmet beni köy yolundan aldı ve geçen kış mahsur kaldığımız  Çambaşı yaylasını, bu kez baharda görmeye götürdü.Tüm yayla bu çiçeklerle kaplıydı. Geçen yıl da misafir olduğumuz Türkmen ailesinin evine misafir olduk yine... Tarladan yirmi dakika önce sökülüp közlenen patatesler, çok hoşuma giden bu mangal, kuzinede demlenen çay muhteşemdi. Biz, yani Mehmet'in eşi Hülya ve  kızçesi Sudenur ile bir ara orada iki saat kadar uyuyup günlerin yorgunluğunu attık. Bize kızan, uyuyacaktınız niye yaylaya geldiniz diyen Mehmet' de sonra bizden çok uyudu :) Minnoş Bahar ise tüm yaylayı fethetti  :)
Yaylada yer yer kar  da vardı.  
Gelelim son güne.
Sabah kalktığımızda artık kuzen olarak Evşen ile ikimiz kalmıştık evde. Yengemle teyzemin bu kahvaltı bırakılır da gidilir mi demesine aldırmadan evden çıktık. Evşen, seni kahvaltıya çok güzel bir yere götüreceğim dedi ve Padya Otele götürdü. Manzara safi Karadeniz, kahvaltı tam Karadeniz usulü biz Evşenimo ile sohbet muhabbet keyfini çıkardık sabahın.
E şimdi Boztepe'ye çıkmadan mı dönücen dedi Evşen  ben de olur mu hiç desim ve teleferikle Boz Tepe'ye kahve içmeye çıktık. Bu Ordu seyehatinin son kahvesi de Boz Tepe Balkon cafede Ordu'ya baka baka içildi.
Biz kahve içerken yengem aradı, dayın sakarca gönderdi  gelin yardım edin temizleyelim, hazırlayayım öyle götür dedi. Ama benim program bitmemişti daha teyzeme uğramam gerekiyordu. Kuzen Yüksel, gel gız ben seni yetiştiririm her yere dedi ve hoop  teyzemi görme işini de hallettik ve nefes nefese eve geldim.

Efenim bu gördüğünüz ot, sakarca... Kıymalı ve bol soğanla kavrulup yumurtalısı  yapılır. Mısır unu ile karıştırılıp tavada altlı üstlü kızartılıp sirke ve sarımsakla karıştırılıp muhteşem bişi yapılır  :) Biz ailecek bayılırız.

Şimdi evdeyim, evcek birbirimizi çok özlemişiz. Ama yorgunluktan gözümü açamadım iki gün. Kocam, Avustralya'dan mı geldin, dedi.  :)
İstanbul'dan Ahmet, Bahar, Oya...Malatya'dan Ebru, Uğur,Ecemnaz,Zeynep...Ankara'dan Hakan
Ordu'dan Metin, Burcu, Doğa,Ayşe,  Mehmet, Güven, Hülya, Hürmet, Yüksel,Sinan, Aysuda, Evşen, Serdar
harika bir dört gündü , devamını beklerim. :)