Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

20 Eylül 2013 Cuma

Hafta sonu önerileri

Bu hafta sonu için size önereceğim film; Afgan sinemasından ''Sabır Taşı''...Severseniz aynı yönetmenin ''Yeryüzü ve Küller'' adlı bir filmi daha var...Afgan yazar Atiq Rahimi'nin Fransızca olarak yazdığı Sabır Taşı romanından uyarlanmış...Roman Fransa'nın en prestijli ödülü olarak gösterilen Goncourt  edebiyat  ödülünü almış.''Uçurtma Avcısı '' ve ''Bin Muhteşem Güneş'' tadında diyebilirim...Onları sevdinizsse bu film tam size göre...



İsteği dışında bir mücahit ile evlendirilen kadın,kocasının çatışmada yaralanıp onun bitkisel hayata girmesiyle ona bakmaya başlıyor...Bu arada kocasına sürekli anlatıyor,günlük yaşamında anlatamayacağı ne varsa anlatır kocasına...Örneğin banyo yaparken kayınbiraderlerinin onu izlediğini gibi... Peki inanışa göre kendine anlatılanı emip emip sonunda  çatlayan sabır taşı ,çatlayacak mı? E bu kadar ip ucu yeter...

Kitap ise ben bu hafta sonu Haruki Murakami'nin tek okumadığım kitabı özenle sakladığım ''Yaban Koyununun İzinde''...Geçen gün  başlayacaktım ama bir türlü olmadı...






 Bir çay saati önerisi de elmalı turta ile olsun...Benim elmalı turta anılarım vardır bir dolu....Çokça anlattım burada...Bi daha yazmayayım şimdi...Çok üşengecim bugün,resim bile eski yazımdan...Tabak annemden hatıradır...Hatta  ve hatta tarifi de o yazımdan kopyaladım:))Pazar günü şöyle bir film bir kitap keyfinin yanına çok yakışır.




Yemek önerim ise...E havalar serinledi. Bir kuru fasulye bir pilav yakışmaz mı bu hafta sonuna?...Ben yanına pazardan  küçük küçük tatlı kırmızı soğanlar da aldım...Pzarcı bağırıyordu,balığın yanına ,balığın yanına diye...Sen ver bakim ordan bana bi kilo dedim. Neyin yanında yiyeceğimi ben senden iyi bilirim:)

Bir öneride bu mis gibi el yapımı,doğal sabunlar...''Mine Flora '' dan...Biz artık duş jeli yerine bunları kullanıyoruz...Güllü,kahveli, mürverli,ısırganlı ve de kekikli bizimkiler. Ama  siz çok daha farklı çeşitte sabunları buradan görebilir ve sipariş verebilirsiniz... Mine Flora




Elmalı pasta tarif:Bu tarif ta benim çocukluğumdan...Teyzem ne zaman benim  Bursa'ya geleceğimi duysa ilk iş bunu yapardı...hem yapar,hem saklar ,yapmadım yapmadım bu sefer fırsat bulamadım diye beni kızdırır,evin her tarafını aratırdı. Bu pastayı ararken sandalye içine geçmişliğim vardır:))

 Bir paket istediğiniz tür yağ, tereyağ da olabilir. ben zeytinyağlı becel kullandım. Bir su bardağı şeker, biryumurta ve 10 çorba kaşığı süt. Hemen hemen bir çay bardağı gibi. Kabartma tozu ve vanilya. Yağı ertmeyin. Birlikte yoğurun. Ammaaaa bu yoğurma işlemine geçmeden içini pişirelimki o arada soğusun. Dört elmayı soyun rendeleyin. Yarım su bardağı şeker ile pişirin, altını kapatınca iki tatlı kaiığı kadar tarçın ilave edin. İsterseniz biraz fındık veya ceviz de koyabilirsiniz ama ben koymadım. Teyzem koyardı. Hamuru ikiye bölün , tepsiniz büyüklüğünde birinci parçayı merdane ile açıp, tepsiye yerleştirin. Ben hamuru direk yağlanmış tepsiye koyup elimle tepsiye yayıyorum:)). Üstüne hazırladığınız malzemeyi yayın. Şimdi asıl konuya geliyoruz. teyzem ikinci parçayı da merdane ile açıp üstüne yerleştirip fırında çok pembeleşmeden pişirip üstüne pudra şekerini eleyerek dökerdi. Bendeniz ise Linzer Turtadan esinlenerek bu ikinci parçayı merdane ile incelterek ama çok inceltmeden, kurabiye kalıpları ile kesiyorum. Çiçekler kalpler. Bunları malzemenin üstüne yerleştiriyorum. hafif aralıklar kalmasında bir sakınca yok , o pişerkende biraz kapanıyor zaten. Serviste aynen yine üstüne pudra şekeri serperek servis yapıyorum.

Güzel olsun hafta sonunuz...

19 Eylül 2013 Perşembe

Bir film bir kitap




Önce Kitap...Jose Saramago'nun körlüğü bir metafor olarak kullandığı ''Körlük'' adlı kitabını okurken;  İşte şimdiki halimiz diye mırıldanmamak elde değildi...  Tepkisizlik... aydınların suskunluğu...suçu görmezden gelmek...asıl suçun görmezden,gelmek olduğunu anlayamamak...sorunu çözmek yerine ,bastırmaya çalışmak...Her şey normalmiş gibi davranınca gerçekten de normal olduğunu sanmak gibi bir sürü   şey düşündüren, kendini sorgulatan bir kitaptı Körlük...Bilinmeyen bir ülkede,bilinmeyen bir zamanda geçmesi insana hah! tam da burası dedirtebiliyor. İlkokul Türkçe kitaplarında ''Bakmak Görmek'' başlıklı bir okuma parçası vardı...Öğretmenimiz bakmak ile görmek arasındaki o ince çizgiyi örneklerle anlatmıştı bize...Umarım hala vardır,kitaplarda...Ne de olsa bakmakla görmek arasındaki farkı anlamayan bir körler ülkesi burası da...Kitap filme de alınmış ama iyiki ilk tercihimi kitaptan yana kullanmışım. Çünkü önce filmi izleseydim, kitabı okuyacak gücü bulamayabilirdim kendimde...
Şimdi bu kadar söz edip de kitabın konusu hakkında bir şey söylememek olmaz.


 

Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşiyor. Körlüğü, başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün kente yayılır; öldürücü olmasa da tüm ahlâki değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Ayakta kalabilenler ancak güçlü olanlardır. Koca kentte körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır.

Film ise daha önce kitabını okuyup çok beğendiğim: Acı Çikolata




Aile geleneğine göre annesi ölmeden evlenmesi yasak olan Tita'nın  yemeklerle,şuruplarla,koca karı ilaçlarıyla  ,aşkla dolu hikayesi...Yemek yapmayı aşkının iletişim aracı olarak kullanan Tita'nın hikayesini ben romanda da çok sevmiştim. Eğer kitabı okumadıysanız önerim önce kitap sonra film...




18 Eylül 2013 Çarşamba

Erken bayram

Sabahtan yataktan sürüne sürüne kalktım. Dizim bir garipti...İlginç olan her zaman yakındığım hasta olan diz de değil...Resmen sürüye sürüye  koridorda salona doğru yürürken; benden daha önce uyanmış,salonda olan kocam bile bu sürüme sesine ayağa fırladı,noluyo diye...Dün  gece yatarken,biraz belim ağrıyordu,sabah öyle uyandım. Neyse bir bardak çay,bir tost yeyip bir kas gevşetci aldım ve şu an çok daha iyi...

Dün ani gelişen,endişe verici bir olay yaşadık,sanırım kendimi çok sıktım ondan bi sinir sıkışması oldu...Neyseki sonu güzel geldi... Görümcemin kızı, Nur Banu acilen bir ameliyata girmek zorunda kaldı. Çok kapsamlı ve uzun süren bir ameliyattı. Biz sabahın köründe sülale boyu hastane kafeteryasına kamp kurduk,birbirimizin endişelerini dağıttık, aklımıza olumsuz hiç birşey getirmemeye çalıştık. Büyüklerde evden dualarla destek oldu. Saatler sonra ,ameliyathane kapısında  nöbette olan Nurdan koşarak ve ağlayarak aynı zamanda da müjde müjde diye bağırark geldi... Ameliyattan çıkan dr , herşeyin çok yolunda olduğunu, çok başarılı olduğunu ve korkulacak hiç birşey olmadığını söylemiş. Birden  bayram yerine döndü ortalık. Ağlaya ağlaya  kucaklaştık hepimiz birbirimizle...Biz bayramı erken yaptık anlayacağınız.Allah hiç kimseyi korktuğu yerlere uğratmasın ve sevdiklerinin acısı ile imtihan etmesin.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Zeyrek'te Zaman

Yeni eğitim-öğretim yılı bugün itibariyle resmen başladı. Bizim örtmenler de en az öğrenciler kadar heyecanlı ve tatile doymamış biçimde gittiler.

Ben de şimdi sanki her işim bitmiş de oooh kebap valla  imajı veriyor olabilirim ama   evin imajı -bir an önce ayıl artık durumlarında...
Şimdiii ben nasılsa  genel temizlik yakın o yüzden şöle üstten üstten geçip, gidip deniz kıyısında ayaklarımı uzatıp kitap okuyabilirim. Bugün pazarımız ,gelirken de evin alışverişini yapabilir, kış hazırlıklarına bir es verebilirim. Nasılsa daha ekim sonuna kadar sürer bu domates furyası...20 kavanoz kadar da yaptım zaten. Akşam yemeğimiz için dünden biraz bir şeyler yapmıştım, yanına da bir  domatesli spagetti sallayabilirim.Ya da balık pazarına uğrar akşam yemeğini balığa döndürebilirim

Ya daaaa evimi bi güzeeel toplar, pazarıma çıkar, alışverişimi yapar, kış hazırlıklarına devam  ederim.Kavanozlarımın karşısına geçer, üle ne becerikliyim diye kendi kendimle övünürüm.Akşama doğru da sinemaya  gider,haftasonu bir türlü gidip de izleyemediğim filmi izler,kızlar okuldan gelene kadar da eve dönerim. Sinemaya bir taş atımlık mesefade olduğumu  söyleyeyim de, oooo ne zaman gidicen de ne zaman gelicen demeyin...Tabi hala böyle oturmaya devam edersem bunların hiç birini gerçekleştiremem.


Şimdi gelelim hafta sonu ne yaptık ne ettik. Cumartesi günü  kocam, Naziş ve  ben Zeyrek'teydik. Çünküm Gamse  iki haftadır hafta sonunu Büyük Ada'da geçiriyor. Biz önce Fatih Kadınlar Pazarı içindeki ''Siirt Şeref Büryan Kebap Salonu'' na gittik. İnanmazsınız ben burayı üyesi olduğum yabancı bir yemek sitesi vasıtasıyla keşfettim.  Ülen Allahın gavuru gelmiş yemiş de ben niye bilmiyom burayı falan demedim. Gayet nazik nazik-hayatım ,bak ne kadar güzel bir yer, yemekleri de çok nezihmiş...Ecnebi bir site çok methediyor. Bak onlar bile nasıl beğenmişler kalk gidelim,demiştim ve gitmiştik. Üç yıl falan önceydi... Hatta oraya gidince önce ne var ne yok herşeyin tadına bakmış, sonra o pazarı gezip, pazar deyince meydan karşılıklı Büryan kebapçılarla dolu, daha aşağılarda da yerel yiyecekler satan dükkanlar var. Otlu peynirler, çeşit çeşit ahayatımda görmediğim,tadını bilmediğim baharatlar ve daha aşağılara doğruda kasaplar. İlgisini çekenler için hemen Bozdoğan Kemerinin altında olduğunu söyleyeyim. İsteyene daha detaylı adres de verebilirim.Neyse ,işte biz büryanları,mumbar dolmalarını , kepçe kepçe ayranları löp löp götürdük.Sonra daldık Zeyrek sokaklarına...Tarihi evler arasında dolaştık, Koç Vakfının Zeyrek Camii karşısındaki şahane  manzaralı Kafesinde bir mola verdik. Camii çok güzel ama tadilatta olduğu için ancak namaz saatlerinde açılıyormuş.Ama dışından bile bakmak  insana kendini bir tuhaf hissettiriyor. Asırlardır böyle ayakta duran bir yapı onun yanında ise en ufak bir sallantıda püf diye gidiveren modern binalar... Zeyrek sokaklarında dolaşa dolaşa Balat'a indik. Öyle bir yorulmuşuz ki ev ev diye inledik. Vapura attık kendimizi, denizin köpüklerini izleye izleye çaylarımızı içe içe attık kendimizi Üsküdar iskeleye... Sonrası Home sweet home...


















Dün yani pazar günü kızlar; son rötuşları yapmak üzere okula gittiler. Ben ha şimdi ha birazdan sinemaya gidicem derken evde öylece kalakaldım. Geçen hafta pazarda bizim oraların kabağından bulmuştuk, ondan kaygana yaptım,çayımızı da demledik oooh miss uzattım ayaklarımı Vatankitapın  10.yıl özel sayısını okudum. Hamdi Koç, Orhan Pamuk, Zülfü Livaneli gibi bir sürü ünlü yazar kendilerini etkileyen kitapları yazmışlar. Zülfü Livaneli ve Gülten Dayıoğlu'nun yazıları özellikle çok hoşuma gitti.

Hadi şimdi bi de kaygana tarifi verelim ve ben gideyim artık.




 


 





Hayde gittim ben...İyi bir hafta olsun.





14 Eylül 2013 Cumartesi

Hafta sonu önerileri

 Sonbahar geldiyse;Bugün geldi,İstanbul'a...Biz hala pencereler açık uyuyoruz,gece başlamış yağmur neyseki kocam duymuş da kalkmış ,kapatmış. Okuma odasında pencere önünde duran kitaplar çok hafif ıslanmış.

Çoktandır hafta sonu önerileri yapmamıştım...

Bir kitap önerisi önce...Hatta öyle bir öneriki kendime bile tavsiye ettim...Deyin ki niye... Uzun zamandır beni takip edenler belki farkına varmıştır. Ben, bilim kurgu, fantastik kurgu tarzı kitaplar okumam...Burada bir çelişki gördünüz di mi?)) Peki ,Murakami nasıl okuyorsun diyeceksiniz. Çünkü Murakami arada yere iner, gerçekle gerçeküstü arasında insanı yerden yere çalar...Şimdi artık sadede gelelim. Önereceğim kitap fantastik dünyanın da bilim kurgu dünyasının da ana kraliçesi Ursula K. Le Kuin'in yazdığı ''Mülksüzler''...Bu kitabı bari e-kitap olarak okuyayım dedim,tabletime yükledim.Ama bu e-kitap işi beni sarmadı.Kitap okur gibi hissetmedim kendimi,bir türlü konsantre olamadım.Halbuki ilk zamanlar,yatakta ve dışarda  bu tür okuma çok rahat olur diye düşünmüştüm. Şimdi Salman Rüşdi'nin bir kitabını e-kitap olarak okumaya çalışıyorum.Kısaca Mülksüzler bu haftasonun kitabı olsun...



Film önerisi...Bu film de uzun zamandır beklediğim bir film. Neva/Ilgın Olut'un kitabı sinemaya uyarlandı ve dün vizyona girdi... Ilgın Olut bu projede bizzat çalıştığı,tüm cast seçimlerini kendisi yaptığı için,iyi olacağını umuyorum. Bizim Büyük Çaresizliğimiz/ Barış Bıçakçı filme alınmıştı, bir heves bir heves gittik,kitabı okuyanlarla birlikte ve şaştık şaştık şaş kaldık. Kitabı okumayan iki arkadaşı gay sanabilirdi ve zaten konudan da hiç bir şey anlamazdı...Sanırım da öyle olmuştur.
Ben bugün gideceğim filmi izlemeye...Her zamanki sinemada her zamanki koltuklarda, en arka sıra en ortadaki koltuk...Böyle   beklediğim filmleri yalnız izlemeye bayılıyorum ve bugün de öyle olacak.




Yemek Önerisi...Yemek önerisi,mekan önerisi ile birlikte gelsin. Balık sezonu açıldı artık, şöyle balığı balık gibi yemek ister misiniz? O zaman arkadaş, o löküs balık lokantalarını bırakacaksınız.Dooruuu Üsküdar-Balık Çarşısı içindeki ''Derya&Deniz  Balık'' a...Önde balık tezgahları arkada da balık lokantası,üst katları da var...En ekonomik ve en lezzetli balığı yiyeceğiniz yer...  Ama içki servisi yok. Şöyle yanına bi buz gibi bira içeyim yok:( Kola neyin için artık...Ya da pişirtin orada sıcak sıcak götürün evinize yapın salatanızı yani alternatif çok.


(ayıptır sölemesi bu Nermin ile benim  masamdı,birer porsiyon istavrit tavayı ve ortaya aldığımız hamsi tavayı bir hamlede götürmüştük)

Yemeğinizi yediniz, şöyle bi sahilden Kuzguncuk'a yürüyün kahvenizi de orada için... Dilim pastanesinin mücehverci dükkanına benzeyen vitrininden akşam çayınıza bir şeyler seçin...

Benden bu ka arkadaş,gerisi size kalmış...

Düzenleme:) Bizim hafta sonu planına başka bir plan daha eklendi...Zeyrek'de tarihi evler arasında gezmek ve  yemek molasını Bozdoğan Kemeri altındaki büryancıda vermek...

12 Eylül 2013 Perşembe

Öle işte

Bugün günlerden ne olduğunu biliyorum çok sevgili okuyucum. O. 12 Eylül sabahında, sabahın  beşinde kapıyı çalan yine sütçü değildi.

Olimpiyatlara katılamadığımız için üzgün olmadığımdan da utanmıyorum,İstanbul bir kıyımdan kurtuldu belki de, belki de sporcuların şu dopin işi artık iyice ele alınır. Homini gırtlak altınların üstüne yat dopingli oldukları ortaya çıkınca da sadece madalyayı ver kurtul...Var mı böyle bir  kıyak,dünyanın hiç bir yerinde?Hem bizi bile taşıyamayan trafik nasıl taşıyacaktı onca insanı...Biz zaten tv den ancak izleyebilecektik yine tv den izleriz.Bizim gençler nasılsa her dalda yarışıyor, her akşam...

Dün, Ece ve Çiğdem ve de Çiğdemin Elif'iyle bir Kadıköy günü yaptık. Tüm sahaflara,girdik çıktık, her dükkanın önündeki tezgahı inceledik, her yorulduğumuzda kahve molası verdik ve tabiki de bira-balık yaptık, her zamanki mekanımız '''Hamsi Pub''da... Kızların okuluna uğradık,henüz öğrenciler gelmemişken bahçenin tadını önce biz çıkardık:))) Ve altın vuruşu Ecem ile birlikte zencefilli limonatayla yapıp ayrıldık.
(Dün iki kitap aldım Körlük/Jose Saramago ve  Yaban Koyununun İzinde/Murakami)

Murakami'nin bu kitabını  özellikle sakladım kendimden, böyle de garip huylarım vardır. Bir gün yazmassa okurum diye... Mesela keşke Fürüzan'ın böyle bir kitabını saklasaymışım,şimdi okurdum. Niye yazmaz ki...


Akşamları kızlar o kadar yorgun geliyorlar ki  fazla patırtı yapamıyorlar, erkenden de sızıyorlar.


Öle işte




10 Eylül 2013 Salı