Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

5 Ekim 2014 Pazar

Bayram bayram

Bayramın ilk günü bizim ev aynen böyleydi, her köşede ayrı bir muhabbet vardı...


Akşamı ise Gamsegamse sinemaya gidelim dedi ama biz hep bir ağızdan yoook dedik ve evde oturduk. Ben dizi izlerken beş tane motif yaptım :)...


İkinci gününde ise geç kahvaltı ve sinema vardı... Sinemaya Meral ,ben ve Gamse gittik. Naziş'in kendi programı vardı... Cem Yılmaz'ın ''Pek Yakında'' sını izledik ve pek beğendik. Hatta ilk kez bir CMYLMZ filminde güldüm diyebilirim. Diğer filmlerinde  sadece küfürlü sahnelerde gülünmesi beni rahatsız ediyordu. Biz ince esprileri anlamayıp sadece küfüre gülen bir millet mi olduk diye...  Sadece  bilenin anlayabileceği türden ince ince göndermeler yine  vardı,,...Mesela Cem Yılmaz ve Mazhar Alanson'un karşılaştıkları sahnede; Nasılsın Mazhar Abi diyen CMYLMZ'ın - Her şey çok güzel olacak , Altan- cevabı alması gibi...Her Şey Çok Güzel Olacak filminde  karşılıklı oynamışlardı ve Cem Yılmaz Altan rolünü oynamıştı...Filmde herkes iyiydi ama Zafer Algöz ve Zerrin Tekindor muhteşemdi...


Akşama ise görümceli program var. Henüz  bayram ziyaretimizi yapamadık bu akşam hem dayı, yeğen BJK lılar maç izleyecek hem bayram ziyareti yapılacak.


Sabahları yataktan kalkmadan başucumdan hemen kitabımı alıp yarım saat kadar okuyorum. Bir iki gündür zaten motif yapma sevdasından sadece sabahları kitap okuyorum...Antabüs/ Seray Diker okuyorum. Bir üçüncü sayfa haberini okur geçeriz ya bu kez öyle yapmayın demiş... Çocuğunun elinden tutup balkondan atlayan kadını oraya getiren süreci yazmış... O kadar  sade bir dille yazmış ki çok beğendim...


Hayde gittim ben...sahi siz ne yapıyorsunuz...

3 Ekim 2014 Cuma

Bayramlık



 Battaniyem için motif örmeye devam edeceğim...
 Bu kitapları okuyacağım...
Bayramlık etli yaprak dolmalaırmı da sardım...

Siz ne yapacaksınız bayramda...

Elbette gelecek bayram geldi diye sevineceğimiz günler... Bayram gibi olsun bayramınız...

1 Ekim 2014 Çarşamba

Ben bugün

Nasıl yorgunum anlatamam sana canımın taaa içi okuyucu... Günlerdir haldur huldur gezerken ev de almış başını gitmiş meğer... Onu kendine getirdim bugün...

Önce sabah sanki hiç işim yokmuş gibi davrandım. Aheste aheste yeşil çayımı demledim,blogdur, maildir, facedir, twitterdir,maildir gezindim. Sonra gerçek bir kahvaltı hazırladım kendime, çayımı demledim, kayısı yumurtamı haşladım o kadar yani... Kahvaltımı ederken filmimi izledim. Hatta iki tane motif ördüm :)Hugh Grant'ın bir filmiydi... Duyguluydu, komikti, romantikti e Hugh efendi de yakışıklıydı daha ne olsun :)

İşte bunları yapıp bitirdiğimde saat de 10 olmuştu... Burdan sonrası tufan dedim.Bir hışım kalktım. Önce kıyı köşe, dip köşe temizlik, ara ara makineye çamaşır atma,asma ve kuruyanı katlama... Sonra akşam yemeği için karnı yarık ve domatesli makarna yapma, bir kahve bir çay molası  ve şu anda saat tam 18.18.. Yeni oturdum.Artık ölem ben  o vaziyetteyim...


Neyseki dün nasıl da kayifli bir gündü... Ataletim canım benim ile Ecem benim Ecem benimin evine konuk olduk... Bize kendi elleriyle yaptığı tarhana çorbasından pişirdi, şapşahane midye börek yapmıştı... Ataletim ise  bir elmalı kek yapmıştı ki neredeyse hepsini bitirecektim...





Sonra  yayıldık kanepelere elişi yaptık, sohbet ettik. Ecem bana motif yapmayı öğretti ve ben de battaniye örmeye başladım.

 Yeni hobim babaanne motifleriyle battaniye örmek... Yeni hobim ve yeni kitabım aşağıda görülmekte :)

 





Ha çamaşır katlarken de şu İran filmini  yarısına kadar izledim. Anlayın artık ne kadar çok çamaşır olduğunu...Ah zavallı ben :)
Samira Makhmalbaf (Mohsen Makhmalbaf‘ın kızı) bu ilk filmi henüz 18 yaşında iken çekmiş; İngiliz Film Eleştirmenleri Ödülü, Buenos Aries Uluslararası Film Festivali’nde iki ödül, Locarno Uluslararası Film Festivali FIPRESCI Ödülü, Münih Film Festivali Özel Ödülü, Thessaloniki Film Festivali Özel Ödülü’nü kazanmıştır

Anneleri kör olduğu için hiç evden dışarı çıkarılmayan ikiz kız çocukların, komşuların ihbarıyla sosyal hizmetler tarafından evden alınması ama sonra anne babanın banyo yaptıracakları ve daha iyi bakacaklarına söz vermesi üzerine anne babaya geri verilmesine kadar geldim.Sanırım ancak yarın devam edebilirim. Film belgesel havasında...

29 Eylül 2014 Pazartesi

Akçakoca'da

Bu hafta sonunu İstanbul dışında geçirdim. Naziş ile Akçakoca'ya ''en iyi arkadaşım evleniyor'' etkinliğine gittik ... Neslihan'ı evlendirdik geldik.
Düğün kaldığımız otelde de aolunca valla tadından yenmedi :) Oh be bir düğüne de koşturmadan gittim. Giyindim kuşandım bindim asansöre salona indim :)... Çok ama çok güzel bir düğün oldu,kemençeli, horonlu...

Çok güzel bir yolculuk yaptık kızcığımla, özlemişiz Karadeniz'e doğru gitmeyi ,yeşillikler içinde yol
 almayı...







Akçakoca'ya daha önce gitmediğimiz için  yolculuğu biraz erkene çektik,gitmeden önce ne görmeden, ne yemeden gelmeyelim araştırması yaptık. Çok özel bir yiyeceği yoktu sanırım, tavsiye edilen mancarlı pidesini yapan yer kapanmış, iki yıldır yapılmıyormuş:(...Mutlaka görmemiz gereken camisini ise zaten görmememiz imkansızdı :)




Üniversite öğrencisi iki kızın peşine düşüp pideciye gittik, incecik çıtır çıtır ,(yani az kaldı soracaktım baklava hamurundan mı yaptınız diye) pidelerimizi yedik...Küçücük balıkçı barınağına karşı kahvelerimizi içtik.

 


Odamıza çıktığımızda balkonumuzdan ve penceremizden tek görünen şey; uçsuz bucaksız Karadeniz'di... Oh doya doya baktım, doya doya dinledim sesini...Zaten gece bir coştu,bir köpürdü uğul uğul uğuldadı.. Keyfimden dört değil sekiz köşe oldum...


Akçakoca'da en ama en dikkatimizi çeken şey, inanılmaz kolay bir ulaşım sistemi olması...İkisi özel,ikisi belediye otobüsü olmak üzere dört adet otobüsü var... Bunların dördünün de güzergahı aynı... Ring yapıyorlar ve akşam dokuza kadar 20 dk da bir dokuzdan sonra da saatte bir sabaha kadar çalışıyorlar. Duraklar hep aynı tarafta yani nereye giderseniz gidin hep aynı yönden biniyorsunuz yani hiç bir zaman yolun karşısına geçmek yok...Mahalleleri dolaşıyor, ara sokaklara giriyor... Sabah da yine Karadeniz'e baka baka kahvaltımızı yaptık ve öğleye doğru Akçakoca'dan ayrıldık.Bana güzel anılar bırakan yerleri seviyorum...O yüzden de Akçakoca anı defterimin altın sayfalarına kaydoldu...


Bugün yine erkenden çıktık evden çünkü; dişci randevumuz vardı. Eve geldiğimizde de dayımla yengem geldi. Hemen onlara fırında tavuk pirzola ve domatesli bulgur pilavı yaptım...
Biraz önce de pepe çura yapıp mutfaktan çıktım...
2kg Karadeniz'de yetişen kokulu İsabella üzümü...
2 kaşık mısır nişastası, bir buçuk tepeleme kaşık mısır unu... 1 su bardağı şeker...

Üzümler komposto yapılır gibi suyla ama şekersiz kaynatıldı... Süzüldü... Geri kalan malzeme ile de muhallebi yapar gibi pişirildi... Hafif hoş, yüzyıllardır yapılan geleneksel tatlımız..

26 Eylül 2014 Cuma

Cuma yazısı

Bugün evde yayılmıştım ve niyetim de bunu tüm güne yaymaktı ama kocam; -hadı gel karşıya geçelim, ben Yeni Camide cuma namazı kılayım, sen de bi yerde oturur ,çay kahve içer kitabını okursun dedi. Hatta sonra sana yemek ısmarlarım biraz da Tahtakale,Mısır Çarşısı ve Kapalı Çarşı'da dolaşırız dedi.. Kim bu teklifi reddedebilir ki :)... Bana bi yarım saat ver dedim ve çıktık evden...

 Vapurla karşıya geçtik, ben   Saray Muhallebicisinde otururum diye düşünmüştüm ama hemen caminin çarşı tarafına bakan kapısının  olduğu meydan da  gözüme çok daha iyi çok daha ferah bir yer kestirdim. Kocam  namazdan çıkana kadar kitabımı okudum, çayımı içtim,insan kritikleri yaptım. Genellikle yabancı turistler vardı. Yine, ''O Ana Adanmış/ John Berger'' e devam ettim. Konusundan daha önce söz etmiştim. Fotoğraf okumak üzerine deneme yazıları...İçinde fotoğraflarda var, o yüzden çok keyif alıyorum,okumaktan.Bugünkü okuduğum yazı; fotoğrafın popüler kullanımı ile ilgiliydi...

Daha sonra  hadi bakalım  bir şeyler yiyelim dedik ve   her zamanki köftecimize gittik. Yemekten sonra da  ayaklarımız bizi nereye götürürse o tarafa yöneldik.İyi de yapmışız, Mısır Çarşısı içindeki  Ahilik Haftası nedeniyle düzenlenen duya katıldık.Kapalı Çarşı ve Mısır Çarşısı esnafı için, çarşıları yaptıranlar için ve orada alışveriş edenler için çok güzel  bir dua yapıldı. Mehteran Takımı da katıldı...


 Tahtakale'de dolaştık biraz baktık yağmur çiseliyor  evimize kaçtık...

Kayıt lütfen :)

Bu hafta nasıl geçti anlamadım.Hep bir yerlerde oldum, hep yapacak bir işim oldu, yatağa  pes düştüm diyebilirim.
 Salı günkü şahane bir edebi şölen yaşadığımı anlatmıştım. Çarşamba günü  bu kez kocamla erkenden çıktık evden onun diş randevusuna gittik. Doktorda işimiz erken bitince hadi dedim buralara gelmişken Mine'ye uğrayalım.Mine'yi arayp da hadi hemen gelin, bekliyorum cevabını alınca kocamla didişe didişe gittik. Niye derseniz,çünkü; ben bir gittiğim bir yere bir daha giderken yine yolu şaşırırım ama oraya hiç gitmeyen kocam işte burası dedi bana :) Mine Flora da biz aynı çocukluğumuzdaki gibi bahçeye dalma zevkini tattık. Ağaçtan hünnap, asmasından üzüm topladık.Çayımızı, kahvemizi içtik ,sohbetimizi ettik velhasıl güpgüzel bir gün geçirdik. Torbalarımızda üzümlerimiz ve hünnaplarımızla bağ bozumu yapmış gibi geldik eve :)
Bu kadar gezdik tozduk eve gelip yan yattım sanmayın, akşam bir sürü  menemen konservesi yaptım. Bunu Naziş için yapıyorum,o çok seviyor. Yemeği beğenmezse hemen açıyoruz bir kavanoz, bir yumurta kırıp karıştırıyor  al sana şahane yemek. Hem sağlıklı hem hafif...

Dün Tavsiye Evi'nin düzenlediği  bir hatta iki etkinliğe katıldım... İlki sağlıklı atıştırmalıklarla ilgiliydi.''Gekoo'' yu tanıdık... Ben tüm ürünlerine bayıldım. Hel bir tane bisküvileri varki onunla ilgili çok projelerim var :)Tatlandırıcı yerine kaliteli bal ve pekmezin kullanıldığı  her safhasında organik olarak üretilmiş malzemelerden yapılmış, büsküvileri ve diğer atıştırmalıkları tattık hem de hazırlanan şık paketlerdeki hediyelerimizi aldık.Bir söz beni çok etkiledi. ''İki sene bayatlamayan,bozulmayan şeyleri nasıl yiyorsunuz?'' hakikaten ya dün akşamdan beri evdekileri bıktıracak kadar söyledim bunu...



Etkinliğin ikinci bölümünü ise Dudullu'da ki Hafele firmasının Showroomunda tamamladık... Amanın be o gardrobun çekmecesinden çıkan ütü masasını, kıyafetleri rahatça seçebilmek için dışarıya çekilebilen askılığı, bir dolap kapağı açınca içinden koca kilerlerin çıktığı mutfak dolaplarını görünce mest oldum...Bir sürü fikir kaptım:)
Aşağıda acar muhabirinizin sizleri bilgilendirmek için görüntüler aldığını görüyorsunuz :)

 Yedin içtin hiç bişi okumadın mı derseniz ayol hiç olur mu öyle şey :)Okumak bir yaşam biçimi bizim için :)...
General Uçtu bitince elime bir deneme kitabı alayaım dedim. Bu aralar sürekli de dışardayım, çantama atayım bir yerlerde otururken falan açar, bi deneme yazısı okurum diye düşündüm ve John Berger'in ''O Ana Adanmış'' a devam ettim. Devam ettim diyorum çümkü; ben denemeleri ara ara  okumayı severim. Çok da keyifli oldu doğrusu... İçindeki  fotoğraflarla, insana resmen beyin fırtınası yaptırıyor John Berger...


John Berger, August Sander'in fotoğraflarıyla giyim ve duruş şekillerinden insanların yaşam bicimleri hakkında nasıl çözümlemeler yapilabileceğini anlatiyor,Takım Elbise ve Fotograf adlı deneme yazısında...
Istrabın Fotoğraflarında ise;Eskiden savaş resimlerinin gazetelerde çok yer almadığını ama şimdi çok açık ve kanlı olarak yer almasının insanların şiddete alıştığının göstergesi olduğunu, düşündüğünü yazıyor...
Kitap ayracı Bedri Rahmi Eyüpoğlu kumaş üzerine orjinal çizimi
 Kitap,İstanbul üzerine bir deneme yazısı ile bitiyor...

Ay hadi gideyim ben, ne kadar yazdım böyle...

23 Eylül 2014 Salı

Kitap İle Sohbet

Bugün çok özel bir mekanda  çok özel  ve çok güzel bir toplantıya katıldım.Yedi yıldır her salı günü  Sunay Akın'ın sahibi olduğu ''Oyuncak Müzesi'' nde yapılan  ''Yasemin Sungur'la Kitap ile Sohbet'' 7. sezonda 200.buluşmasını gerçekleştirdi... Bu buluşmaya bizim gibi kitapseverler dışında kitaplarını severek okuduğumuz beş yazar da katıldı.

İmza günlerine gidiyoruz, yazar buluşmalarına katılıyoruz zaman zaman ama bu tam anlamıyla beşibiryerde idi... Öyle yazarlar,konuştu biz dinledik değil... Karşılıklı konuşmalar yaptık, sorular sorduk, cevapları öyle geçiştirmeyle değil uzun uzun, geniş geniş aldık.



                                  (Yasemin Sungur ile)
Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nu genelde öykücülüğü ile tanırız ama yazdığı roman ile ''Yunus Nadi Roman Ödülü''nü aldı. General Uçtu; Bibliyomanyaklar'ın da ekim ayı kitabı biliyorsunuz. Kitabı buluşma öncesi okudum ve çok beğendim.Ama okurken hep, neden şimdi demiştim bu roman neden şimdi yazıldı acaba, geç kalınmış, ertelenmiş bir kitap mı yoksa... Bunu, Mehmet Zaman Saçlıoğlu'na sorduğumda ,bu romanın planları içinde olmadığını, ama arkadaşı Ayhan Kavas'ın bu hikayeye benzer bir hikayeyi gerçekte yaşayan birini tanıdığını ve bu hikayeyi film yapacağını ve de kendisinden senaryo yazmasını  istediğini söyledi. Kendisi de hikaye çok güzel ben bunun romanını yazayım demiş çok da iyi etmiş. Kitap film yapılma aşamasına gelmiş, hatta baba rolü Ahmet Mekin'e teklif edilmiş.Kitabın hikayesi,bizim jenerasyonun da hikayesi olduğu için ben özellikle bir bölümünden çok ama çok etkilenmiştim.Kitabı okuyacaklar olacağı için söylemeyeyim.


Aslı E. Perker; "Sufle" adlı kitabında ayrı ülkelerde yaşayan üç kişinin  hayatlarında uğradıkları ani şokları yemek yaparak özellikle de sufle yaparak atlatmaya çalışmalarını anlatıyordu. Öyleki sufle hayat gibidir, tam zamanında ya da zamanından önce fırından çıkarırsanız söner diyerek, yediğim sufleleri yapanların ruh durumlarını tahlil etmeye çalışmama neden olmuştur :)
Aslı E. Perker yeni anne olmuştu ve kızı Leyla'nın doğumundan sonra hayatında meydana gelen değişiklikleri anlattı, yazar olmasını çok çılgın bir anneanneye sahip olmasına borçlu olduğunu ve her kitabında mutlaka ondan izler olduğunu söyledi. Hatta  7 yaşındayken cebinde 25 kuruş ile evden kaçtığını ve beş saat sonra bulunduğunu anlattı. Toplantının sonunda okuduğu Edgar Alan Poe'den Anabel Lee şiirinin benim için  hatta benim yaşımdaki tüm kadınlar için anlamını bir bilebilseydi o şiiri okumakla beni nerelere götürdüğünü...Çok konuştum diye söyleyemedim ama bizim gençlik (yani ilk gençlik diyelim şuna) :) yıllarımızdaki kızların hepsinin defterinde bu şiir yazılıydı.

Ayşe Erbulak; kendi yazma serüvenini anlatırken babasının kızı olduğunu bir kez daha gösterdi. Bizi kahkahalara boğdu.  O çok hüzünlü hikayesi ile bile bizi güldürdü. Norveç'te insanların çok uzun yaşadığını, 100 yaşını geçen bir sürü insan gördüğünü onların da sizin bizim gibi sağlıklı olduklarını ama kendisinin 52 yaşına kadar yaşayabilen bir Norveçli bulduğunu,onun ölümünden sonra Türkiye'ye döndüğünü anlattı... Kitabı ''Çok Şekerli Ölüm''ün kitapçıda diyet kitapları arasına konduğunu,ilk kitabının ilk bölümünü Norveç'te yazdığı için ağır ağır aynı oradaki hayat gibi yazdığını o yüzden ilk bölümünün zor okunduğunu ama İstanbul'a döndüğünde ikinci bölümünün de aynı İstanbul gibi hızlı yazdığını o yüzden  de ikinci bölüm patır kütür koşar gibi okunur. Kitap bir anda biter derken, biz Ayşe Erbulak hep bi anlatsa biz de dinlesek duygusuna kapıldık.

Orhan Bahtiyar hep tarihi kurgular yazıyor ve bunlar için uzun uzun araştırmalar yapıyor ama ben ondan mutlaka bir mizahi roman da beklerim.Çünkü yazma serüvenini bu kadar esprili  anlatan biri bunu da yapabilir. Yazmaya ilkokulda kompozisyonlar yazarak başladığını  ama bunu çok abarttığını bir 10 Kasım'da öyle coşmuşum ki yazarken en sonunda da 10 Kasım  hepimize kutlu olsun diye bitirmişim, işte o zaman yazmaktan bi soğudum ama Sunay Akın sayesinde yeniden yazmaya başladım dedi.Orhan Bahtiyar aynı zamanda Kaz Dağları aşığı...Son romanında hiç kıymeti bilinmeyen Türk havacılık tarihinin en önemli isimlerinde Vecihi Hürkuş'u bir roman kurgusu içinde tanıttı bizlere...

Emre Caner; işte bu benim ayıbımdı, hiç kitabını okumamışım hele de Osman Hamdi Bey'i... Yasemin Sungur da  bu kitaptan çalışmalarında nasıl faydalandığını anlatınca ben yerle bir oldum. En kısa zamanda okuyacağım. Hayatında yazmak dışında hiç bir işle meşgul olmayan bu yazarı  kitaplarından önce tanımak da ayrı bir hoşluk oldu aslında.

Biz aynı bir ev sohbetinde gibi yazarlarla sohbet edip edebiyatın tüm lezzeti damarlarımızda akarken saatler akıp giti ve her yazarın seçtikleri birer şiiri okumasıyla toplantımız bitti. Evet! hayat kısa edebiyat çok uzun malesef o yüzden Yasemin Sungur'a bin teşekkür  bize böyle edebi tadımlar yapabilme olanağı veren projeler yaptığı için...