Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

7 Ekim 2012 Pazar

Hayatın bu pazarının sabahından dünün hikayesi

Dün kahvaltımızı yaptıktan sonra, sunum hazırlığı  yapmak için evde kalıp, bize katılmayan NAZİŞ'i evde bırakıp evin iki nümerolu çocuğunu alıp evden çıktık. Gamse önce, Taksim'e Sahaflar Fuarına gidelim dedi, sonra da doğa içinde olmak istiyorum deyince ben organizasyoncu başı ben dedim ki hadi Çubuklu'ya...Çubuklu sahildeki sosyal tesislerin ününü duymuş ama hiç gitmemiştim.
Hava güzeldi, biz saat 11.30 gibi yola çıktığımız için henüz Boğaz trafiği de  başlamamıştı...  Çubukluya varıp, aşağı sahil yoluna döndüğümüzde, gördüğü manzara karşısında; Gamse, evet tam da gelmek istediğim yer burasıydı dedi.Size de tavsiye ederim. Önce , iskelede gezindik, sonra dışarı da oturduk, önce bir çay içelim dedik. Dedik ama  rüzgar teee Üsküdarlardan gelmişsiniz demedi bizi bir güzel dövdü. İş, çevremizde bundan, bizden başka etkilenen yok gibiydi. Biz çayımız falan alıp  içeri taşındık.Su kayağı yapanlarla, onların etrafında dönen martıları izledik, ayile sohbeti ettik .Sonra acıktık öğle yemeğimizi yedik. Tamaam burası bitti artık dedik ve kalktık. Sahilde yürüyüş yaptık, balıkçıları izledik ve Çubuklu defterini dürüp Beykoz'a gittik:)) Bir gittiğimiz yerde  duramayıp, başka bir yere bağlanma huyu neyse ki hepimizde var da sorun çıkmıyor. Gittin bir yerde otur di mi? yok olmaz, altımızdan  su çıkar:)








Beykoz'a vardık, arabadan inip kaldırıma çıktık paaat önüme bir at kestanesi düşüp hoş geldiniz dedi. At kestanesi taşımak  uğur sayılır, şans getirdiği söylenir bilmem bilirmisiniz. Aaa bu yılın ilk at kestaneleri dedim ve başladım toplamaya, evdekiler zaten artık büzüşmüş, Can ve Uras tarafından dişlenmiş vakitleri de geçmişti zaten. Beykozdaysanız ve kaldırımda  at kestanesi toplaya toplaya giden bir kadın gördüyseniz emin olun ki o bendim.Beykoz'u niye severim?.Beykoz'da zaman durmuş gibidir. Mesela  hala teneke soba satılan, kömürle çalışan semaverler satılan  dükkanlar vardır, yolda yürürken, kocam Lale bak diye beni bir dükkandan içeri itti, resmen itti adam ya... Meğer bir terzi dükkanıymış. Hala o eski tüp ütüler'le ütü yapıyordu.Tezgahının üstünde sabunlar, mezuralar, ütü o kadar eskiydi ki önce yoksa kömürlü ütü mü? dedim. Neyseki o kadar da değilmiş.Üsküdar balık pazarında 5 liraya olan palamutların 3 tanesi 10 liraydı...Dolaşırken bir de baktık ki, Beykoz  pazarı... Ben girmem o kalabalığa dedimse de bunlar baba kız daldılar. Neyse bizim pazarlar gibi kalabalık değildi. Ay, un helvası bile satılıyordu, alasım da gelmedi değil... Pazarda dolaşa dolaşa yürürken birden köfte kokuları gelmeye başladı. Çubuklu' da da yemek yedik karnımız tok ama koku sarhoş ediciydi resmen. Kokuyu takip ede ede gidince bir değil onlarca köfte  yapılıp satılan yerler gördük. Yiyemeyiz ama derken, hadi bir porsiyon bari alıp, üçümüz paylaşalım tadına bakalım dedik. Her ızgaranın başında bir kadın var, kocalar, çocuklar beyaz önlükler giymişler servis yapıyorlar. Biz bu sevimli kadının yerine oturduk. Kocası 15 kez oooo hoşgeldiniz dedi.Masa da kalmamıştı ama benim pratik kocam hemen bir tabureyi masa yaptı bize ... Köfteler gerçekten de acaip lezzetliydi. Yanında ızgara biberler ve domatesleriyle yuttuk hemen...








Pazardan çıkınca ,  çaaaay dedim ben. Gamse kıyıda bir çay bahçesini gözüne kestirmişmiş zaten. Özlem aile çay bahçesi...Dişbudak ağaçları altında, deniz kıyısında, önünde sandalların çekili olduğu, karnınız açsa size bir çırpıda bir kahvaltı tabağı hazırlayan, gözlemeler getiren çok sevimli bir yerdi.Sonbahar yapraklarını başımızdan yağdırdı ama çok kibardı hep çay tabaklarının kenarlarına düştü yapraklar.






Bu çok güzel günü  de akşam edip eve döndük.Eve gelince anladım ne kadar yorgun olduğumu... İZ'de Türk ve Yunan sünger avcılarıyla ilgili bir belgesel izledim. Bizim sünger avcısı zavallım, Yunanlıların, süngercilikle ilgili müzeleri gördükçe biz de neden olmasın diye hayıflandı durdu...  biraz kitap okudum ve yattım.

6 Ekim 2012 Cumartesi

hayatın bu cumartesi sabahından

Cumartesi sabahı, herkes uyuyor evde...bense bir saattir evde  dolanıyorum. Yeşil çayımı içtim , gazetelerimi okudum, maillerimi okudum temizledim. Bütün pencereleri açtım eve güzelim sonbahar havasını doldurdum...

Dün akşam Yalan Dünya ne kadar kötüydü ya... Açılay sahnelerinin uzunluğu , diziden kopardı bizi derken baktım ki  herkes aynı fikirde...Yeni giren tipleme  hoşuma gitti, umarım, Gülse Birsel dün akşamın farkındadır...Aha böyle de bi sorumlu kişilik özelliğim var... Bir eksik bir yanlış gördüm mü? hemen uyarırım:))Sosyal sorumluluk abidesi olmama ramak kaldı:)

Dün akşam yaptığım hamsi festivali süperdi...Yarışa yarışa yedik. Hele ben hele de be... Diyettesin  di mi? o helvayı niye yersin.Ama balık midede  canlanır , helva onu öldürür derdi büyüklerimiz:)
 Dün gece arkadaşlarıyla birlikte olup eve geç dönen, hatta yorgunluktan takside uyuyabileceğini mesajla bize bildiren Gamse eve gelince hamsi  aradı:))Zaten bizim evin halkı, ziyafetten bile dönse bir mutfağı dolanır... bknz koca kişisinin Rus lokantasına yemeğe gidip, gece döndüğünde bizim pilav tenceresini kazımaya çalışması:)

Bugün için belli bir programımız yok , Gamse dün gece yatarken yarın Kuzguncuk'a falan gidelim dedi. Ayyyy ne kadan değişik bir öneri dedim:)))

Gitmeden size bir hafta sonu filmi ve kitabı önerip öyle gideyim ...Anna Karenina vizyona girdi...Ben bu hafta içi   gideceğim sanırım.
Kitabı ise tam hafta sonluk eğlenceli bir kitap olduğunu düşünüyorum ve ben bu hafta sonu onu okuyacağım... Mucize Tatlı...Ben kitabı bitirdiğimde kendi görüşlerimi yazarım ama şurada çok güzel bir yazı var , kitapla ilgili...

Peki kahvaltıya  patates mücveri önerisine ne dersiniz. Resim Gülşah'dan...Çünkü  hep yendikten sonra gelmiş aklıma resim çekmek. Sağolsun Gülşah, ilk yapışta resmini çekti de bir belgemiz oldu:)Tarifi yeniden vermeyeyim, sayfamda rama kutusuna patates mücveri yazın, çıkar... Hatta benimle ilgili yani blogla tabi ki:)) tüm aramaları oradan yapabilirsiniz...

5 Ekim 2012 Cuma

Aynı Benzersiz Kişiler

Bugün , biz yine Kuzguncuk'daydık... Hava biraz rüzgarlıydı, hatta deniz kıyılarında , insanı üşüten bir rüzgar vardı. Neyseki yanıma hırka almıştım.Çınaraltı yine kalabalıktı ama buranın kalabalığı huzurlu bir kalabalık, herkes çayını kahvesini içerken, hatta kahvaltısını yaparken; gazetesini, kitabını okuyor. Ortada , masalardan bize bir şey çıkar mı? diye dolaşan kediler bile mırıl mırıl sessiz...Kuzguncuk sokaklarını dolaşan turistler, gezilerini burada sonlandırıyorlar mutlaka... Oturmaca yok, gelip kıyıdan karşı kıyılara bakıyorlar, rehberlerini dinliyorlar ve gidiyorlar, tüm Kuzguncuk köpekleri de onlarla birlikte geliyorlar ve gidiyorlar. Öyle  komik bir manzara oluşturuyorlar ki, sırf onları izlemek için bile gidilir. Sanırım bunlar sokakta dolaşırken, köpekler peşlerine takılıyor,  öylece geziyorlar...

  Ben, Bahri Gördebak'ın ''Aynı Benzersiz Kişiler'' adlı kitabını okudum. Hatta orada başladım ve bitince kalktık. Kitap Samsun Çiftlik Caddesinde ki bir kafe  çalışanı ve müşterilerinin hikayeleri... Beni an başta cezbeden bu oldu zaten. Samsun Çiftlik Caddesinde teyzemin evi vardır, Ordu'ya geçerken, teyzem de oradaysa mutlaka uğrardık.Bizim için Beyoğlu, İstiklal Caddesi neyse, Samsunlular için de o cadde öyledir. Küçücük bir kitabın içine  Bahri Gördebak onlarca insan hikayesi sığdırmış. Her müşteri bir insan hikayesi...Tanıdığımızı sandığımız insanların, bilemediğimiz hikayeleri yokmudur... Ben insanı görür görmez anlarım demezmiyiz... Belki bu kitabı okuduktn sonra demeyeceğiz işte...Ben çok sevdim , benim için çok güzel bir yol arkadaşı oldu, AYNI BENZERSİZ KİŞİLER...

 





Garsonun bana çay taşımaktan bıkmış olabileceğine karar verip kalktık:) Üsküdar'a yürüdük. Kocam,gel  çorbacı açılışımızı yapalım dedi...Sözünü ettiğimiz yer,  Üsküdar Çarşı'dan balıkçılar çarşısına döndüğünüz yol üzerinde ki Adil Kebap... Zaten girişte görürsünüz, kocaman çorba kazanlarını, 7/24 çorba servisi vardır. Geçen kış da sürekli sözünü etmiştim zaten. Yanında da kızarmış ekmek veya minik pidelerle servis ediyorlar bir  de yeşillik tabağı  oh, bir çorba doyurdu bizi... Çıkınca, balık pazarına girdik hemen... Bizim balıkçı Hasret, palamutlar neredeyse canlı vereyim, dondurucuya koyun dedi. Bir kaç tane koymuştum zaten, dört tane daha kuzu kadar palamut ve akşam yemeği için hamsi aldık. Üsküdar balık pazarı da en az Kadıköy balık pazarı kadar güzeldir. İçinde  salata malzemesi alabileceğiniz manavları, ayak üstü  uğrayıp, hemen  her çeşitten balık yiyebileceğiniz  yerleri, tatlıcıları, baharatçıları  çok güzeldir. Hele akşamları bir şenliktir...Dönüşte ben eve koca kişisi klübüne gitti ,  tabikitleri de... Gamse , küçükken   baban nerede diye sorduklarında klübede derdi:))))

 



Bu akşam anlaşıldığı gibi bizim tavada hamsi oynayacak.Fırın mırın anlamam abi, kızaracak mısır unu ile, çıtır çıtır...Kızardıkça ara ara da soğan konacak üfff yeme de yanında yat...




Haydi gittim ben... Umarım ve dilerimki hepimiz için güzel bir hafta sonu olur...

 


4 Ekim 2012 Perşembe

Gün ortasından

Bugün , öğleden sonramı kendime ayırdım ve Woody Allen'in çoktandır, beklediğim filmi; ''Roma'ya Sevgilerle''yi izlemek için sinemaya gittim.Yalnız gittim. Seansa yarım saat erken gitmişim, biletimi aldım, bekleme salonuna geçtim, çayımı aldım ve açtım kitabımı okudum. Salona girince de gördüm ki  benim gibi yalnız izlemeye gelen kadınlar salonun yarısını doldurmuş. Hafta içi ve gün ortası olduğu için bu kadar bile seyirci beklemiyordum aslında...Film çok eğlenceliydi , Woody adamım  yine güzel bir film çıkarmıştı ortaya... Geçen yıl yaptığı ''Paris in Midnight'' da bize sanatsal bir yolculuk yaptırmıştı bu kez Roma'nın sokaklarında gezdirdi. Okyanuslar  ötesinden Amerikalılığa da ince bir eleştiri göndermişti... Şimdi  o ince mizahı burada anlatmaya kalksam izleyecek olanlara haksızlık olur. Film müzikleri yine şahaneydi. Ben görsel anlamda da , eğlence anlamında da tatmin oldum.İlk önce cep fotoromanlardan  tanıdığımız Ornealla Muti ise filmin sürpriziydi...


Sinemada biraz üşüdüm , çıkışta beni karşılayan ılık  hava çok hoşuma gitti ve eve kadar yürüdüm.

Günümü ikinci güzelleştiren olay, kapımızı çalan postacıydı.Mavianne, yine yapmış güzelliğini ve Bahri Gördebak'ın yeni çıkan kitabını imzalı olarak göndermiş. Hep onu hatırlayacağım masmavi   kelebekli bir kalem eşliğinde...Blogcuda başlayan altı yıllık bir hikaye bizimki, artık bu jestler beni şaşırtmıyor ama çok duygulandırıyor ve inanılmaz memnun ediyor.

 


Perşembe akşamlarının dizisi Veda... Ayşe Kulin'in dörtleme kitaplarının ilki...Şimdilik  neredeyse satır satır kitapla birlikte gidiyor. Hatta Gamse, kitabı açıp gelecek hafta ne olacakmış diye baktı:))

Bu akşam Nazlı Eray'ın '' Beyoğlu'nda Gezersin''inini bitiriyorum. Kitabın kurgusunu  ''Venüs'ün Son Gecesi''ne çok benzettim. Başka okuyan varsa bana yanıldığımı veya yanılmadığımı , ya da bu konuda ki fikrini yazssın lütfen...


Baltalar elimizde

Güne savaş baltaları elimizde uyandık...Bu savaş çığırtkanları, Halep oradaysa Türkiye burada diye başlık atanlar, sanırım bomba patlatmayı, mısır patlatmakla karıştırıyorlar herhalde...
30 yıldır, ne evlatlar şehit oldu , ne anaların yüreği yandı. Bunlar sabrın taşmasına neden olmadı ama dün gece yarım saatte taşıverdi o sabır.

Ben bunu Nasrettin Hoca ve Timur'un filleri hikayesine benzetiyorum. Fillerden canı yanan halk, hadi hoca arkandayız, Timur'a gidelim de bu filleri alsın başımızdan demişler. Hoca önde bunlar arkada düşmüşler yola...Timur'un huzuruna çıktıklarında; Hoca bir de bakmış ki, arkasında hiç kimse yok...

Aha bu fıkra arkandayız arkandayız diyen ''NATO'' ya gelsin benden...Biz bu resim için Kurtuluş savaşımızda poz verdik... Yine veririz  ama bizim olmayan bir savaşta değil...



3 Ekim 2012 Çarşamba

yürüyelim arkadaşlar


Bugünkü programım sinemaya gitmekti, hatta ilk seansa gidip rahat rahaat  ''Roma'ya Sevgilerle'' yi izlemekti ama sonra  madem bugün ''Dünya Yürüyüş Günü''ymüş, yürüyelim arkadaşlar dedim ve Kuzguncuk yolunu tuttuk...Anam hiç mi? kimse çalışmıyo bu memlekette, herkesler mi? yan gel Osman bi dönüm bostan modunda...Hafta içi olmasına rağmen  çok kalabalıktı Çınar Altı Kahvesi...Neyse bize göre bir yer kalmıştı.Çayımızı söyledik, kitaplarımızı açtık. Ben dalmış gitmiş 50 sayfa kadar okumutum ki baktım kocam kıvranıyo, hadi sahilden Koru^ya yürüyelim, biraz  da orada oturalım dedi. Bu kuşceyizin resmini o yürüyüş esnasında çektim, kendine de Paşa Limanı guşu dedim...
 

 


Koru'ya gelince de yine aynı manzara, deniz gören  tüm masalar kapılmış. Vallah gurur duydum hemcinslerimle, hepsi tek tek oturmuş, çaylarını, kahvelerini almış  yayılmış kitap okuyorlardı yalnız bir tanesi kağıtlarını yaymış, derin hesaplar içindeydi. Neyse, biz çaylarımızı, yiyeceklerimizi alırken bir  boğaz manzaralı yer boşaldı ve hemencik kaptım, baktım ki bir kadın daha hamle yapmış ama  yedirmedim masayı:)




 (Koru'da çay içmenin en dezavantajlı kısmı bu karton bardaklar yoksa şu cevizli ve havuçlu kek, ve içinden çikolata akan kurabiye enfes...Ben bunların ucundan ucundan yedim tabi, ama  hafta da iki gün olan simit hakkımın da yarısını yedim)

Sonrası  koru içinden yokuş yukarı çıkıp eve vasıl olmak. Koca tabi  koru çıkışı klübüne yollandı, ben de biraz market alışverişi yapıp  eve  geldim. 




 Akşam yemeği için makarna pişirdim. Kıymalı ve bol domatesli...İki dişte sarımsak attım sosuna...Bir de köy usulü tarhana çorbası, Asis usulü kabak kızarma daha ne olsun yav...

2 Ekim 2012 Salı

Salı sallanır

Güne bulaşık makinesi faciası ile başladık. Çalışan makine durulama  programına takıldı kaldı ve kompresör sesi çıkartmaya başladı. Bu ses aynen şöyledir horrrrrr forrrrr... Tekstil ile haşır neşir olduğumuzdan, bir zamanlar tabi...bu ses anılarımı da canlandırdı... Tabi önce ben tamir etmeye çalıştım:) ama güzelim teknik bilgim yetersiz kaldı ve teknik servis eve davet edildi... Onlarda, yıkama kartı yanmış, arasına  da 245 TL, sıkışmış dediler. Biz acep yeni makine mi? alsak diye düşünürken  onlar anında durumu çakozlayıp, sizin makine   bilmem kaç programlı bunlar da şimdi şu kadar bin lira,  yıkama kartının yenilersek yeniden garanti kapsamına girecek falan dediler , kocam da devreye girip şahane bir pazarlık yapıp 200 TL ye işi bağladı... Aldılar makineyi gittiler. Tezgah ve masanın üstünde  de bir o kadar durulnması gereken tabak çanak ile de beni başbaşa bıraktılar. Hiiiç aldırmadım  valla, üstümü  giydim ve okey grubumla buluşup, okey oynamak için evden çıktım. Çıkarken de elime kocaman bir bez aldım. Ha! o niye derseniz, makineyi götürürken merdivenler ıslanmıştı, merdiven sile sile  indim aşağı...Bezi de çıkışta ki köşeye sakladım:)) Akşam dönüşte çöpe attım:)))

Okey oynarken bir taraftan da  astrolog Nuray Sayarı'yı dinleyip, bir taraftan da  bir şeyler yiyince, atı  alan Üsküdar'ı geçti ve bugünü hezimetle kapadım.

Eve geldiğimde,  yukarıda gördüğünüz güzellikler karşıladı beni... Canım Özlem, Paris seyehatinde  Lale ablasını hatırlamış ve 2013'ü bu ajanda ile karşılamamı istemiş. Kitap da ajandaya eşlik etmiş. Hepsinden çok kitap içinde ki cümleler beni duygulandırdı... Böylesine güzellikler yaşatan insanlar tanımama vesile olan blogumu bir kez daha  sevdim, bir kez daha iyi ki dedim...

Bu gece Pariste'ki Eş ile vedalaşmayı düşünüyorum. Galatasaray maçı  da tat  vermiyor, bir gol yedik bile...