Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

22 Şubat 2012 Çarşamba

Dün dün de kaldı cancağızım, artık yeni şeyler söylemek vakti...

Bu gün diyetisyen randevum vardı... Diyetisyenim beni çok beğeniyor:)) Son görüşmeden beri verdiğim kiloların hepsini yağ yakarak vermişim ki bu en çok tercih ettiğimiz şeymiş:))Böylelikle iki ay sonunda verdiğim kilo; tam 10 kg oldu.
Diyetin bana öğrettiği şey, yaşam tarzını değiştirmeden, sosyal yaşamını kısıtlamadan da bu iş olabiliyormuş. Dışarda yemek yediğimde salataların üzerine kırmızı et veya tavuk ızgara koyduruyorum, içecek olarak da suyu tercih ediyorum.İki dilim esmer ekmeğim zaten var... Yanına şöyle güzel bir sohbeti de katık ettin mi? iş bitiyor. Yürüyerek gidilen her yere artık yürüyorum. Mesela karşıya geçeceksem iskeleye mutlaka yürüyorum gibi...

Diyetisyenim bu gün benden çok memnun kalınca ödül olarak istediğinizi yiyin dedi. Biz de karıkoca önce Koşuyolu -Harem arasını arabayla gittik sonrasını yani Harem ve Üsküdar arasını sahilden yürüdük. Hava misler gibiydi. Martılar ve karabataklar için hazırladığımız ekmekleri unuttuğumuzu anlayınca pek üzüldük. Sonra benim öğle yemeğim vakti gelince yemeğimizi yiyelim , hem de ödülü öttürelim dedik. Ben ,bu kez bizim mahallenin kebapçısına gidelim dedim.Çoktandır yeni yerler keşfediyoruz diye onu ihmal etmiştik. Gidince bir kebabpçıda ne yapılabiliyorsa tüm etkinlikleri yaptık. Yani etinden , sütünden , yününden , yumurtasından faydalandık. Kebapçımız da bizi özlemiş ki ikramı biraz bol tuttu, daha yemek bitmeden künefeleri masaya oturttu.Ama , bakın burada gözleriniz yaşaracak, ben reddettim, künefeyi... Yolda, eve gelirken, bir daha ödül yemeğine sakın buraya gelmeyelim dedim.Yemek sırasında Macera Kitabım Özlem aradı, ne o bir etkinlikte misin? yoksa dedi hehehe bundan iyi tanım olamazdı doğrusu:)))


Dün başladığım ama yarım bıraktığım filmi bu gün tamamladım.Filmin adı ; Almanya'ya Hoş geldiniz. Almanyada ki ilk nesil ve son nesil Türk işcilerin birbirleri arasındaki iletişimleri , ne oralı ne buralı olmalarını, ben neyim , kimim sorularının cevaplarını aramalarını konu almış. Oldukça eğlenceli olduğu kadar da hüzünlü bir film. Filmi beğendim, izlemenizi öneririm ama Almanca bölümlerde alt yazı yok haberiniz olsun, vcd kayıtlarında da internetteki kayıtlarda da yok.

Kitapta Kış Günlüğüne devam... Biraz daha okuduğumda artık Paul Auster hakkında bilmediğimiz hiç bir şey kalmayacak. Artık kaşının üstünde yarığın nedenini de, ilk kez bi kadınla birlikte oluşunu da, annesi babası boşandığında, annesiyle birlikte gittiğini ve salondaki kanepede yattığını biliyorum. Hatta başka bildiğim şeyler de var ama müstehcen söyleyemem:)) Okurken çok hoşuma gidiyor ama sonra soruyorum acaba bir yazarı bu kadar yakından tanımak hoşuma gidecek mi?...Boru mu? Paul Auster , New York Üçlemesini, Yanılsamalar kitabını yazmış biri O.Neyse sonunda göreceğiz...

Dünün bir hoşluğu oldu. geçtiğimiz cumartesi günü AJANDA DERGİ'nin konuğu olarak gittiğimiz Nilli takı atölyesinin sahibi Elif Hanım ,mail atıp bu taraflarda işi olduğunu , uğrayıp bize hediye bırakmak istediğini söylemiş, hatta resim gönderip seçimi bize bırakmıştı büyük bir incelikle. Ben evde yoktum ama getirip, Kocama bıraktı. Bayıldık kolyelere, Gamse hemen okula giderken taktı. Zuz ve ben yeşim taşlı olanı seçmiştik, Gamse ise Karnelyan olanı, kahve siyahlı olan taşın adı kaplan gözüymüş, Siyah olan ise oniks...Ben de taktım kolyemi hemencecik.Elif Hanım taşların anlamlarını da yazmıştı, seçimimize yardımcı olması için.

Bu akşamın dizisi Muhteşem Yüzyıl...

Şİmdilik bu kaa

yavaş atın tekmesi

Blog yazmaya başlayalı tam altı yıl oldu... Blog arkadaşlarım dışında bir o kadar da dışardan okuyanlar var... Yorum yazmayıp mail yoluyla görüşlerini yazanlar var. Gittiğim bir restoranın yerini, aldığım bir ürünü nerede bulacaklarını soranlar, yurt dışında yaşayıp, buralarla ilgili soruları olanlar var.Ailece yaptıkları gezilerde benim gezi rotamı izlediğini yazanlar oldu. Hatta torba yasası çıktığında onunla ilgili soru soran bile olmuştu.Okuduğum kitapları burada yazdığımda geri dönen , kendi facebook sayfalarından yazıma link veren yazarlar var.Bunların yanında benim de takip ettiğim , bir filmi, bir kitabı görünce heyecanlanıp onun peşine düştüğüm , hiç bilmediğim bir şeyi öğrenip şaşırdığım, kızlarıma siz de bu blogları takip edin dediğim, yaptıkları yemeklere bayılıp evde hemen deneyip, hoşumuza gidince de denedik çok güzel oldu, bizim evin mönüsüne girdi diye gidip tekrar teşekkür ettiklerim var .
Şimdi bunları niye yazdım. Burası açık bir blog, önüne gelen herkes okuyabilir, beğenir beğenmez bu tamamiyle onun tasarrufunda...Yani burası yol geçen hanı... Facebook sayfamda bana ulaşması için onay vermem gerekir ama burada böyle. Tamam burayı istediği gibi okuyabilir, gidip başka sayfalarda dedikodumu yapabilir ama yazdıklarıma, yazma biçimime müdahale edemez.Kardeşim yazma biçimimi beğenmiyorsan git, okuma desem bilirim gelir yine okur. Okuduğum kitaplardan, izlediğim filmlerden verdiğim tariflerden yararlanır. Bana hiç bir faydası da dokunmaz ama ahkam kesebilir.Benim ilişkilerimde tek kuralım vardır , haddini bilmek o da... Burada bahçe duvarları bahçe duvarları der dururum herkes bilir. Boşuna Lale'nin Bahçesi değil buranın adı. Yoksa sen meyva, sebze bahçesi mi? sandın.Ne kadar samimi olursam olayım , bahçe duvarlarımı hep korurum da ondan.Blogumu toptan götürenler oldu, hatta şablonuyla, vazgeçemedikleri arasında kızlarım, kocam, Cancan ve Zuz bile vardı . Yani almış toptan götürmüştü. O'nu uyardık, bloglardan bile gidip sen ne yaptığını sanıyorsun diye soranlar dahi olmuş



Dün, Leylak Dalı yazısının sonuna bir not yazıp bir hadsizin yorumundan söz etti, herkes kendi üzerine alınıp ben mi? ben mi? diye sormuş. Bu merak son bulsun diye yazıldı bu yazı. Benim yazma biçimimden rahatsız olan bu kişi, gidip Leylak Dalına beni uyarmasını söylemiş iyi mi? bence iyi:)))Şimdi ne diyelim it ürür kervan yürür diyelim olsun bitsin.

21 Şubat 2012 Salı

kalbin limon hali

Dün pırıl pırıl bir hava vardı...Soğuk, karlı günlerin ardından sımsıkı yapıştık ona ki bu gün de öyle...
Dünü kısaca özetlemek gerekirse
Önce kütüphaneye gidip, kitapları bırakrım ve dört yeni ödünç kitap aldım.Üç tanesi babam için, Osman Aysu ve Dawn Brown'un kitapları , kendim için bir şey almak istemedim bu sefer, çünkü evde sabırsızlıkla okumayı beklediğim kitaplar olunca kütüphaneden aldıklarımı da zamanında teslim etmek isteyince baktım üzerimde bir gerilim oluştu:))Yalnız yine de ismi ilgimi çeken bir hikaye kitabını arabada okumak için aldım.İnsan adı; ''Kalbin limon hali ''olan, kapağı kanaviçe işleme dokusunda olan bir kitabı almaz mı?.

Babamın kitaplarını eve bıraktıktan sonra Cancan'lara gittim. Yolda, arabada kitabımı okudum. Her hikayede bir şerbet, limon, kayısı, gül hele bir su şerbeti var ki tadından içilmez. Hikayeler içimi, güneş yüzümü ısttı, neredeyse şerbetlerin tadını ağzımda hissettim. Semoşla yaptığımız vişne şurupları geldi aklıma. Kasalar dolusu vişneden yapardık. Canı asitli bir şey isteyene soda ile sulandırırdım. Sabah kızlar okula giderken, akşam yemeklerinde makarnanın , pilavın yanında komposto niyetine, şöyle bir uğrayana hemen içine buz , nane atıp, yanında kurabiye ile nasıl güzel olurdu.Son yıllara kadar yapardım. tembelleştim mi? ne. Aman Gamse'nin aklına düşmesin hemen yap diye tutturur.

“Akasya ağacının dallarında toplanmış dünyanın bütün sessizlikleri. Yani, bütün çığlıkları. Hikâyeleri ve şerbetleri. Öykülerin hepsi kendilerini sessizliğe teslim edivermişler. Her susuş bir şerbete düşmüş. Kokular havada dans etmiş. Ben bir çocuğum. Şefkatinizin, şehvetinizi yendiği o yerde insan olmayı, insan kalmayı bekliyorum. Sustum ben. Parmaklarımdan kızılcık şerbetleri damlıyor, kalbimden çocukluğum.”

Her biri bir başka şerbetle “tatlanan” öykülerden oluşuyor Kalbin Limon Hali. Limon şerbeti, kayısı şerbeti, demirhindiba şerbeti, erik şerbeti, gül şerbeti... Her öyküde bir şerbet, bir tarif, bir hayat. Mübeccel Hanım, Ayşe, Zeynep, Kazime Hanım, hep bildiğimiz, tanıdığımız, canı yansa da yüksek perdeden bağırmayan kadınlar. Bir adım geride duran, aldatılan, aldatılan ama aldatılmıyor“muş” gibi yapan, törelerden canı yanan kadınlar... Elif Ayla’nın öykülerinde onlarca eve misafir oluyor, bir köşede sessizce oturup “mahrem” yaşamlara ortak oluyoruz. Boğazımız düğümlense de kimi zaman, ikram şerbet olunca, tatlandırıyor dilleri, gönülleri.

(arka kapak, kitap tanıtımından)

Hiç tanımadığım bir yazardı Elif Ayla, ben tanıştığıma memnun oldum. Bana limon ağacının insan kalbine benzediğini öğretti.


Gittiğimde, Cancan tabi okuldaydı ama Uras yeterli ilgiyi gösterdi eksik olmasın:)) Zuz'da geldi. Birlikte yemek yedik. Berfu diyetime uygun yemekler hazırlamıştı, onlar üstüne şekerpare de yediler ama olsun ne yapalım:))

Akşam Cancan'ı okuldan almaya ben de gittim. Nasıl sevindi anlatamam. Elimi tuttu hoplaya zıplaya konuşa konuşa eve geldik. Cicianne benim odamda oturalım dedi. O'na çok önceden hediye aldığım Her Güne Bir Masal adlı kitabı elime verdi, iki hikaye okudum ona...Üç domuzcuk ve hain kurt ve Bezelye Ağacı...Gece yatıya kalmam konusund da çok ısrar etti, kıyamam O'na ama kalamadım , geç saatlere kadar oturup gönlünü yaptım, banyo saati gelince de kaçtım.

Dünün hikayesi bu kadar... Şimdi günü yakalamak lazım...

20 Şubat 2012 Pazartesi

bu pazar

Yat yuvarlan bir pazar günü geçirdik tek firemiz vardı; Naziş... Bir arkadaşa bakıp çıkıcam pardon bi kahve içip gelicem dedi, akşamın köründe dondum donduum diye diye geldi.Koca'da maça kaçınca, ben hafta içinin dolu programanı göze alarak ; Gamse'nin tüm itirazlarına rağmen biraz eve ilgi gösterdim. Yemek işini şipşak hallettim, akşamdan kalan köfteler patates; domates, sivri biber ve salçalı sos eşliğinde yalancıktan bir İzmir köfte olayına dönüştü. Nalan'a giderken yaptığım buğday salatasından artan haşlanmış buğday da yoğurtlu buğday çorbasına dönüşünce hadi bir de mercimekli bulgur pilavı attırayım dedim, portakallı kerevizimiz de vardı zaten kıvırcıklar da suya basılınca yemek işi bitti.
Kendime öğle yemeği hazırlarken, Gamse'ye tontonlu makarna mı? yoksa benim yemeğimden mi? yiyeceksin dedim, seninkinden yerim dedi. Ben adamımı bilmezmiyim, iyi ki sormuşum. Tavuk şinitzhelleri evirip çevirdim yağsız tavada, biraz kekik, kırmızı , biberle tatlandırdım, sivri biberleri ilave ettim, iki de domatesi iri parçalayıp tavaya attım , sulanmasına fırsat vermeden altını kapattım yemeğin ve daha önceden yıkayıp doğradığım rokaların üstüne aldım. Süper olmuştu.
Yemek sonrası , yedi otlu çayımı aldım ve doğru kendi odama gidip kitaplarıma yumuldum. Murat Gülsoy'un kitabından bir kaç sayfam kalmıştı onu bitirdim.

Murat Gülsoy, hikayenin bin türlü anlatış şeklini gösterdi. İstanbul için kalbinden içeri girilen başka bir şehir varmıdır? dedi rüyalarından kaçan, çerçevelerden dışarı fırlayan, hikayelerden kaçan kahramanlarıyla başka bir kitabına kadar bana veda etti.Kitabın içindeki çizgi öykü en beğendiğim öyküsüydü. Hem hüzünlü, hem çok şaşırtıcıydı.
Tanrı Beni Görüyor mu?kitaba ismini vermiş olan , kitabın son hikayesi. Bu hikaye , hepimizde olan bir duyguyu sorgulamış. Hani hiç kimse bizi görmese bile yapmaktan imtina ettiğimiz şeyler vardır. Kimse görmese bile Tanrı, yaradan görür deriz yani biraz inançlarımızla ilgili bir hikayeydi ve bence en gerçek hissettiğim hikayesiydi.

Murat Gülsoy'un kitabı bitince, yarın kütüphane teslim günü gelen; Palamut Zamanı Aşk'ı okudum.Hiç ara vermeden bir kaç saatte okuyup bitirdim. Zaten bazı yan sayfalar, şiirlere ayrılmıştı, biraz da o yüzden çabucak bitti.

Zaman palamut zamanı,
Sabır ister palamut,
Yüreğim ise aşk ister,
Seni özler ruhum,
Palamut yerine seni çeker ellerim,
Ah be deniz ver çaldığın zamanı..."

Fikret Yıldırıcı, Palamut Zamanı Aşk'ta, büyük kentin arasına sıkışmış olan bir mahalleden yola çıkarak, yaşamın uzağında hayaller kuranların baş tacı ettikleri denizin, balıkların, gökyüzünün, kısacası özgürlüğün peşinden gidiyor.
Bildiğimiz zamanların kokusuyla yazılan bu romanda, aşık olmanın bütün çekiciliği ve sancıları bir televizyon tamircisinin zihnine yansırken, değişen zamanların ve uzaklaşan hayallerin de yası tutuluyor.
(arka kapaktan)

Bu gün izlediğim iki de tv programından söz edeceğim. İlki Ayla Kutlu ve Nazlı Eray'ın TRT Türk'de yayınlanan ''Hayat Bir Masal'' adlı programları.
Nazlı Eray İstanbul'u dişi, Ankara'yı geçkin bir dişi, Sivas ve Adana'yı erkek şehirler olarak tanımladı. Açık denizler erkek ama gemiler kadındır dedi. Yıllar önce dil dersinde hocamız Fransızcada ki erkek ve dişi kelimeleri anlatırken, İngilizcede bir tane dişi kelime vardır oda ship yani gemi demişti.İki yazar arasındaki tatlı çekişme çok hoştu, Ayla Kutlu, Nazlı Eray'ı erkeklere haksızlık yapmakla suçladı:)Erkeklerin konuştuğu konuların kadınlar, maç ve arabalar yaşları ilerleyince kadınlar, politika ve arabalar üzerine olduğunu söyleyince.
Valla Bence Nazlı Eray çok haklıydı:)))

İkinci program kocamın favori programı ;Yol ve Müzik. İzlemekle kalmaz izlemeye de teşvik eder.Bu gün yol tüm dinlerin buluşma merkezi Hatay'dı... Gitarla eşliğinde çok hoş bir sohbet,çok güzel şarkılar ve insanda kalkıp Hatay'a gidesi getirten Hatay görüntüleri vardı.Bu program da her pazar Habertürk de...

Bu gece Paul Auster'in Kış Günlüğüne başladım. Benim doğduğum yılın doğduğum ayında yani haziran ayında Paul Auster belki de benim doğduğum saatlerde parkta arkadaşlarıyla oynarken kafasını yarmış.Daha doğrusu arkadaşı ile çarpşınca arkadaşının dişleri kafasına geçmiş.
Kitabın çevirmeninin Aydın Üstüntaş ödülllü olması ise benim için ayrı bir hoşluktu. Aydın üstantaş yani Aydın abi, Ordu Şehir Tiyatrosu kurucularından, tiyatroya gönül vermiş biriydi aynı zamanda da, hem komşumuz hem de dedemin fabrikasının muhasebecisiydi. Bu tür ortak noktalar, okuduğum kitabı daha bir ayrıcalıklı kılıyor benim için.Yazar kendi yaşamından söz ederken , onunla yol alıyorum sanki tuhaf bir duygu geçirdi bana. Henüz 40 sayfa okudum. Daha konuşuruz bu kitap hakkında sanırım.

Eveeet yedik içtik, kitap dedik tv dedik. Ayol daha ne olsun.

Hafta sonu biterken başlayacak olan hafta hepimiz için keyifli, kazançlı, bereketli, gezmeli tozmalı, okumalı,izlemeli en önemlisi de sağlıklı olsun...

18 Şubat 2012 Cumartesi

Biz bu gün

Bu güne damgasını soğuk vurdu... Uzun yıllardır bu kadar soğuk hava ile karşılaşmamıştım ya da unuttum bilmiyorum. Bu gün tüm İstanbullular söze hava ne kadar soğuk diye başlamışlardır eminim.Halbuki güneş ne kadar parlaktı meğer üçkağıdın daniskasını yapmış.

Bu gün Zuz , ben ve Gamsegamse Moda'ya gittik. Amaç hem oralarda gezinmek, çay kahve yarenliği yapmak hem de Ajanda Dergiden Sinem Ergun'un daveti üzerine Nili takı tasarım Atölyesini ziyaret etmekti.Biz Atölyeye gidiyoruz derken çok candan , çok samimi , sıcacık bir ev ortamıyla karşılaştık ve yeni koleksiyonu hem yakından gördük, hem de takıp takıştırıp biz de nasıl göründüğünü denedik. Ben tabi meşhur alerjim nedeniyle bir şeye dokunamadım ama Gamse ile Zuz takıp takıştırdılar. Daha yakından bakayım derseniz tık.



Atölyeye gitme öncesinde Moda-Kemal Usta'da kahve molası verdik. Gamse tabi doğrudan Waffle olayına girdi:))Önce güneş ısıttı ama sonrasında brrr...













Kahvelerimizi içer içmez kalktık hemen...
Artık her yerde Türk kahvesini çok şık sunumlar halinde servis ediyorlar. İnsanın içmese de içesi geliyor bazen.

Bu gün aslında programda Dali Segisi vardı ama soğuk yüzünden hafta içine bırakıp eve döndük.

Bu akşam Naziş Silivriye gitmişti sanırım geç döner, Ben ya Kocamla Keşanlı Ali'ye ya da Gamse ile Yahşi Cazibe'ye takılacağım.

Şimdi gidip portakallı kerevizin yanına bir köfte mönüsü bir kıymalı salçalı makarna yapayım, yemekte ne var derlerse spagetti bolonez var derim:))



cumartesi sabahından dır dır vır vır



Cuma günü beklenen kar gelmedi...Felaket senaryolarının hiç biri tutmadı...Az kaldı bu yüzden neredeyse bir ay öncesinden yapılmış olan programımı iptal edecektim. Ha yağdı ha yağacak, deniz ulaşımı duracak derken ,akşam altıda evden çıkıp zıp zıplaya zıplaya Nalan'ın evine gitttim-gittik.

Evden çıktığımda kar tıp tıp atıyordu ve hava gerçekten soğuktu ama ben de zımazınk giyinmiştim. Üsküdar İskelesine varmamla Kabataş motorunun kalkması bir oldu.Biz üç kişi, iki delikanlı ve ben ölece baktık ama ben gitmee diye bi bağırdım ,çünkü bir sonraki 20-25 dk sonra ,o soğukta bağırılmaz mı?)).Bir de baktık motor tıp tıp bize doğru gelmeye başladı, bu bizi mi? almaya geliyo yoksa dönüyo mu? demememe kalmadı, yanaştı iskeleye bizi aldı.İnsaflı kaptan soğukta denizin ayazını almamıza razı olmamış.Neyse Kabataş'tan da finükülerle Taksim'e çıktım ki Zuz'la buluşacağız, metro turnikelerinin önünde. Bekle bekle gelmez,ararım duymaz. Sanki Fizandan geliyo diye söyleniyorum, yanımdakiler tuhaf tuhaf bakıyorlar bana. Neyse geldi sonunda da Nalan'ın evine vasıl olduk.

Çok güzel bir gece geçirdik, Ebrucuk, Zeya, Ece, Magissa ve de Zuz ve de ev sahibimiz Nalan ile birlikte.Ebru'nun yeni yaşını da kutladık.Çok ama çok keyifli ve çok lezzetl, bir gece oldu.Ben diyetime çok ihanet etmemeye çalıştım. Mantıya karşı biraz dayanabildim ama Konya -etli ekmek beni çok zorladı:)) Sohbet muhabbet derken gece yarısı oldu ve sonunda hep birlikte kalkıp evlerimize döndük.Geldiğimizde herkes uyumuştu, usul usul yataklarımıza girdik.

Şimdi herkes uyuyor, ben kahvaltıyı hep birlikte yapabilmek için saat 10 da ki ara öğünüm olan badem ve kayısımı yeşil çayla birlikte kahvaltı niyetine yedim.

Dün Adam Sandlerin yeni vizyona giren Jill ve Jack'i izledim. Hayatımda izlediğim en kötü filmdi.İzlerseniz küserim:))Konusunu okuyup, fragmanını da izleyince çok eğlenceli gelmişti ama tek kelimeyle tahammül edilmezdi. Kuzenim Funda-Lale abla,sinemada yarısında çıktım dün dediğinde onu dinlemeliymişim.

Bu gün hava güzel gibi görünüyor, soğuktur mutlaka da bakacağız artık...Moda civarlarındayım bu gün.

Okuduğum kitap...Tanrı Beni Görüyor mu?-Murat Gülsoy...Murat Gülsoy'un daha önce de Bu Fimin Kötü Adamı Benim adlı romanını okumuş beğenmiştim. Bu ise bir hikaye kitabı.. bir çizgi öykü de de var.Sanırım artık sık sık karşılaşacağız bunla ..Murat Menteş'in -Korkma Ben Varım-adlı kitabının bir bölümü yine böyle çizgi roman şeklindeydi.. Kitapta ki hikayelere dönersek bir çoğunda varlık sorgulamaları var. Hikayenin dışına çıkan kişilikler,rüya içinde rüyalar var. Kısaca Murat Gülsoy bin farklı yoldan öykü anlatmış bize. Kitabın kapağında çok ünlü bir tablonun resmi var...Tabloda ki çocukta, aynı Murat Gülsoy'un hikayelerinde ki, kahramanlarının hikayeden kaçmaya çalışmaları gibi o da çerveden dışarı çıkmış..İspanyol ressam Perre Borrel del Caso'nun ''Eleştriden kaçış'' adlı tablosu...Bu ismi bir yere bakmadan yazdığımı düşünürseniz kendi adıma teşekkür ederim ama çok fazla yanıldığınızı da söylemeden edemem:)

16 Şubat 2012 Perşembe

Günün

Günün hava durumu...pırıl pırıl güneş ama kandırıkçı, dışarı çıkınca soğuk

Günün yemeği... Kuru biber ve kabak dolması... yoğurtlu makarna(ben sadece dolma yiyebiliyorum, etin yağıyla pişti, ekstra yağ konmadı , ekmek durumu içindeki pirinç oranına göre ayarlanacak)

Günün etkinliği... Okey grubuyla buluşma...

Günün güzelliği... Çikolatalı krep ve demleme çay yazarı Emi Varon Eskinazi'nin mail atıp, kitabını aldığımız ve okuduğumuz için teşekkür edip, New York'dan sevgiler göndermesi...

Günün sıkıcı haberi...yarınki hava durumu...Kar geliyormuş, kar çok etkili olmasa da fırtına deniz ulaşımını etkileyecekmiş. Yarın akşamki deniz aşırı programı etkileyebilir mi??

Günün merak edileni...Gamse anahtarını yanına aldı mı?kapıda kalması ona bir ders olabilir mi?

Bu kadar şimdi giyinip , yola çıkma vakti.