Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

1 Kasım 2010 Pazartesi

Akşam sefası


Başlıktaki akşam sefası, Annemi anmak için bahane... çok sevdiği bir çiçekti. Her evimizin bahçesine dikmişti. Yazlık evde balkondan aşağı baktım mı iilk onları görürdüm...Ordu'da ki evin yan bahçesinde de ona keza... Birde hikaye uydururdu ona, güya kocasını çok severmiş de akşamları o geliyo diye açılır saçılır süslenip püslenirmiş...Yatak odamın penceresi ise bir akşam sefası ormanına bakıyor:)Kaç kez resmini çekeyim dedim unuttum... Sanırım arka binadaki evde oturan yaşlı teyzede çok seviyor...Yine sanırım ki bir tek de onları seviyordur. Bu kadar huysuz ihtiyar görmedim hayatımda ... benimle ilgili bir şey yok ama bahçe duvarında bile bir çocuk görse hemen balkona pencereye koşar.Annemi anayım derken komşu teyzede nasibini aldı...

Bu gün saatlerin azizliğine uğradım ... ben bu saatleri ileri geri işinde aynı jetlag olmuş gibi olurum... hava güzeldi ha şimdi ha sonra derken günü evde geçirdim. O zaman akşamdan ben Cihangir yolu tutayım... Teyze gecesi yapayım... kuzenleri de toplayayım dedim ama Gamse - Anne hava çok soğuk hiç çıkma dedi. Ben acaip söz dinlerim, gitmedim.

Günün en kayda değer aksiyonu izlediğim filmdi. İzlenmedik filmkalmasın etkinliğinin stoklarından çıktı... Goodbye Lenin... Filmi çok beğendim , izlemediyseniz tavsiye ederim ... 2003 yapımı bir film. İnsanın inandığı bir dünyada yaşaması ve ölmesi ne güzel duygusu uyandırdı bende... Film boyunca kahvedir, ekinezya çayıdır içtim durdum.

E akşama kadar oturup keyif çatmakdık yemeğimizide yaptık şükürler olsun aç koymadık açık koymadık ev halkımızı...

Kitabım Eylüldü Aşkıma devam ediyorum... Sanırım bu gece bitecek. Zeyaaaa ben Kaaan'dan yanayım:).

Beni dört yıldır sinirden çatlatan Marmaray sonunda Topkapı Sarayının duvarlarınıda çatlattı. Bazı bölümler ziyarete kapanacakmış. O yüzden yarın biz koştur koştur Topkapı Sarayına gidiyoruz.

Bu hafta gündüzleri çok sıcak geceleri ise ayaz olacakmış.

Tamamdır, hava durumunuda verdim gidiyorum artık... bu gece Yer Gök Aşk'ı izleyeceğim, tek başıma... Koca ve Naziş Ezel izliyor. Gamse ödev kontrolü yapacakmış. Ben şimdi yatak odama geçip, sırtımı radyatöre dayayacağım...Ama radyatörü önce polar battaniye ile saracağım öle cosss diye dayamayacağız herhalde...Yanıma kitaplarımı, çayımıda alıp reklam aralarında kitabım sonrası dizi izlemece falan takılacağım...

31 Ekim 2010 Pazar

Fotoroman; Lale'nin Bahçesinde son bir kaç gün

Yine dolu dolu geçen bir kaç günü resim altlarıyla anlatacağım çaresiz:)))

Önce, Perşembe akşamı ... Zuz, Nalan ve Ebrucuk ile Zeya'nın evinde dizi gecesi yaptık... Önümüzde koca sehpa dolusu yiyecek, sıcak şarap , dışarda ağaçları yerden yere vuran fırtına ve arada geçen tren sesi eşliğinde... Fatmagül'ün Suçu Ne? ve Türkan'ı izledik. Dizileri izledik sohbetimiz yaptık... yedik içtik ve yine bir sürü plan yaptık...

Ben perşembe akşamı Zuz'da kaldım... Sabah tabi ben yine hortladım erkenden... Zuz'un benim için özel olarak bulundurduğu yeşil çayımı demledim, çayı demlerken dalları mutfak camına kadar uzanan defne ağacına bir bakayım dedim, defne aşkımı bilirsiniz...aa baktım yok geceki fırtınada kökünden sökülmüş. O kadar büyük bir ağaçtı ki çok üzüldüm. Dallarını kesip yeniden diktiler , inşalah tutar. Zuz kalkıp kahvaltıyı hazırlayana kadar; Ya hiç okumayacaktık ya da basit ve yalın özetlerle yetinecektik, mantığıyla manga tarzı çizgi roman tekniği ile resimli roman haline getirilen Franz Kafka'nın Dava'sını okudum. Diğerleri nasıl bilmiyorum ama eğer Dava'yı daha önce okumamış olsaydım ne hissederdim bilmiyorum. Yine de çıkış mantığını doğru bulduğumu da söylemeliyim.

Kardeş kardeş başbaşa kahvaltımızı yaptık bu arada Newyork; I Love You adlı filmi izledik... Bu fiml festival filmiydi dedim , Zuz'da zaten burasıda festival kanalı dedi:)) New York'un beş ayrı bölgesinde değişik, evrensel temalı aşk hikayelerine konu edilmiş. Yönetmenlerden biri de Fatih Akın.

Cuma akşamı Cumhuriyet Bayramını Cancan'la birlikte kutladık. Anne Baba yemeğe ve havayi fişek gösterisi izlemeye gitti. Bu tür özel gecelerde ve yaz aylarındaki o evleniyoruz diye dünya aleme, bize de haber vermek zorunda olanların attırdığı havayi fişeklerde bizim evde İstanbul bombalanıyor sanırsınız... Cancan'da buuum buuum diye korkunca bizde dışarı izlemeye çıktık






geriye kalan zamanda da oyun hamurundan doğum günü pastalar yaptık,




Nazlı Abla'sının etkinlik oyuncaklarını çıkarıp kuleler yaptık yedik içtik eğlendik hasılı...

Cumartesi günü Nazlı hasta kalktı yataktan , Kızıma çaylar çorbalar yaptım, akşama kadar nazladım:)) akşam olunca da Babasına devredip Gamsegamse ile Capitol'e gittik.

Pazar sabahı ben yine herkes uyurken pörtledim uyu uyuuuuu diye kendime telkinler yaptım yok. Usulcacık kalktım , yeşil çayımı demledim her zamanki gibi ve İz Kanalında Kafka'nın Kafesi; Prag adlı belgeselde, Prag sokkalarında Kafka'nın izini sürdüm. Babasının bakkalı, doğduğu ev, çalıştığı sigorta şirketi, derken farkettim ki, büyük bir Kafka turizmi oluşmuş Prag'da... Prag2a gidelim dedim o sırada uyanan Naziş'e ama ikimiz... Bu belgesel film bitince bu kez de Wilco'nun Karavanı başladı. O da Ege'de Bir Yaz Düğününe götürdü beni. Davul zurna eşliğinde kafasında kırmızı yemeni ayağında convers ayakkabılarla oynayan yörük delikanlı nasıl sempatikti anlatamam. Çok ilginç bir düğündü Karaca Hayıt Köyünde yapılan düğün, Damat gelin evde onu beklerken kapı önünde ataeş yaktı, tek eliyle sahana kırdığı yumurtaları bu ateşte pişirdi , ekmeği banıp geline yedirdi , çamaşır yıkadı öyle girdi evine... Öğleden sonra Natilius'a gittik Koca, Naziş ve Ben veee hafta sonu etkinliğini sonlandırdık:)

Bu haftanın kitabı... Zeya'nın okuyup beğendiği ve sakın alma Lale Abla ben sana vericem dediği Eylüldü Aşkım... Yazarı Esra Uçar... Kitabı okurken hep çevremdeki arkadaşlarım dostlarım geldi aklıma... O kadar açık bir dili var ki Esra Uçar'ın cümleler altında bir şey bir mesaj aramaya kalkamayın. Yaslanın arkanıza okuyun, o demek istediklerini açık açık söylüyor... Zuz'da yattığım gece yatakta bir elli sayfasını okumuştum zaten... şimdi sonlara doğru geliyorum.


Eylüldü Aşkım aynı apartmanda yaşayan bir grup kadının sıcacık dostluklarının öyküsü. Karanlık gökyüzünde çevrelerini aydınlatsalar da kendi yollarını bulmak için birbirlerinin ışığına ihtiyaç duyan bir avuç yıldız; Zeyno, Hicran, Damla, Necla, Şerbet... Mimi Günyüzü görmez pavyonlardan moda dünyasının renkli ışıklarına, aşkın tatlı esintisinden ayrılığın kör kuyularına, küçük burjuva hayatların kuralsız gecelerinden aşiretlerin kanlı kurallarına, ölümü beklerken yaşamla tanışmaya uzanan bir yolda, paylaştıkları büyük sırla birlikte yürüyecekler... Bir kelebeğinki kadar kısa olsa da hayat, Tanrı'nın sunduklarını hep kabul edecekler...

İşte böyle hayat devam ediyor...Bu üç metroluk yazı da burada sona eriyor:)))


günün şarkısı kardeşden geldi... bu kez Zuz değil Metin'den yani erkek kardeşimden... Elvis söylüyor ne de güzel söylüyor tık

günün damak tadı ise Magnumun yeni tadı portakallı bitter çikolata... çocukluğumdan kalan bir tat... Babam Havalanındaki Free shoplardan alırdı... çeşitli şekillerde olurdu, aklımda kalan pamuk prensesdeki cüce şeklinde olanlar...

bu ekleri bitirmezsem bu yazı beş metroya doğru gidiyor...

28 Ekim 2010 Perşembe

Bu sabah izlenmedikfilmkalmasın etkinliği yok... Çünkü Cancan geliyor... O gelene kadar tavuklu çorbası pişmeli, salonun ortasındaki koca heyüla gibi sehpa kenara çekilmeli ki istediği gibi koşturabilsin. Oyun hamurları, boya kalemler defterler ortaya çıkarılmalı, mama sandalyesi kurulmalı...okunacak kitaplar hazırlanmalı.Sonra geriye öpüşüp koklaşmak kalıyo. Dün akşam telefonda ciciannemmm , canımmm, gelicemmm, kucanaaa deyişi vardı görmeli duymalıydınız.

Asıl önemli mevzu, bu gün Kızlar yarım gün çalışıyor. Onlar gelince çok azıyorlar...Özellikle de Gamsegamse ile.

Dün yağmur dolayısıyla bi program yağamadım ama bu akşam müthiş bir programım var
.
Çarşamba akşamları hiç tv izlemiyorum. Sadece okuyorum. Dün gece Firmin neredeyse bitiyordu ama resepsiyondan gelen Kızlarla sohbet etmek için bıraktım.Kitap okumayı seven herkesin Firmin'i seveceğini düşünüyorum. Firmin önce kenarından tadına balıyor kitabın sonra okuyor. Tadı güzelse okuması da güzeldir diyor çünkü:)Firmin için tanıtım yazısı gördüm kitaphaber.net de ancak böyle ifade edilebilirdi:)
Anne sütü emmedi.
Aşkı kabul görmedi.
GERÇEK İNSAN SEVGİSİNİ VE EDEBİYAT AŞKINI BULACAĞINIZ TEK KİTAP.
O bir hümanist!
O bir entel!
O bir filozof!
O bir serseri!
O bir mucize!!


Şimdi kahvaltı hazırlamalıyım ...


günün şarkısı kuzenden geldi haydi hareketlenelim:)

27 Ekim 2010 Çarşamba

günlerden çarşamba aylardan ekim(bu başlık meseles zor iş )

Yağmur yağsam mııı yağmasam mııı ? yağmasam mııı? kararsızlığı içinde... Sanırım gece de yağmış. Küp uyuduğum için hiç duymadım. Gece vücüdümda kıpırdaklık hisedince anaa geliyo dedim ve alerji ilacımı hemen yutmuştum.

Dün akşam ki dizim, Öyle Bir Geçer Zaman ki idi. Dizideki herkesi ama herkesi çok beğeniyorum.Öncelikle evin en büyük ve en küçük oğlunu...Kocam çocukların hepsini bizim evie almaya kararlı:) İşte biz böle hissederek izleriz çok hisli bir aileyizdir valla şaka değil öyleyizdir gerçekten de...

Gece yatak odasına geçmeden önce salonda Peren'in hediyesi olan O Ana Adanmış'dan iki bölüm okudum.John Berger'in 19 yazısının bir araya geldiği bir kitap. Bakma ve görme üzerine düşünme üzerine yazılmış yazılar. Bu kitabı öyle roman gibi elime alıp okuyup bırakmak istemedim. Öyle bir kitap değil zaten. Salondaki sehpanın üstüne koydum. Bölüm bölüm okuyacağım. Dün akşam okuduğum ilk bölüm beni çok etkiledi. Bir şeyi ilk olarak görmek mi , yoksa son kez görmek mi...sanırım son kez görüyor olmak onu bir daha göremeyeceğimi bilmek etkilerdi beni. Peki duvara astığınız bir resim zamanla resim olmaktan çıkıp bir anı defterine dönüşmez mi? düşünün bir kez... ben dün akşam çok düşündüm her iki konuda da.

Yatakda eğlenceli bir şey okuyayım dedim ve Firmini-Hümanist Entel Serseri- okudum biraz.Sam Savage imzalı bir kitap. Firmin birkitapçının bodrumunda doğan, yaşan bir fare... 13 kardeşin 13.sü. Hep aç kaldığı için kitapları yer ve yedikçe de okumayı öğrenir.Yani Firmin entel bir fare... Henüz çok başlardayım , çünkü alerji ilacını içince hemen uykum geldi okumayı bıraktım.

Bu sabahın filmini yazmadan gidecektim az kaldı. Nihayet Serseri Mayınları izledim bu sabah. Sinemada izleyememiştim. Sonrada unutmuşum, bu gün film seçerken filmler arasında görünce şaşırdım, gözden kaçırmış olmama.Bir kaç film stoklamıştım. Onların içinde kalmış:)Çok beğendim. Hele son sahnede Büyükannenin cenazesi yolda ilerlerken , onun sesinden verilen dış ses de, bu sokakalar beni hatırlar mı?, bu bastığım taşlar beni unutur mu? derken... Annemi uğurlarken yerdeki taşlara bakıp -Annem bu taşlara bastı, bu duvara dokundu diye düşündüğüm geldi aklıma... Ferzan Özpetek insan duyarlığında çekiyor filmi bu kez yeniden anladım.

Bu akşam kızların ikisi de Cumhuriyet resepsiyonuna katılacakları için yemekte yoklar. Ben de habire kocama bunu hatırlatıyorum ki, akşam yemeğini şöyle hafiften atlatalım... ya da biz de bir program yapalım diye:)Henüz bir cevap gelmedi ama bakacağız artık.

Bu yazıda burada bitti işte... her biten şey gibi.

düzenleme: yağmur yağdı , program bitti:)

26 Ekim 2010 Salı

Kuzguncuk havası


Yürüyüş yaptık Karı-Koca... Kuzguncuk'a gittik. Yağmur tıp tıp yağarken ayaklarımız altında ıslak yapraklar gırç gırç ede ede yürüdük. Bir ara güneş açtı, yağmurluğumu çıkardım... bir ara yağmur yağdı şemsiyeleri açtık. Çok ama çok güzel bir yürüyüş oldu.

Kuzguncuk eskiden Süper Baba, Perihan Abla ve Ekmek Teknesi dizilerine ev sahipliği yaptı şimdilerde ise Öyle Bir Geçer Zaman Ki ve Halil İbrahim Sofrası dizilerine kucak açtı.
Deniz kıyısındaki İsmet Baba Restaurant'ın yanındaki Çınaraltında kahvelerimizi içtik. hafiften yağmur yağıyordu ama ağaçlar öyle bir çadır gibi olmuşlardı ki damla düşmüyordu yere. Biz kahvelerimizi burada içeceğiz deyince garson hemen portatif sehpayı kaptığı gibi kurdu önümüze, kahvelerimizi de tek tek bakır cezvelerden yanımızda servis yaptı...Resimde gördüğünüz yer, siz çay kahveyi burada içeceğiz deyin yeterki, hemen portatif sehpalar önünüze kuruluyor. Size kalan manzaranın keyfini çıkarmak. Bir de sehpanın ayaklarının taşların girintilerine girmemiş olmasına dikkat etmek:)
Yağmur tıp tıp yağarken , Kuzguncuk Çınaraltı'nda kahve keyfi... denize dala bata balık çıkarıp lüpleyen karabatak ve ayaklarımıza dolaşan samur kedi de cabası...azcık masamız tıngırdıyodu, ben kahveyi biraz tabağına döktüm o yüzden ama olsun... mis gibi deniz havası ... güzelim boğaz gerdan kırarken karşımda ne gam.

Sonra yine Üsküdar'a kadar yürüdük, sahilden. Kuzguncuk'a giderken bizim buradan hooop yokuştan iniyoruz ama çıkışda yürek ister:). İskeleye gelince Mihrimah Sultan camiinin arka sokağından , çocuk kütüphanesinin önüne geldik. O'nun hemen aşağısında iki tane kitapçı vardır. Biz onların önündeki sepetleri karıştırmaya bayılırız. Bazen olamdık bir şey çıkar . Kocam bi tane Naziş'e göre bir şey buldu aldı. daha sonra Üsküdar'da balık pazarına girdik , balıklarımızı aldık ve evimize vasıl olduk. Koca hemen kapıda ekti beni gitti:)

Artık akşam yemeği hazırlıklarına geçme vaktim geldi benim de...

Sabah sabah vır vır


Bir senkron tutturamadım bu sabah... Önce bir film izleyeyim dedim...Gölgesizleri seçtim... sabaha hiç yakışmadı ...neşeli bir şey izleyeyim dedim... Mamma Miayı izlemeye başladım. Merly Streep de vardı hemde...ama sonra bir müzikal istemediğime karar verdim.Gelinlerin Savaşını izlemeye karar verdim sonra. İşte o da bilindik konu. Çocukluklarından beri iki iyi arkadaş... tüm hayalleri ünlü Plaza Hotelde haziran düğünü yapmak...aynı gün evlilik teklifi alınca ve de haziranda bir gün boş olunca ne arkadaşlık kalır ne bişey... işte bu çerçevede gelişen olaylar...

Dün akşam başladım başlıyorum derken araya Gece Güzelliği girince başlayamadığım, Haruki Murakami'nin Sınırın Güneyinde Güneşin Batısındasına başladım ve yarıladım. Murakami'nin , bizim küçüklüğümüzdeki Küçük Hayat Ansiklopedisi kalınlığındaki kitaplarından sonra fındık fıstık oooo dedim bu kitaba.İnsanın kaderini ve maddi dünyayla ilgili gel gitlerini anlatan bir kitap... Bir insanın kalbini hiç onarılamayacak kadar kırdınız mı hiç? ya da en farklı kızı en farklı erkeği ben sevdim, kimsenin dinlemediği müziği dinliyorum çünkü onu ben fark ettim duygusuna kapıldınız mı? hiç. İşte bu duyguları yaşayan Hacime'nin hikayesi.Murakami kitaplarında olduğu gibi , altta bir müzik ve olmazssa olmaz kediler yine var...bir yazar eğer 40 dilde okunuyorsa vardır bir sebebi deyin ve bu yazarla tanışın. Beni tanıştıranda hep söylerim sevgili Zero^dur.

Aslında bu yazıda bir film bir kitap konseptine uydu galiba:)

Dün pazar alış-verişi yapalım dedik Karı-Koca... benim Kocam çok sıkılır bu işten. Marketten toplu olarak alınsın ne farkı vardır ona göre...ama pazarın bir ruhu bir kokusu vardır, bilmez:)Nasıl mandalina kokuyor pazar anlatamam. Yazında çilek kokar aynı böyle... sonra ben pazara çıkmasaydım tezgahta muz poşetini unutan o yaşlı kadının arkasından kim koşacaktı ha!
Bu gün yağmur yağmasaydı Topkapı Müzesine gidecektik... daha önce gittik ama olsun ara sıra hatırlamak iyidir o havayı... Sonra ben müze bahçelerinde oturmayı, hatıra eşya dükkanlarını egzmeye bayılırım...neyse zaten kaldı yağmur yüzünden.Alternatif bir programımda yoktu sanırım evdeyim bu günama sanırım dedim ha !

25 Ekim 2010 Pazartesi

Bir kitap bir film


Önce kitap; Gece Güzelliği ... yazarı Onur Caymaz. İlk kez bir kitabını satın aldım. Bir gece yarısı bir hikayesini okuttu bana Leylak Dalı... Hani gönlüne dokunur ya bir el aynı öyle hissettim kendimi. Sanki yazarın eli kalbime değdi. Gece Güzelliği bir hikaye kitabı. Bir Kolonya hikayesi var... Okurken ben çocukluğuma gittim. Ordu^'da elimde kolonya şişesi ile yokuşlardan indim, Servet Abi'nin dükkanından PE RE jA kolonyası doldurttum... Şişenin biri limon kolonyası misafirler için, diğeri lavanta ... biz okula giderken Annem evden çıkarken yakalarımıza , saçlarımıza hafif hafif sürsün diye. Sonra o şişeyi bir gün kırdım , milyon parçaya bölündü... Üvey de tıkandım ben, yanımda bir olsa, bağrıma bassam istedim. Şimdi şu anda böyle hisseden kendini hiç bir yere ait hissetmeyen çocuklar için titredim. Kitaba ismini veren Gece Güzelliği ise bambaşka bir tarz...Sanki bir divan şiiri okur gibi okudum onu...


Politik bir gerilim filmi olarak da tanımlanabilecek The Ghost Writer, kitabın yazarı Robert Harris tarafından sinema senaryosu haline getirilmiş oldukça başarılı bir film. Apaçık bir Tony Blair (Eski İngiltere başbakanı) göndermesi olan Adam Lang karakterinin hayatını, hatıratlarını kitaba almaya çalışan bir gölge yazarın hatıratlar dışındaki olaylara da nasıl müdahil olduğunun anlatıldığı başarılı bir yapım