Lalenin Bahçesi
Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...
Ahhh bi kalktım hiç bir işim yok. Yupppppi tembellik vakti dedim. Çayımı aldım yatağa girdim biraz tv izleyip, gazete okudum. Sonacımaa bilgisayarımı açtım. Az biraz teknolocik kadınız ya , mailerime baktım, iki mail attım ben de. Biri Ataletime iyi doodun maili, diğeri özel bi mail. Sonra bloğuma baktım, gittim salonda bir iki salındım. Birden anladım ki bu gün ev dar gelir bana. Önce denizler geçeyim , dalgalardan atlayayım dedim , ama hava soğuk yakınlarda takılayım dedim. Bir görümce ziyareti yaptım, en küçük görümce de dahil olunca olaya bi güzel yemek yedik birlikte , sohbet ettik.
Eve geldim. Ha unutmadan dün sabah beni uykumdan eden vapur düdüğü emektar Fenerbahçe Vapuruna aitmiş. Ellibeş yıl hizmet verdiği İstanbullulara veda ediyormuş. Rahmi Koç Müzesine çekilmiş. Bakın bu müzeyi herkese tavsiye derim. Haliçe kıyısı var. Müze çıkışı Haliç Vapuru ile de sefa yapabilirsiniz. Ay çok zevklidir. Zik zak çizerek tüm Haliç kıyısındaki iskelelere uğrar. Çay da için bu arada yanınada simit de yeyin hatta.

Yarın kar bekliyoruz İstanbullular olarak. Bakalım yağacak mı?. Çok severim karlı havaları. Çocukken Ordu'da boyumu aşan, Niksardaki bir başlayıp bir saat içinde tüm şehri örtüp , aylarca kalkmayan , sonra benim bu kar eridiği zaman mutlak ortalığı sel basar diye beklemem, ama rüzgarla savrula savrula birden ortadan yok olan kar.Üstteki manzara o günleri hatılattı bana, aynen böyle bir görüntü olurdu. İstanbul da artık yağmaz olan , tipiyi özlerim zaman zaman . Aman kimse o havada dışarda kalmasın, evsiz kalmasın diye de dualar da ederim içimden. Öyle bir fırtına olur öyle bir savrulurdu ki, kar taneleri havada okula giderken önümü görmez olurdun. Sonra yine Ordu da annemin dışarı çıkıp hasta olmayalım diye tepsi tepsi içeriye kar taşıması.Evin içinde kocaman siniler içinde kardan adam yapmamız. Okuldayken , okuldan çıkış satlerinde okula kılavuz gelip, evleri yukarı mahallelerinde olanları evlerine götürmesi. Heyyy bu Ordunun göbeğindeki bir okuldaydı ha, dağ köyünde değil. Ama bizim müdür çok titizdi. İki yıl önce Ümraniye 'de bir öğrencinin okul çıkışı karda yolunu kaybedip donarak öldüğünü hatırlarsanız, bizim müdürü sağduyusu dolayısıyla tebrik etmeniz gerekiyor. Yaşıyorsa Allah selamet versin, öldüyse nurlar içinde yatsın Mahmut İşbakan.
Ben şimdi yemek yarışması izlemeye gidiyorum, babamla izleyeceğiz. Gülmekten yerlere yatıyorum, babamın- elini yıkamadı- onun içine o koyulurmu, o yenir mi diye bir müdaheleleri var ki ölürsünüz gülmekten. Zaten gitmesem de seslenir- Laleeee bak ne biçim yemek yapıyo diye. Onun için müsade bana şimdilik.
Hızla başlayan hafta, aynı hızla devam edip yine aynı hızda bitince geriye benimki gibi dağınık bir ev, kazan gibi bir kafa, sızlayan dizler kaldı. Cumartesi günü Gamsegamse ve ben yağan yağmura aldırmadan evden çıktık. Hoş onunda bize aldırdığı yoktu; de babam he babam durmadan yağdı. Bi gıdım ara verilir dimi yoook hiiiç. Neyse gideceğimiz yere vasıl olduk, Nalan bizden önce gelmişti. Çok hoş saatler geçirdik, yedik içtik sohbetin dibine dibine vurduk. Hani padişahlar , yemeğe gelenlere , yemeğin sonunda hediye verirlermiş,'' diş kirası'' adı altında , hah biz de işte öyle diş kiralarımızı aldık. Yağmur tam gaz devam tabi. Gamsegamse beni Şişlinin orta yerinde ekti. Zati bizim kızlarla birlikte bir yere gidebilirsin ama asla birlikte eve dönme şansın yoktur. Yarı yolda telefonları çalar, oracıkta program yapıverirler. Pazar günü görümcem aradı neredesiniz yahu dedi, hastaneydi, çocukluk arkadaşıydı, Can'dı, derken 10 gündür görüşememisiz. Hadi gelin dedim. O sırada İlmiyem aradı sinemaya gidelim diye, yok sen gel dedim. Hemen mantarlı, sosili bir pizza attım fırına, patates salatası, brokoli salatası ve anne kurabiyesi eşliğinde çaylarımızı içtik biraz okey oynadık. Akşam geleneksel pazar akşamı programımızı uyguladık. Kızlar odalarına, kocam spor programı izledi , bende onun yanında kaşur kuşur gazete dergi okuyarak onu gıcık ettim. Gazeteleri ve tüm pazar eklerini okudum. Bitrdiğimde kocam helal olsun reklamlarını bile okudun dedi. - Heee dedim o kadar para verdik zay olmasın)))Sabah önce Nazlının hastayım anne ne içeyim diyen sesiyle uyandım. Bütün hafta veli toplantısı vardı eve geç geldi. Cumartesi günü gezdi tozdu, dünde Hanuka nedeniyle okuldaydı. Beyaz gömlek giymeleri sitenmiş, hep dışarlarda velilerle falan görüşürken iyice üşütmüş. Sabah erken yine toplantım var , gitmek zorundayım dedi ve gitti. Bi dalmışım , uyandım ki ooo kocam gitmiş bile. Sonra yine dalmışım ki bu kez de vapur düdüklerine uyandım. Nasıl da uzun uzun öttüler. Gamse hemen bilgisayarı açtı İDO seferlerine baktı , bizi ilgilendiren bir şey yok dedi. Ben de kahvaltıyı arkadaşlarımla yaparım dedi, giyindi çıktı. Ay gidim , yatayım bari dedim. Koştum soğumamış yatağıma , yeniden gözüm dalmış, garip garip rüyalar görüyordum ki bu kez de mesaj geldi. Gamse- anne, deniz iyiydi, rahat geçtim. Hadi dedim uyu kızım biraz yahu, sen bu günleri çok bekledin , çalıştığın dönemlerde, ama bu kez de zil çaldı- Alla alla kim bu saate dedim, kargo gelmiş. Yok dedim ısrar etme , kalktım çayımı koydum, mükellef bi kahvaltı ettim. Eh yazımı da yazdım. Hadi bakalım artık ne gele gele
Hastaneden gelen iyi haberlerin etkisiyle, ben de eski moduma keskin bir dönüş yaptım. Önce sıkı bir okey parisinde tozu dumana kattım. Bu gün de çocukluk arkadaşımla buluştum. Nasıl da özlemilşim. Çocuk Lale 'ye, ergenliğe yeni adım atan Lale'ye kavuştum. Şıngır şıngır konuştuk. Sözcüklerimizde sanki kuşlar cıvıldaştı. Sonra hadi yemek yiyelim dedik. Sonra ben dedim ki, ay ben çok güzel bir yer biliyorum. Yemeğimizi yedikten sonra kanepelere uzancaz , kahvelerimizi içicez hatta kahveleri sen yapıcan dedim. Aaa ora nere dedi. Elbetteki bizim ev dedim. Bize geldik. O hemen mutfağa girdi kahveleri yaptı, ben çayı koydum. Hatta kahve içerken onunla birlikte bi de sigara tüttürdüm. Annelerimizin sigara paketini alttan açar , içinden sigara çalar sonra paketi tekrar yapıştırırdık. Evlerimiz karşılıklıydı, gece uykusu kaçan ıslık çalar, balkonda buluşurduk. Gcenin karanlığında sigaralarımızın ateşinden , halası bizi tanır, seslenirdi , kıkır kıkır eder cevap vermezdik. Sigara falı bakardı, filtresini ezere ezer oradan harfler çıkarır, dumanı ağzından halka çıkarırdı. Evlenip de Ordu'ya gittiğimde kocamı ilk kez onlara götürdüm. Annesi Behice Teyze , sürekli Fransızca romanlar okur, bize anlatırdı, Ayşegül akerdeon çalar annesi şarkılar söylerdi. . Yazında deniz sezonunu ilk biz açardık. Annemi kaybettiğimiz de Behice T eyze o kadar ağlamış, öyle bir yas tutmuş ki, bir Ordu ona baş sağlığına gitmiş. Akşam nasıl oldu bilemedik. Kocalı mocalı Zuzlu, benim kızlarlı , O'nun oğlanlarlı bir buluşma için sözleştik. Yarın da Nalan(desertwind) ile buluşup çoktandır istediğimiz bir ziyareti gerçekleştireceğiz. . Gamsegamse de geliyor benimle, sonra onunla Enişteme hastane ziyareti yapacağız. Hafta sonu ise sinema programım var. Şimdilik haberler bu kadar. İyi bir hafta sonu oolsun herkese.
Üstteki resimdeki güzel Cinderella namı diğer külkedisi. Külkedisi deyince akla ilk gelen ayakkabıdır bence. Hani Prens , Külkedisinin baloda ayağından düşürdüğü ayakkabı tekiyle ülkeyi dolaşır ya. Pekiiii artık ayakkabı deyince ne gelecek aklınıza artık. Ataletimm usuldan bi gönderme yapmış bu gün, ben devam edeyim dedim. Yani annesinden terlik yiye yiye büyüyen bir ülkenin evlatlarıyız. Annesinin terlik fırlatmadığı kaç kişi var bakem. Bir elin parmaklarından azdır. Ama benim annem ya kör atıcıydı ya da özellikle yapardı bilmem. Yalnız o meşhur ayakkabı fırlatma sahnesinde ben neye güleceğimi şaşırdım. Bushun pişkinliğine mi?, yanındakinin yapmacıktan elini uzatıp sözüm ona koruyor gibi yapmasına mı?, havada uçan ayakkabıya mı??. Şimdi boş verelim bunu da dönelim bizim ayakkabı hikayelerine. Annem tam bir ayakkabı düşkünüydü. Akla gelecek her tür renkte ve modelde ayakkabıya sahipti ve de terliğe. İmelda Marcos'la yarışamasa da, fena sayılmazdı. benim en unutulmaz ayakkabım kırmızı rugan , üstten fiyonklu ayakkabımdır. Varmıdır? çocukluğunda , kırmızı ayakkabısı olmayan bi kız zaten. Ha bi de meeeşur gri ayakkabılarım var. Hehhehehe Zeya, Nalan ve Ebru da bilir bunun hikayesini. Çünkü Zuz bu ayakkabımdan nefret eder ve kızları arayıp gizlice atmalarını tembihler. Ben de hep saklarım bulamasınlar diye. İnanılmaz rahat yav, üstünde yaylanıyorum sanki yürürken. Hemi de çok ünlü bi markası var. Ama Zuz markasının onu ilgilendirmediğini söyler hep. Ay aklıma geldi bu gün onu giyim bari hehehehhe. Bir de ben lisedeyken meşhur çorap çizmeler vardı. Varmı giyen hatırlayan. Bacağı bir çorap gibi sarardı hani. Ah bi de Gamsegamsenin ayakkabı alışverişleri vardır ki. Nazlı tüm ayakkabıcıların onun resmini vitrine asıp, bu içeri giremez diye yazacakalrını söyler hep. Satıcıda , yanında gidende nefret der, hayatından bezer, depresyona falan girer. Son kurbanı kuzeni Meral dir '. Kız eve geldiğinde bön bön bakıyordu yüzümüze. Günlerce sürmüştür sanırım kendine gelmesi. Çok küçüktü, yakkabı almaya gitmiştik yine. Sanırım 50. ayakkabı mağazasında falandık)), satıcı bunu görrmez , söyle bakim kaç ayakkabı denedin buraya gelene kadar dedi cevap --- oooo milyon tane oldu. Ben bekliyorum şimdi sizden ayakkabı hikayelerinizi:)). Bu gün evde yokum. Hastane ziyaretindeyim.
Hemen iyi haberleri verip evden çıkıyorum. Eniştemin iyiye gittiğini söyledi Dr. Zatürreyi atlatmış. Şuuruda zamanla yerine gelecekmiş. Halen uyumakta . Sağ tarafına gelen felç yüzünden o tarafı tamamen duyarsızdı. Şimdi hafif hafif elini kımıldatıyor. Dün gece Zuz hastaneden aradı. Şu an eniştem karşımda esneyip duruyor dedi:)) Bu sabah diğer bir iyi haberde çocukluk arkadaşımdan geldi. Ayşegül , İstanbula taşınmış hem de benim oturduğum semte heyyo heyyo yeniden komşu oluyoruz. Ordu'ya gittiğimde iki günümü mutlaka ona ayırırdım. Yeni maceralar bizi bekliyor. Bi gün size çocukluğumuzu, ıslıkla gece yarısı haberleşmelerimizi falan anlatırım. Şimdi bu iyi haberlerin verdiği gazla arkadaş buluşması yapmaya gidiyorum. Biraz okey oynayıp, biraz yiyip içip stres atıcam.
Yok yok bu gün hastalıktan söz etmeyeceğim. Ama çoktandır sözünü etmek isteyip de hep ertelediğim bir konu vardı.Daha önce zeya da yazmıştı bu konuda , ben de ha bu gün ha yarın derken unutmuştum. Bu günlerde de malum hastane dolayısıyla her gün karşıya geçtiğim için ve de Ona her gün rastladığım için yeniden aklıma geldi. Bahsedeceğim kişi, aslında bir homeless, türkçesi evsiz yani. Ama biz genelde onlara it kopuk veya serseri deriz. Bu bir kadın. Kabataş İskelesi civarı mekanı. Ama yatağı hep aynı yerde serilidir . Sotedir ve rüzgar almaz, yazında güneşten pek etkilenmez. Konumu itibarıyla pasaklı tabi. Kulağında hep dinlediği bir radyosu, kirden artık düğüm düğüm saçları , soğuğa karşı koymak için şimdilerde kat kat ama , yazın pek daha afilliydi. Mutlaka sigarası ağzında. Yazın battaniyesini altına serer. Bacak bacak bacak üstüne atar.Denize karşı sigarasını tüttürür, bir taraftan da kulaklıktan gelen radyosunun sesine bacaklarıyla , ayaklarıyla tempo tutar. Bazen yanına yatasım , bacak bacak üztüne atıp bir sigara da benim tüttüresim gelir. Bu aldırmazlığı , hayata bu duruşu ona hangi olay vermiştir hep merak ederimde soramam tabi. İkinci Homelessim bir erkek. Beyoğlunda Ağa Camii dış duvarının dibindedir mekanı. Bir trafo kulubesini kendine siper eder. Hani şu üzerinde kuru kafa olan gri dolap gibi şeyler var ya onlardan biri işte. Kocaman kırmızı bir battaniyesi var. Onunda elinde hep sigarası ve duvara askıyla taktığı takım elbisesi imajı. . Hep oradadır. Bazen öyle bir horlarki, sanırsınız kuş tüyü yataklarda yatar. Ben oradan geçerken kafamı uzatır oramı diye bakarım görünce rahatlarım. Soğuk havalarda belediye topluyrmuş ama onlar hava açınca hemen aynı yerlerine koşuyorlar.Çoğu kişi bu yaşamın bir tercih olduğunu söylüyor. Ama bu tercihe insanı iten nedeni inceleme anlatma işinin içinden ancak atalet çıkar. Valla ben bu topı ona attım. Şu okulların açılma şeysini bir atlatsın evelallah çıkar bu işin içinden. Benim ulaştığım bir bilgi ABD de dekilerle ilgili; Baskan Reegan zamaninda akil hastalarina getirilen bir takim medical kisitlamalar yuzunden calisabilecek, para kazanabilecek durumda olamayan bir cok insan kendini hastaneler yerine sokaklarda buldu, ve bu sebepten ozellikle buyuk sehirlerde evsiz oraninda inanilmaz bir artis oldu. Bir de Kaş da rastladığım biri var. Bu onlardan çok farklı. O da bir kadın. Kısacık saçları , çok güzel bir yüzü var. Bir ayağı hafifi sakat. Dikkat edilmezse belli de olmuyor. Yazın o sıcağında elinde kalın bir erkek paltosu, sokağın köşesinde durur. Hep yola bakar. Birini bekliyor diye fikir yürttük hep. Geceleri biz ailece yemekten , eğlenceden , ya da kumsaldan dönerken onu her görüşümde hep düğümlendim. Gülüyorsam gülüşüm dondu kaldı, konuşuyorsan kelimeler boğazıma dizildi. Çocukluğumda ki Ordu'dan tiplemelerim var bunlara ek bir de. . Bunlar evsiz değil, hatta durumları fena da değil. İlki anne kız. Ordulular onlara Şirbanla Miriban der. Uzun saçları iki yandan örgülü, kırmızı rujlu, mavi farlı. Kıpkırmızı alıklı makyajlıdırlar hep. Kıyafetleri danteller , fistolar , hep abartılı. Garip şapkaları da cabası. Hep kolkola gezerler, kimseyle konuşmazlar. Kimse ne oldukları kim olduklarını bilmez. Sanırsınız öylece gökten indiler Ordu'ya. İkincisinin adını hatırlayanadım. Bu da çok ağır makyajlı , hep renkli boncuklar takar. Ama herkesi tanır, sohbet eder. Çok gençken kocası aldatmış, sonrada bırakıp gitmiş. Mahalleye geldi mi, hemen yanına koşardık. Kızmazdı bize hiç. Ben bunları bu gün niye yazdım . Bilmiyorum valla, idare edin işte
Günlerdir ilk kez bu gün hastaneye gitmedim. Tüm gün evdeydim. O kadar yorgun düşmüşüm ki, geceyi nasıl geçirdiğimi anlayamadım. Uyumak değil tam anlamıyla sızmaktı. Zuz geceleri de orada geçirdiği için o da bu gün gitmedi. Her şey hala aynı. Sadece uyuyor.Bizim yaptığımız sa sadece izlemek. Ama orada olunca daha iyi hissediyoruz kendimizi. Ev de hayat da hastane merkezli devam ediyor. Çalan telefonlarda ilk soru , bir gelişme var mı?.Hastaneden çıkınca , dışarıda akıp giden hayata bakıyorum. Nasıl bir koşturma nasıl bir curcuna, bizim içinse zaman daha yavaş akıyor sanki. Dün Taksim Meydanına çıktığımda bir grup dikkatimi çekti. Kızlı erkekli genç bir grup. Hepsi piercingli, oğlanların da kızlarında saçları dik dik, kızların hepsi gotik makyajlı. Kızlardan biri önüme çıktı, bozuk paranız var mı? dedi. Valla bi tırstım ilk kez. İnsanlar da baktım yanlarından çekine çekine geçiyor. İki üç gün önce şu tv lerin bahsettiği , üç ölülü ünlü bar baskınını bir kaç dakika ile teğet geçtik. Geçen akşam da biz metrodan çıkar çıkmaz bir adam çocukları ve karısının üstüne benzin döküp yakmaya kalkmış. Olayları kendime doğru çekme özelliğimi biliyorsunuz. Çok şükür ki bu aralar teğet geçiyorum. Bir an önce eski Lale olmak, Eniştemle yeniden kahvaltılar hazırlamak, onun yine -Ayşe , bu kız çuval bile giyse yakışıyor demesini duymak istiyorum.