Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

17 Ekim 2012 Çarşamba

horozumu kaçırsalar, daldan dala uçursalar:)

Bir haftadır, İstanbul'un göbeğinde horoz sesi ile uyanmanın keyfini yaşıyoruz... Keyif dediğime bakmayın, önceler aaa ne hoş, bu da anereden çıktı dedik ama horozumuz işi büyüttü saat beşte başlayıp Gamse'yi uyandırıyor, saat yedide de Naziş'i yolcu edip, kendisi uykuya yatıyor. Neme lazım güzel ötüşlü falan amam iki saat kardeşim iki saat, o nası bi gırtlaktır ...Oturduğumuz yer bahçeli nizam, her apartmanın kendi bahçesi var ama öyle tavuk, horoz kümesi olsun bir yer değil. Bunu balkonda besleyen biri var diye görüş beyan etti Naziş, bu sabah...

Missgibi'  nin facebook üzerinden yaptığı kış hazırlıkları sepeti çekilişi bana çıkmıştı... Tü tü nazarlar değmesin, 2500 kişinin katıldığı bu çekilişte şans bana güldü. Paketim bu sabah elime ulaştı...Hem  kazanma keyfi, hem de missgibi lezzetleri ailece tadacak olmanın keyfi bir arada geldi...İki ayrı yörenin tarhanası, bir kavanoz kahvaltılık sos, bir kavanoz domates sosu, ve şeftali reçeli... Hepsi missgibinin kendi elleriyle hazırladığı lezzetler...Buradan da ayrıca teşekkürlerimi iletiyorum kendisine...








Dün gece Milli hezimet ve Seksenler arasında gittik geldik. Seksenlere yazık oldu, böyle bir fiyasko olacağını bilseydim rahat rahat izlerdim en sevdiğim dizimi...

Mucize Tatlı hiç tahmin etmediğim bir yöne girdi resmen kitap içinden ikinci bir kitap çıktı... Bu kitabı okumanızı öneriyorum ve Özlem'e bir kez daha teşekkür ediyorum. Anam bu post teşekkür postu gibi oldu:)

Hava bu akşamdan itibaren soğuyacakmış, hani cumaydı yav... Neyse , bugüm görümcemgillerleyim, yine deniz kenarlarına doğru gideriz sanırım ama bir koru yolu yapmadan olmaz:)


16 Ekim 2012 Salı

Salı Kadını:)



Son 24 yılın en kurak geçen sonbaharını  yaşıyormuşuz. Biraz atmasyon gibi geldi ama hadi neyse...Belki Türkiye geneli için yapılan bir söylemdir. Zira, biz ne çılgın sonbaharlar yaşadık... Cuma gününden sonra hava artık serinleyecekmiş, biz de her fırsatta kendimizi sokaklara, açık havaya atıyoruz, özleyeceğiz bu havaları diyerek...


 



Bugün yine Paşa Limanı'na gittik.  Sonbaharda korunun içinden geçerek oraya inmek çok hoşuma gidiyor. Ara ara kargaların kafanıza düşürdüğü cevizleri saymazssak pek güzel oluyor peeek...
Yine çaydır, kahvedir, kitaptır, gazetedir etrafı seyretmedir , sohbettir şeklinde iki saat falan oturduk orada... Önce yemeğimizi de orada yiyelim dedik ama ben - e yürüyüşün ne anlamı kalacak o zaman deyince vaz geçtik. Boğazda yüzenlere , tanker çarpacak diye kocam pek telaş etti,  önce bir  kişi gördük, karabatak gibi dalıp dalıp çıkıyordu. Ben bunlar üç kişi oluyordu aslında hatta Ecem'de aynı senin gibi korkmuştu dedim, dikkat edince Boğazın ortalarına doğru yüzen iki kişiyi daha fark ettik.Anladığımız kadariyle bunlar bir ekip:)

 (bu resim bana ait değil, birden aklıma mekanla ilgili bir görsel koyayayım da fikriniz olsun  fikri gelince netten buldum)





 


Sonra , Üsküdar'a yürüdük. Akşama bira balık yapalım dedik ve  balıkçılar çarşısına girdik. Hasret bize yine palamut tavsiye etti,  en kocamanlarından üç taneyi hazırladı... Akşama tava olacaklar...

Tam evin sokağına girmiştim ki, sarımsah sarımsah, Daşgöprü sarımsaaa seslerini duydum. Baktım ki, arkası açık  bir minübüs  tepeleme sarmısak dolu... Kilosu da beş lira... Marketten aldığımız sarmısağın üzerinde madein China yazısını görüp şoka girdiğimden ötürü hemen saldırdım  arabaya ve kışlık  sarmısağımızı da aldım.


Şimdi ev mis gibi çilek kokuyor, ocakta pişen çilek reçelinden ötürü... Eylül ayındaki çilek bittabiki de sera ürünüdür ama Naziş başka reçel yemez...Hafta sonundan hafta sonuna  gerçek bir kahvaltı sofrasına oturabilen ve  simitini bu reçele bandırmaktan acaip keyif alan yafrumu bu zevkten mahrum edecek değilim elbette:)) Çilek mevsiminde yapmadım sanmayın, atlarmıyım hiç ama sanırım az yaptım ya da fazla tüketildi bktım az kalmış. Çileği de görünce hadi dedim yeniden vizyona girsin...



Yoruldum yav, anlat anlat...Hadi gideyim ben...Reçelimi yerleştirmem , lazım...Balık kokusuna karışsın istemem...



15 Ekim 2012 Pazartesi

hafta başı hafta başı

Bugün evdeydim, temizliktir, yemektir falandır filandır. Malum önümüz bayram o nedenle temizlikte o kadar derine dalmadan ,şöyle hafif hafif , yumşak yumşak  geçti...Yemek ise Gamse'nin başının tacı Naziş'in kabusu olan patlıcan kebabı... Neyseki Naziş yemekte yoktu, bu akşam...

Temizlik,yemek olayı bitince çayımı yaptım ve bir film izledim.Filmin benim için özelliği şu ki;
1979 yılı... Gümüşyaka'da tatil yapıyoruz... Skaylab  adı verilen uydu, dünyaya çarptı çarpacak, dünyaya düşecek söylentileri eşliğinde... Gece gündüz konumuz bu...Özellikle de gece ateş başında toplanınca.
İşte tam o yılları anlatan film... Büyük bir aile bir doğum günü kutlaması için bir arada ve Skylab düştü düşecek, nereye düşecek söylemler arasında... Bugün nostalji günüymüş anlaşılan...


Kitap; Mucize Tatlı'ya devam... Agata'ların  nesiller boyu süren hikayelerini okumak inanılmaz keyifli... Mucize tatlının tarifi kitabın hemen başında... Kadın göğüsleri şeklinde olması ise ana kural...Bir akşam deneyeceğim hatta:)Biraz kendi yorumumu da katarak...
 Bu akşam ''O SES''izledik. Dizilerden sıkılanlar için iyi bir alternatif, geçen yıl daha bir keyifliydi sanki ama... ille de bi kusur  bulucam ya:))Bir de Murat Boz'un flörtöz tavırları önce çok sevimliydi ama artık itici gelmeye başladı...Hele de artık herkesin evli olduğunu bildiği halde , sevgiliymiş ayağına yatması...

Bugünlük de böyle olsun, bu kadar olsub be!

bu pazar biz

Sonbahar ekim ayının bu pazarında da bize bir güzellik yaptı ve şahane bir hava sundu. Bilmem bu saltanatımız daha ne kadar sürer, yağmurlar ne zaman başlar bilemeyiz ama şimdilik böyle iyiyiz, süperiz.

Dün Naziş'in haftalardır hazırlandığı sunumu vardı, sundu  gitti, bitti , gitti ve rahatladı artık. Dün akşam ben eve geldiğimde o yatağa bile girmişti. Ancak hafta sonları birlikte kahvaltı edebildiğimiz için, bugünün kahvaltısı daha bir özel hazırlanıyor ve mahallenin  gözümün bebeee:)) simit fırınından alınan, sıcak simitler ve dere otlu poğaçalar masanın baş aristi oluyorlar...Bugün de  aynen öyle oldular..



Sabah kalktığımda tabikitleri de herkesler uyuyordu ya da uyuyor taklidi yapıyordu, ben yeşil çayımı demledim, aldım elime Turgut Uyar'ın ''Büyük Saat''ini bir kaç şiir okudum, ama sonunda mutlaka ''Göğe Bakma Durağını'' yeniden okudum, ruhum beslendi...Böyle yazdığıma bakıp da şiirden çok anlarım iyi bir şiir okuyucusuyumdur sanmayın. Sevdiğim, bildiğim bir kaç şairin  sevdiğim şiirleri var. Mesela kim bilmez- Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı, bir dakika araba yerinde durakladı, neden sonra sarsıldı aaltımdan demir yaylar, gözlerimin önünden geçti kervansaraylar diye devam eden ''Han Duvarları''nı... ya da yaş otuzbeş yolun yarısı diyen Cahit Sıtkı Tarancı'yı... Öyle yani her ortalama Türk şiir okuru kadarım bu konuda...İdare eder beni :)






 Öğleden sonra geç saatte ancak dışarı çıkabildik.Geçen pazar biz evden gezmeye  tozmaya çıkarken , sunum hazırlığı için evde kalıp, arkamızdan melul melul  bakan  Naziş için  sunum bitti ,sundum gitti çok şükür kutlaması yemeği yedik  ailecek... Şura mı? bura mı? derken sonunda kendi mahalle kebapçımızda karar kıldık. Geçen yıl son gittiğimizde her zaman ki gibi bulmamış, hatta ya usta değişmiş ya etler değişmiş diye teesüflerimi iletmiştim kendilerine bu kez aynı kalitedeydi...Burada sadece ana yemeği söyleyip geri kalanı onlara bırakıyorsunuz ve öderken de sadece ana yemeğin parasını ödüyorsunuz.  Biz iskenderlerimizi söyledik mesela... O hazırlanana kadar, salatamız, fındık lahmacunlarımız, sıcacık balon ekmeklerimiz, güveçte erimiş peynirimiz geldi...Ödeyeceğiniz para da dört kişi tıka basa doyup, başka yerde iki kişi için ödeyeceğiniz miktar ve üstelik de  sadece ana yemek için... (Bağlarbaşı, Nakkaş  Tepe yolunda Kardeşim Kebap) görüyorsunuz bizde hizmette sınır yok:)



Bu akşamın tv olayı,Avusturyalı sporcu Felix Baumgartner'in dünyanın merakla beklediği atlayışıydı...39 bin metreden   helyum balonla çıktığı stratosfer tabakasında kendini boşluğa bıraktı ve yere  inmeyi başardı...Serbest düşüşte ses duvarını aşan ilk insan  olarak tarihe geçti...Ama tam indiği sırada , inişini bekleyenler  arasında ki  lezbiyen çift dudak dudağa öpüşerek rol çaldılar:)
39 bin metreden atladı



.


Benden bugünlük de bu kadar şimdi biraz okuma faslı  sonra tumba yatak...

13 Ekim 2012 Cumartesi

Cumartesi şenliği

Bugün bizim evin her ferdinin kendi özel programı vardı. Kahvaltıyı yaptık ve dağıldık:)

Benim bugün kü programım çok keyifliydi. Natali( Baykuş Gözüyle) Zeynep ( Düşlerin Rengi) ve Özlem( Macera Kitabım) önce Kadıköy'de Türk Kahvecilerinin olduğu sokakda buluştuk, kahvelerimizi içip , sohbet ettik. Özlem sadece kahve kısmına katıldı ve masalsı bir macereya doğru koşarak  gitti:))



Karnımız acıkınca Mercan'da midye kokoreç partisi  yaptık...  Film, kitap zevki paylaştığın arkadaşlarınla bir de ortak damak tadı keşfedince tadından yenmez oluyor , birlikteliğin keyfi...Bu arada Zeynep'in de  Gamse kadar kokoreç sever biri olduğunu öğrendik:)Karnımız doyduğuna göre artık  sohbete daha derin dalma vakti gelmişti. Seyhan Kitapevinin terasına konuşlandık ve filmler, kitaplar, güzel mekanlar, gündelik yaşamlarımız üzerine şahane bir sohbet yaptık. Sohbet , manzara, hava herşey herşey muhteşemdi. Hatta bir ara  güneşten kaçmak için masa değiştirdik.Zeynep, yeni döndüğü İsviçre seyehatinde bizleri de unutmamış, hediyelerle gönlümüzü  hoş etmiş, ağzımızı tatlandırmıştı...



Herşey çok güzeldi ama gün  akşam oldu  eve dönüş vakti geldi.

Aşağıda gördüğünüz resim, kardişimin yani Zuz'un bizim için yaptığı  incir reçeli...Ordu usulü, olgun incirden yapılıyor...İçine kavrulmuş fındık veya ceviz, badem koyarak yerseniz , tatlı  vazifesi de görür, icabında:) biz mesela bu akşam öyle yaptık.





Cumartesi akşamları biraz televizyona takılalım diyoruz ama yok yav, izleyecek  birşey bulamıyoruz. Dandik dandik yarışmalar... Digi kanallar desen onlarda da kayda değer bir şey yok. Birazdan kendi odama çekilip kitabıma  gömülücem.

Yarın için, kızlar evde oturmaya karar vermişler, film ve pizza partisi yapalım  demişler... Ben bunları dedikodu olarak duydum şimdilik:)) Henüz bir araya gelemedik. Sizin programınız nedir, eee bugün neler yaptınız bakalım....

UZUN HİKAYE

Uzun Hikaye; gerçekten de uzun ama çok güzel bir hikayeydi... İyi insanların varlığına inanan,tek servetleri dürüstlük olan, trenlerin, kara trenlerin , aşkın  hikayesiydi... Bir masaldı belkide... Biz ailece sevdik. Belki de iyi insanların hal var olduğuna inandığımızdan, çocukluğumuzda yaptığımız  uzun upuzun tren yolculuklarına olan özlemimizden, eşitliğe, aşka inandığımızdan sevdik belki de...



Her  sinema sezonu açıldığında , her cuma günü   yaptığımız geleneksel aile sinema günümüzdü bugün. Her zaman ki sinemamızda, yine salonun en arka sırasında, tam perdeyi ortalayan her zaman ki koltuklarımızda izledik. Neden cuma derseniz, çünkü filmler cuma günü vizyona girer, çünkü kızlar cuma günü erken çıkarlar okuldan. Filmler  tazedir, henüz hakkında konuşulmamıştır, gençtirler daha...

Seans başlamadan bir saat önce buluştuk, önce bir şeyler yedik sonra da filmimizi izledik. Sinema çıkışı, tıngır mıngır yürüyerek  eve geldik. Maç akşamıydı malum, Yalan Dünya yalan oldu ama maç da yalan oldu.Milli takım yenildi...



Kütüphaneden aldığım;  Ayfer Tunç'un ''Aziz Bey Hadisesi'' adlı kitabını okudum, tamburi Aziz Bey'in hikayesini...Sevdiği  kadının ardından memleketi bırakıp giden, hayal kırıklıkları içinde dönüp, memleket, ölüyorum dediğinde, ne dediğini anlayanların olduğu yerdir diyen Aziz Bey'in, döndüğünde artık hep hüzünlü şarkılar söyleyen Aziz Bey'in hikayesiydi...Severim Ayfer Tunç'u bu kitbı da Bir ''Yeşil Gece'' benim için 2009 yılında yayınlanan en güzel kitap olan bir '' Deliler Evi'' değildi  ama iyiydi diyebileceğim bir kitaptı...Küskünlükler kitabıydı...

Böyleydi işte bugün de... Kayda girsin böylece...

Haydi gittim ben ...İyi bir hafta sonu olsun... Güneş içimizde parıldasın





11 Ekim 2012 Perşembe

Bir kızıl goncaya benzer sonbahar

Bu sabah  erkenden uyandım yine bildiğiniz gibi, önce yeşil çayımın suyunu koydum, sonra bi dolandım evde, hasar tespit çalışması yaptım. Evde çok yapılacak bir şey yoktu, salon gece yatarken toplanmıştı, yemek vardı,  bir yatak odaları elden geçip birazda hijyenik çalışma yaptın mı?  tamamdır bu iş dedim ve  Kahvaltıdan sonra  karı koca dışarı çıktık. Yaşasın emeklilik diyorum ya, yaşasın ikinci gençlik:)))

Önce korunun içine daldık, aşağı yürüdük...Sonbahar artık iyice belli etmiş kendini, her taraf kızarmış, sararmıştı... Ben korunun renklerini toplaya toplaya indim yokuş aşağı aşağı...Kocam da sağolsun eğilip  almadı ama bak şu da güzel bu da güzel diye bana gösterdi:)



Korunun Paşa Limanı kapısından çıkıp, Boğaza hazır ve nazır iki köprüye de manzaralı Paşa Limanı kafeye oturup kitaplarımıza gazetelerimize gömüldük.





 Pat pat motorlar geçti,martılar uçtu, yan taraftaki minicik kedi  miyav dedi, yan masadakilerin kahkahaları martı seslerine karıştı ve ben o hengamede hiiiiç istifimi bozmadan Sözcükler dergisini açtım ve Kate Chopin'in ''Bir Saatin Hikayesi''ni okudum.

 










Kocasının ölüm haberi geldiğinde şiddetli bir terkedilmişlik duygusu hisseden ama hemen akabinde de-Özgürüm, ruhum ve bedenim özgür diye fısıldayan...Daha dün hayatın ne kadar uzun olabileceğini ürpertiyle düşünen ama şimdi hayat uzun sürsün diye düşünen, bir kadının hikayesini okudum. Ama bir saatin sonunda kadın mutluluktan ölmüş, kazada ölmeyen kocası ise onun mutlulukla gülümseyen ölüsünü bulmuştu...
Hikayeden sonra, çayıma  Hayden Carruth'un şu şiiri  eşlik etti...

                 Hiçbiri
öldün ve Yunanlı olduğun için dilinin altına yerleştiresin diye bir madeni para verdiler sana, bir de bal ve peksimet
Irmak kenarına  indiğinde  bir de baktın
deli-kara bir pazarcı kayığı var içinde ince uzun karalar giymiş , biri tırpan elinde.
Karşıya geçince parayı verdin, geçiş ücreti olarak, yola devam ettin,
Üç başlı köpeğe geldin, hırladı üstüne geldi kaçmaya yeltenmediğin halde.
Bala buladığın peksimetleri verdin ona ve yürüdün yıldız tarlalarının arasından
ve geçip gittin Tartarus kapısından
Ya da öldün ve Navajo yerlisiydin. Seni önceden çıkardılar
Hogan'ından gün ışığında ölesin diye
Ya da aniden içeride öldüysen bacayı tıkadılar, ön kapıya kalas çaktılar
ve bir başka delik açtılar arka karanlık kuzey yanına ve seni oradan çıkardılar
ve asla kullanılmadı o hogan bir daha.
Makosenleri çıkardılar ayaklarından ve ters giydirdiler sağ makoseni sol ayağına
sol makoseni sağ ayağına
Çindi'nin  kafası karışsın da izini sürüp geri dönemesin diye
Saçlarını yucca kaktüsünün suyuyla yıkadılar sonra kızarmış ekmekle su verdiler sana
tam dört gün yetecek kadar ve koyuldun yola
Ama aslında bunları hiçbiri olmadı. Öldün o kadar.
                                                                 çeviren: Sinan Fişek

Sözcükler dergisini geçen ay almış ve burada sözünü de etmiştim. İki ayda bir çıkan bir dergi ve edebi anlamda çok doyurucu bir dergi.

Oturuken hava birden döndü, serinledi. Şal istedim neyseki, sarındım, biraz daha  oturduk, birer çay daha içtik ve Üsküdar'a yürüdük. Kütüphaneye uğradık. Geleneksel her ay kütüphaneden bir dahi olsa  oku, oku ki, kütüphaneler hep yasaşın , hayatımızda daima var olsunlar  okuma  etkinliğim için:)  bu kez iki kitap aldım, Allahım beni ıslah etsin ne diyeyim... Ayfer Tunç'un ''Aziz Bey Hadisesi'' ve Menekşe Toprak'ın '' Temmuz Çocukları''  adlı kitaplarını aldım. Sonra bizim mahallenin simit fırınından da ikindi çayı için simit aldım ve  ben eve koca da klübüne yollandı...

Yetmez mi? bugünlük bence yeter...