Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

5 Haziran 2015 Cuma

Haziran yağmuru

Yağmur pencerelerden böyle ip gibi süzülüyor...Gök  gürültüsü,şimşek çakması ard arda  sıralanıyor...

Şimdi böyle havalara bayılırım desem hem de bir yaz çocuğu olarak şaşırır mısınız? Ama ben Ordu'dan o kadar alışığım ki  hiç bir zaman ertesi gün için deniz programı yapamamaya...Akşamdan hazırlanılmazdı o yüzden hiç...Annem sabah bakardı bi havaya hemen köftesini yoğurur,puf böreklerini kızartırdı...Bİz akşama kadar deniz kıyısında koşturduğumuz için  sürekli acıkır- anneee acıktım diye koşturduğumuzda hemen elimize vir puf böreği ya da kocaman biber dolmalarını tutuşturup arkadaşlarıyla sigarasını tellendirip, kahvesini içmaye devam ederdi... O zamanlar ne gezer öyle şimdiki gibi deniz kıyısında  tesisler falan...ama o kahve içilecek, o yüzden cezve, kahve, sepete ilk önce girerdi...

Bugün bu yağmur, şimşek, gökgürültüsü arasında benim aklıma  deniz anıları gelmesi ne garip ama...Sonraki yıllarda artık yazlık kültürü yaygınlaştığında okullar kapanır kapanmaz babam bizi Kumburgaz'a atardı...Bu, artık herkes ayrı ayrı özgürlüğünü ilan etmiş demekti... İpinden kopmuş danalar gibi hepimiz bir yere dağılırdık..üç kardeş olsak da herkesin arkadaşı ayrı, o yıllarda Kumburgaz' da gidebileceğin en fazla yer ya kumsal ya da hadi hadi Hamit'in yeri olsun... Yok başka bir yer... İnsanlar da bu kadar kendini kaybetmemişti daha... Herkesin kapısı açık, herkes evlerin önündeki verendada...eline  dİken batsa- Süheyla teyzeeee diye sitenin doktorunun kapısına dayan...
Ben öyle eski günleri özleyen, nostalji meraklısı biri değilim ama bugünlerdeki samimiyetsiz ortam,  ülkenin freni patlamış gibi, zembereğinden boşalmış gibi son hızla geleceği belli olmayan bir yere doğru gittiğini görmek ve o sandalda olduğunu bilmek çok ama çok yorucu...

Ne oldu yav, bu yazı aslında çok keyifli bir yazı olacaktı...yağmur, çocukluk, deniz anıları falan olacaktı...
Hadi neyse dağılalım biraz... Yeni başladığım e- kitaptan söz edeyim...artık geceleri yatakta e- kitap okuduğumu söylemiştim hatta baya ciddi bir e kitaplığım oluştu...Hep okumak istediğim ama bir türlü nedense okuyamadığım Kİra Kiralina/ Panait Israti' ye başladım...
"Kira Kiralina, Panait Istrati'nin ilk romanıdır. Romain Rolland'ın okur okumaz hayran kaldığı, ve bütün dünyaya 'yeni bir Gorki' diye sunduğu Istrati, bu yapıtında çocukluğunda dinlediği bir öyküyü, pazarcı Stavro'nun yaşamını, onun ağzından anlatır. Bir bölümü Romanya'da, bir bölümü ise İstibdat zamanı İstanbul'unda ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çeşitli yerlerinde geçen serüvenlerde yitirdiği anasını ve kızkardeşini bulmak için diyar diyar dolaşan ve başına türlü belalar gelen Stravro'yu, acılarını ta yürekten duyarak adım adım izleriz."(arka kapak bilgisi )



Film izleyemiyorum bu aralar nedense...Evde olduğum zaman Ver Fırına izliyorum o kadar...Dün akşam TRT de yayınlanan bir belgesel izledik...Geride Kalan- Mermanat,Karadeniz' de bir göç hikayesiydi... Bir kız çocuğunun gözünden anlatılıyordu... Geride kalan ninesi yüzünden gitmekle kalmak arasındaki duygularını anlatıyordu...Nokta Nİne de gelse keşke bizimle,onun yalnız kalmasını istemiyorum ama okula gitmeliyim ki, ne yapabilirim ki diyordu... Yaşlı nine ise kendi topraklarını bırakamıyordu... Çok hüzünlü bir belgeseldi...eğer bulursanız izlemenizi öneririm...

  E bitti...

3 Haziran 2015 Çarşamba

Tembellik Hakkı

Tam dört gündür dizlerimin zoruyla da olsa tembelliğin dibini deldiğim ve bu durumdan da çok ama çok hoşlandığım doğrudur  )

Zaman zaman facebook sayfamda  bugün kendin için ne yaptın derseniz; yattım ve sadece tavana baktım diye yazarım...kimi arkadaşımın çok hoşuna gider bu... Dün rastladığım bir yazıda Charles Bukowski'nin de benimle aynı fikirde olcuğunu hem de benim kelimelerimle anlattığını förünce ne yalan söyleyeyim çok sevindim...
işte benimle aynı fikirde olduğunu anlatan yazısı yani neredeyse fikrimi çalıp edebiyat yapmış diyeceğim...

İşte onun sözleri: 

"Tembellik etmeyi bilmek lazım.

İşin özü tempodur. Yaptığından tamamen uzaklaşıp doğru zamanda mola almazsan her şeyi kaybedersin.

İster aktör ol, ister ev kadını, fark etmez?

Doruk noktalarının arasında hiçbir şey yapmadığın boşluklar olmalı. Yatağa uzanıp tavanı seyret. Bu çok, çok önemlidir?

Hiçbir şey yapmamak, çok çok önemli. Ve bu çağdaş toplumda kaç kişi yapıyor bunu? Çok az. Bu yüzden herkes kaçık, saldırgan, öfke ve nefret dolu"

Evet tembellik etmeyi de bilmeli, beyni boşaltmak, şarj olmak açısından bu çok ama çok önemli...
Bıgün kalktım kendim için kahvaltıya yumurta salatası yaptım...yerken de şu sabah saatlerinde yayınlanan magazin programlarından birini izledim... Sonra yeni bir kitaba başladım...Mozart'a zamanda yolculuk yaptıran trajikomik bir kitap... Ölüm döşeğindeki Mozart birden bambaşka bir dönemde uyanır. Hiç bir kimliği olmayan Mozart'ın tek yol göstericisi ,pusulası müziktir...2010 yılında Friedrich- Hölderlin Teşvik Ödülüne layık görülmüş...

Sonraa öğle oldu, karnım acıktı :) Ver Fırına da yarışmacılar bugün makarna yapacaklardı... Ben de kendime kıymalı, salçalı şahane bir makarna yaptım ve geçtim karşılarına onlar makarna yaptı ben yedim :) 

Bugünlerde size tavsiyem bu tembellik yapın arkadaşlar... Annemin de dediği gibi çok koşmanın bir tek çok yorulmaya faydası var. :)



1 Haziran 2015 Pazartesi

Kendimle

Tüm hafta sonunu cumartesi günü Üsküdar nikah dairesindekatıldığım  bir nikah dışında evde geçirdim. Çünkü; Kapodokya tatili sırasında  giydiğim parmak arası  terlikler ve düğünde, kına gecesinde giydiğim topuklu ayakkabılar bana yol,su,elektrik olarak geri döndü...Dizlerime sanırsınız iki yanlarından çivi çakılmış gibi...Ben de ne yapayım aldım buz torbamı,içtim ilaçlarımı yattım yuvarlandım kitap okudum, tv izledim...

Katıldığım nikah çocukluk arkadaşımın oğlunundu...Bu vesileyle uzun zamandır görüşemediğim arkadaşlarımla hele hele Antalya'dan gelen Nurgül ile buluşmak ballı lokma tatlısı gibi oldu
Nurgül benim hem bando takımından hem basketbol takımından arkadaşım...birlikte ilk sigaramı içtiğim,birlikte şarkılardan fal tuttuğum, her sabah okula birlikte gittiğim arkadaşım...Şimdi  torunu bile var... Ama benim için Nurgül, sahilde bizi dalgalar ıslata ıslata okul yolunda yürüdüğüm, sabah uyurken gelip beni burnumu sıkarak uyandıran  Nurgül..

Haydi şimdi de  kitabıma gelsin sıra...daha önceki yazımda da dözünü ettiğim "Sovyet Mutfak Sanatı"ni okuyorum...En sadik okuyucum Serpil önermişti...okuması son derece zor ama çok ilginç bir kitap...Sovyetlerde yayınlanan "lezzetli ve pratik yemekler" kitabının iktidar değiştikçe içeriğinin değişmesinin anlatıldığı bölümler aslında ülkenin sosyo ekonomik yapısını ve siyasal yapısını da anlatıyor... Mesela bir basımda içinde olan Yahudi yemekleri çıkarılıp yerine Ermeni yemekleri konulması gibi...
Bu hafta sonunu kesinlikle kendime ayırdım hatta kahvaltılarımı bile kimsenin kalkmasını beklemeden kendi istediğim gibi hazırlayıp tek başıma tv karşısında yaptım..Şu program çok ilginçti. Baba ve oğul kasaba kasaba dolaşıp yemek yapıyorlar...ve oradaki insanlara yaptıkları yemekleri yedirip, kendi aralarında kıyasıya yarışıyorlar...
Arada  benim gibi yapmayı  denemenizi tavsiye ederim...hiç bir koşuşturma olmadan sakince sadece kendin için yaptığın bir şeyin keyfine varmak da insan ruhu için çok faydalı...Aİlece yapılan, uzun uzun oturulan kahvaltı masalarına bayılırım çokça da yaparım ama böylesi de muhteşem inanın...böylece herkes istediği saatte kalktı, kendi kafasına göre istediği yerde yaptı kahvaltısını...Bazen akşam yemekleri için de böyle uygulamalar yaparım... Mutfak masasına yaprığım yemekleri koyarım aynen açık büfe gibi, herkes istediği kadar tabağına alır ya salona gelir tv karşısına, ya bilgisayarının başına geçer ya da tabak elinde sohbet ede  ede yemek yer... Her şeyi kurallara bağlamanın bi alemi yok...arada benin yolumdan gelin. :)


Bugün sabah yine kalktım bi hafif evi toparladım, yemeğimiz vardı o yüzden yine kitabımı  okudum... Ver Fırına yarışmasını izledim... 

Bugün Berat Kandili hepimizin dualarının kabul olduğu, aklımızı başımıza aldığımız, önümüze çıkan fırsatları değerlendirdiğimiz günlerin başlangıcı olsun...

29 Mayıs 2015 Cuma

Bir yemek iki kitap

Necip Mahfuz'un Nobel Edebiyat Ödülüne sahip olan bu romanını e- kitap olarak okudum...Kahire'nin ara sokaklarından birinde ,Midak Sokağı'nda, yaşananları konu alan roman Abbas adlı genç bir berberin sokaktaki kavgacı ve geçimsiz dilber Hamide'ye aşkını anlatır.
Yazar bu romanı yazmak için onlarca kahve dolaşmıştır. 1947 yılında yazılan bu roman Arap edebiyatı açısından çok önemlidir. Kahire'ye o kadar bağlıdır ki Necip Mahfuz,ödülünü almak için bile oradan ayrılmaz ve ailesinden birini gönderir...
İkinci kitabım ise yine çok ilginç bir kitap...Sovyet Mutfak Sanatı/Anya von Bremzen...1960'lar Moskova'sında yirmiye yakın ailenin tek bir mutfağı paylaştığı bir komün apartmanın mutfağından o zamanların Sovyetleri anlatılıyor kitapfa...
Stalin'in sofra alışkanlıkları, Kızıl Ekim Çikolataları ya da uzun ekmek kuyrukları ve Bolşevik Devriminden sonra kadınları mutfaktan kurtarma politikaları gibi ilginç şeyler var üstelik bunları bir yemek yazarı anlatıyor... 

Haydi şimdi gelelim yemeğe...
Taze fasulyeli bulgur pilavı...bulgur pilavı bu usulde bizim evde çok sevilir... Çünkü bu biraz da Zehra demektir. Biz Nİksar' da otururken daha kızlar çok küçüktü...Canları sıkılınca hemen Zehra Teyzeme gidelim derlerdi... Elele tutuşur, kanal boyunca yürürdük...

Gördüğünüz ev o tarihlerdeki bizim ev...alt fotoğrafta da yürüdüğümüz kanal yolu...yandaki duvar da bizim bahçenin duvarı....


  Yürüdüğümüz yollarda  kıvırcık marul bahçelerini talan eden bizim tavuklara rastlardık...Kızlar- anneeeeee bunlar yine  kaçmış derlerdi... Tavuklar, bahçeli evin tavuğu olmadan olmaz diye kocamdan alış veriş eden bir köylü tarafından  hediye edilen siyah,bodur, paçalı Çin tavuklarıydı...tavukları desem de bir tavuk bir horoz... Ama günde iki kez yumurtlayan cins bir tavuktu... Tavukların sahibinin biz olduğu anlaşılmasın diye çabucak kaçar Zehra'nın evine varırdık...Zehra bize fasulyeli bulgur pilavı yapardı... Akşam Nazlı yerken ayyy Zehra Teyzem deyince hemen aradık hasret giderdik...
Haydi bu kadar laf yeter şimdi gelelim tarife..

Üç su bardağı bulgur, yarım kg taze fasulye, iki çorba kaşığı tereyağ,bir çorba kaşığı zeytinyağ, dört beş  adet domates, tuz , karabiber...
Taze fasulyeleri yemeklik olarak kırın, yıkayın ve tencerede kızdırdığınız yağda bir güzel kavurun, fasulyeler mesela biber gibi kızarsin :)... Kızaran fasulyelerin üstüne doğradığınız domatesleri ilave edin ve soteleyin. Bu malzemenin tuzunu ilave edin ve beş bardak sıcak su  ve bulguru ekleyin... Bulgur pilavı kıvamına gelene kadar pişirin artık...en son bir kaşık tereyağı iyice kızdırıp pilavınızın üstüne dökün ve karıştırın...Yarım saat kadar dinlendirip servis yapın...

Haydi gideyim ben size iyi hafta sonları dilerim...

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Kuşlar gibi

Dünkü yazımı okuduysanız; bitirirken yarın sabah beşde beni çok değişik bir macera bekliyor diye yazdığımı hatırlarsınız...

Düğün bitti otelimize döndük ve ben hemen cuppa yatak dedim... Dedim ama siz deyin heyecan ben diyeyim günün yorgunluğu belki bir saat falan uyuyabilmişimdir ki telefonumun alarmı 0.4.20 de çaldı... Hemen kalktım giyindim ve kocam mışıl mışıl uyuya dursun ben lobiye indim...Lobide beni bekleyen iki cesur kadına katıldım... Bir iki dk sonra bizi maceramıza taşıyacak olan "Kapodokya Baloon Tur" servisi geldi...Anladınız değil mi balonla uçacağız :)

Servis minübüsü Koreli,ispanyol, Çinli gibi 72 milletten insanı otel otel dolaşarak topladı ve bizi bir kahvaltı mekanın önüne döktü :) e aç karnına uçuracak değiller ya milleti...Oradaki kalabalığı görünce heyecanım tamamiyle yatıştı... 
Ama balonların havalanacağı vadiye gelip de bizden önce uçan birinci tur balonları ben havada görünce... Ayyyyyyy ben bu kadar yükseleceğimizi düşünmemiştim, benim yatak odamın penceresinden gördüklerim kımıl kımıl  peri bacaları arasında geziyordu.

Sanırım ben uçamam diye feryadı bastım...Nasıl basmayayım  balonlar havada sepetler altlarında sanırsınız üzüm sepeti gibi sallanıyorlardı...

...O sırada bizi uçuracak olan balonun ekibi balonu şişiriyorlardı...

 Balon şişti ben ay sanırsam binemeyeceğim derken, uçuş ekibinden bayan lütfen acaele edelim, balon şişti çabuk olmamız gerek falan derken ben hooop bi baktım balondayım :) 

 Bizim  şirin pilotumuz , balonun uçaktan bile güvenli olduğunu  anlattı sonra bu havada gerekmez ama yine de  anlatalım , iniş sırasında eğer gerkirse kayakçı pozisyonu alıp önünüzdeki kırmızı iplere sıkıca tutunun ve sırtınızdaki tüm güçle sepete yaslanın dedi... Bİz bu tatbikatı yaparken 200-3000 metre yükselmiş de haberimiz olmamış...o andan itibaren içimde korkunun, heyecanın bir zerreesi kalmadı... O keyfe kendimi tatmiyle bıraktım...
 Balondaki tüm kadınlar pilota yükselelim daha yükselelim derken tüm erkekler -aman kaptan  kadınların gazına gelme,iyi böyle alçaktan alçaktan uçalım derken birinin karısı - ha 500 metreden düşüp ölmüşsün ha 5000 metreden deyince hepimiz çok güldük....
Bu fotoğrafı çektiğim sırada pilotumuz 6000 fit yükseklikten uçtuğumuzu söylüyordu...görünen yerleşim yeri ise Ürgüp...
Balonlar Aşk Vadisi üzerinde


Yüzümdeki ifade uykumun henüz açılmadığı ya sa azıcık heyecan ya da keyiften mahmur şeklinde yorumlanabilir... Gül vadisine al aldığımız sırada çekildi...

Yine aşk vadisi üzerinden bir foto


Balonla uçarken şuradan uçalım , buraya gidelim diye bir şey söz konusu değil...HEr şey rüzgara bağlı...Pilot bizim çok şanslı bir grup olduğumuzu söyledi...biz hiç görmediğimiz vadiler üzerinde uçtuk Avanos ve Ürgüp'ü havadan gördük...


Balonun gölgesi artık toprağa düştüğüne göre artık yere çok yakınız ve nasıl indiğimizi anlamadan hooop yerde bulduk kendimizi... Uçuşa başladığımız yerin 30 km uzağına inmişiz...o sırada servis araçları yerden izliyor ve sürekli telsizle konuşuluyor 


Biz yeree indik, her şey bitti derken bizi meğer çok güzel bir seronomi bekliyormuş.Şampanyalar patladı... Biz gelene kadar toplanan kır çiçekleri ile sepetimiz  süslendi ve uçuş sertifikalarımız verildi...



Benim içim hayatımın en farklı deneyimiydi...her şey bir rüya gibiydi... Şimdiki hedefim Kapodokya karlar altındayken uçmak. :)

Otele döndüğümde kocam hala uyuyordu... birlikte kahvaltı ettik... Grup terasta toplandık,ballandıra ballandıra gelmeyenlere anlattık...

Bu artık gezimizin son günüydü... 

Tekrar Nevşehir'e gidip düğün evinde bizim için verilen veda yemeğine katıldık... Nevşehir tavalı, çiçek bamyalı, kabak çiçeği dolmalı o minik minik köfteler nasıl yapılmıştı bilemediğim şahane bir yemekti...
 Her güzel şey gibi bu da bitti...artık önümüzdeki toplara bakalım. :)
T






26 Mayıs 2015 Salı

"Güzel Atlar Ülkesi"nde


Olmadığım  günlerde çok ama çok keyifli bir gezideydim...


Kocamın askerlik arkadaşının oğlunun düğününe katılmak için Kapodokya'ya gittik...Bu sayede de 59/3 Bilecik 9.Jandarma Alayı 6.Bölük 2. taburun 6 elemanı da yıllar sonra kavuştular ama ne kavuşma 6 kocaman beyaz saçlı adam çocuklar gibi eğlendiler...

Ama önce yolculuk boyunca gördüğümüz güzel manzaralar var...Tuz Gölü'nde güneşin doğuşuna şahit olmak,Göl kıyısında kahvaltı etmek var...o uçsuz bucaksız dingin manzara var...Baktığımda gördüğümüm sadece gökyüzü ve yeşil alan olması...o sessizlik...
sadece bu iki rengin mavi ve yeşilin dışında başka bir renk bile olmaması ruhuma bedenime kısaca bana çok iyi geldi...

Sabah erken saatlerde Göreme'ye kalacağımız otele geldiğimizde gruptan üç aile gelmiş,yerleşmişti... Dha sonra iki ailenin de katılımıyla 13 kişi olduk...Ooo  Zeki komutan nidaları ile karşılandık...Birbirini tanımayan kadınlar tayfası da bu coşkunun da etkisiyle çabucak kaynaştı.Birlikte kahvaltı ettik..


Sonra akşam Nevşehir'de olacak  kına gecesi için hazırlanıp düğün evine gittik...Bu erkekler asker arkadaşlığına  değer verir bilirdim ama bu kadarını tahayyül bile edemezdim... Düğün sahibine sizin düğünününüz var, bizi bırakın dedikçe O, -benim en önemli işim sizsiniz diye cevap verdi, her seferinde...Evde bizi muhteşem bir masa karşıladı... Salatalıktan yapılmış zeytinyağlı dolma sofranın yıldızıydı bence...

Yemekten sonra, ben ev sahibine nooooluuurrr  bana bir yer gösterin bir saat yatayım dedim ve o yatış iki üç saat uyumuşum bu sayede kına gecesine zıpkın gibi fişşek gibi dinçleşmiş olarak gittim. :)
Gece çok eğlenceli geçti ben daha geleneksel bir tören bekledim ama artık her şey gibi bu da modernleşmişti...Hatta gelin ile damat dansla açınca geceyi, düğünün küçük  bir provası şeklinde sürdü tören ama neyseki kına yakma merasimi oldu da kına gecesinde olduğumuzu anladık...

Gece tekrar Göreme'deki otelimize döndük... Düğün sahibimiz, kahvaltımızı erken yapmamızı çünkü;bizler için rehberli bir tur düzenlendiğini haber verdi.
Sabah tam 10 da minübüsümüz ve rehberimiz bizi otelimizden aldı ve turumuz başladı...Uç Hİsar, Göreme Açık Hava Müzesi,Avanos ,Ürgüp,Orta Hİsar, Çömlek atölyeleri, Mücevher atölyeleri,Kızıl Irmak üzerindeki sallanan köprü,Asmalı Konak,Üç Güzeller... 
Bunların yanında rehberimizin hem çok detaylı hem çok esprili anlatımı ile çok güzel bir gün geçirdik... Her cümlesinin sonundaki kelimeyi ikinci kez tekrarlayan,eğer o volkanlar patlamasa ve Kapodokya oluşmasaydı ben şimdi açtım diyen, bastığınızı toprak sanmayın o volkandan savrulan küller diyen Selim rehber seni hiç unutamayız sanırım ...biz yorulduk sen yorulmadın...dikkatlerimiz  dağılıp başka yerlere baktığımızda hiç alınmadın...sağol varol...

Uç Hisar Kalesine doğru tırmanıştayım...
Ürgüp'ün simgesi olan Üç Güzeller..
Hayal Vadisi...
Göreme Açık Hava Müzesi...
İlk Hristiyanların yaşadığı yerler, kiliseler ve Şapellerin olduğu bir yer... Daha önceki yıllarda geldiğimiz halde yine sanki hiç görmemiş gibi hayranlıkla gezdik...

 
Ben bir ara geziye gelen öğrenci grubuna öğretmenlerinin; Martı Grubu buraya gellll diye seslenmesini Mantı grubu anlayınca heeee acıktım dedim...Hemen rehberin tepesine bindim :) ben artık martıyı bile mantı anlıyorum dedim,  o da valla ben de çok acıktım dedi :) ve bizi tekrar Göreme'ye geri döndürüp kapıda el pençe divan beklendiğimiz "Sedef Restaurant" a götürdü... Buranın en özel yemeği testi kebabıymış...gerçekten de çok lezzetli idi...Garson kızımız benim dikakt kesilip nasıl kırdığına baktığımı görünce; ille size kırdırayım dedi... Ben önce valla testiyi parçalar, buradaki herkesin üstünü başını berbat ederim dedimse de o bana tekniğini gösterdi ve başarı ile kırdım testiyi...

E yedik içtik hatta üstüne künefeleri de götürdük ve düştük Avanos'un yollarına...Avanos demek çanak çömlek demek ,Kızıl Irmak demek... Hatta bir söz var " Kör de bilir Avanos'un yolunu...çanak bardak kırığından belli"diye... Önce Kızıl Irmak üzerine kurulmuş sallanan köprüden geçtik...köprü üzerindeki gençler grubu da extra sallayınca,köprü bittiğinde hepimiz sepet gibiydik :)rehbere çare bul, dönüşte buradan geçmeyelim diye baskı yaptıysam da yine salla sepet geçtik tabi :)

Önce çömlek atölyelerini geçtik, usta yaptığı çömleğin aynısını yaparsak dükkanı üstümüze yapacağını söyledi :)


Avanos'un bir başka özelliği de sahip olduğı kıymetli madenler...Gİttiğimiz mücevher atölyesinden kızlarıma pırlanta kesimli, ışığa göre beş renge dönüşebilen zultanit taşından kolye aldım...Şu altta gördüğünüz vitrinlerin önünde durdum ve bizim grubun tezehüratları eşliğinde çatır çatır pazarlık yaptım,üstelik de zincirlerini hediye ettirdim :)


Avanos'dan Ürgüp'e devam edip önce Üç Güzelleri ve Hayal Vadisini gördük sonra da bir zamanların fenomen haline gelmiş dizisi Asmalı Konak'ın platosu olan Asmalı Konak' a gittik...üzerinden bir kaç yıl geçmiş olmasına rağmen hala korkunç bir rağbet vardı...Ne yalan söyleyeyim üst katlara çıkmadım bile avluda biraz dolaştım...
Hatırladınız mı Asmalı Konağı?..Seymen Aga'nın dolaştığı balkonları. :)
Avanos sonrası hızla otelimize dönüp akşam için düğüne hazırlanmak için otelimize döndük...


Düğün için Nevşehir Dedeman Oteline geçtik...
Gündüz böyle olan bizim 6. Bölük
Gece düğünde gelinin karşısına geçip içtima verdi...

Düğünün gözdesi 6.bölüktü sık sık anonslarla sahneye çağrıldılar...
Gecenin sonunda artık yorgun argın Göreme'ye otelimize döndük...Hemen yattım çünkü sabah beşde otelden alınıp hayatının en farklı deneyimini yaşayacağım maceraya atılacaktım...

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Çakmak çakmaya kına yakmaya geldik :)

LBiz bugünlerde tatlı koşturmalar içindeyiz çok şükür...Böylece uzun ve soğuk geçen bir kışın da etkilerini atıyoruz üstümüzden yavaş yavaş...
Dün gece görümcemin torunu Gizem'in kına gecesini yaptık-Bambi Garden- de... Bir araya gelince yine çok feci eğlendik :)
Şimdiki kına gecelerini organizasyon şirketleri yaptığı için bize sadece oyuna katılmak kalıyor"biz yedik içtik,oynadık, ellerimize kınalar yaktırdık ...bolca eğlendik ve çok keyifli bir geceden çok mutlu ayrıldık...


Artık kınalar modern, ilk kına yaptıran bendim, benden sonrakilerin eline tavus kuşu bile çizildi...yani her zaman ilk olmak iyi bişi değil. :)



Bı sabah baş ağrılı ve yorgun uyandım tabiki neyseki komşum kahveye geldi de onunla sohbet ederken kendime geldim...

Bugünlerde sabahları yaptığım film izlemelerimi yapamadığımın farkındasınızdır...ne oldu bilmiyorum halbuki kayıtlı bir sürü filmim var...Ama şükür ki kitap okumalarımla ilgili bir sorun yok...bu arada size daha önce sözzünü ettiğim; Human Form- Gerçek ikinci kitap Human Form-Güven/Aslı Levent ile devam ediyor...bir sabah uyandığınızda insan değil bir denek olduğunuzu öğrenseniz ne yapardınız demişti Aslı Levent ikinci kitap "Güven" de ise "Güven,ihaneti unutmaz" diyerek bambaşka solıksuz bir maceranın içine sokuyor bizi...hiç düşmeyen tempo ve tertemiz anlatımıyla bambaşka bir okuma deneyimi sunmuş bize...


Şimdi okuduğum kitap ise; Keşke Kendimle Karşılaşmasaydım/ Herta Müller...2009 Nobel Edebiyatı Ödülü almış...Faşizmin gölgesinde bir kadın her sabah tramvaya biner ve sorgulanmaya gider...her sabah aç karnına cevi yerse sorgu daha kısa geçer ve kolay olur gibi totemler yapıyor kendine...yolculık boyunca kendiyle konuşuyor..Erik rakısının etiketindeki yanak yanağa duran erik resmini kendi düğün fotoğrafına benzetiyor...kısaca bu kitabı iyi ki okudum bana da Lale'nin Bahçesi tavsiye etmişti diyebileceğiniz bir kitap...Sabahları Philip Wesley dinleyerek okuyorum...



Hadi gideyim şimdi...okursanız bi selam edin anacım...yoksa bu ara acaba blogu askıya mı alsam diye şünmeye başladım...Sanırın artık başka sosyal platformlar zamanımızı çokça alıyor ve bloglar ihmal ediliyor gibi...

Bugün "mayıs yedisi" ...Karadeniz'in Hıdırellezi...Hızır ve İlyas Peygamberletin su kenarında buluştuğu gün...çocukluğumun en güzel renklerinden biri...günler öncesinden heyecanı sarar,acaba yağlı direk yarışını kim kazanacak...bu çok enteresan bir yarıştır...teknenin direği yağlanır ve sahilden izleyenlerin  görebileceği bir yere demir atar...gençler tırmanmaya başlarlar.ama kolay değildir pıt pıt  denize düşerler...ama biri mutlka en tepeye çıkmayı başarır...
Bugün dilekler dilenir denize atılır,yedi dalgadan geçilir...akşam da fener alayımile gün sona erer...
Şimdi yeni moda havayi fişek gösterileri de yapılıyor...

Hadi bugün siz de fırsattan yararlanın bi deneyin bakalım...Dİleklerinizi bir kağıda yazıp demize, herhangi bir suya atın...

İşte fotoğraflarda da ne kadarrrrr geleneklere göreneklere bağlı biri olduğumu görüyorsunuz ...foto önceki yıldan...

Gelenekleri anlatan blog yazım da aşağıdaki linkte...

http://laleninbahcesi.blogspot.com.tr/2009/05/bu-gun-20-mays-anneanemin-deyimiyle.html
Kalın sağlıcakla