Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

10 Mart 2014 Pazartesi

Pazar pazar

Pazar sabahı ayile:) boyu kahvaltı yaptık. Tam  masaya oturacakken Gamze,benden isteyemiyor malum dizim yüzünden.Baba yumurtalı ekmek kızartsan dedi. Haydii bi faaliyet başladı mutfakta, yok onun yanına bu reçel gider, şunu da çıkarın falan derken mutfakta hep birlikte dönülmeye başlandı... Neyse sonunda oturduk yedik ama bu işe en çok beyaz ekmek yakışıyor. Bu esmer ekmeklerle tamam lezzetli ama şöyle altın gibi renk olmuyor.


Kahvaltıda birlikte olunduğuna bakmayın,Zuz zaten arkadaşlarıyla kahvaltı yapmak için çıkmıştı. Geri kalan da yok kuaför yok bilmem bişi  dağıldılar. Zuz kahvaltı dönüşü elime bir  demet sümbül tutuşturdu tekrar vınnn kızların yanına kuaföre,ordan nereye gittiler bilmem. Ben de hemen buzluktaki, salçalı,soğanlı  eti aldım, yine buzluktaki  haşlanmış kuru fasulyeyide azcık tuz ve baharat ekleyip sıcak suyu üstüne döktüm,al sana bir tencere kuru fasulye. O ara pirinç de ıslattım pilav için. Dolaptaki ıspanak,baktım yıkanmış gibi tertemiz bir kaç su yıkadım ,doğradım(oturduğum yerde)onu da Zuz'un sevdiği gibi kendi usulümce bulgurlu,sarımsaklı ve acılı pişirdim. Bi  koşu gittim çamaşır astım. Sonra kendime yeşil çay yapıp dizime de buz torbamı koyup filmimi izledim. Valla izleyin arkadaş. Çok güzeldi. 1937 yapımı, siyah beyaz bir film ama o müzikler falan bana siyah beyaz televizyon yıllarımızı hatırlattı...Filmin afişinin güzelliğine bakar mısınız bi?...
Konusu hiç yabancı değil ama filmde öyle ajitasyon yok hatta ben yaşlı kadına gıcık bile oldum bi ara:)) Filmin sözü ile bitireyim çok fazla ipucu vermeden,izlemek isteyenler  için.
Kitabım aynı zamanda ''Bibliyomanyaklar''ın mart ayı kitabı olan; Yağmurun Gölgesi/Sanem Dere... O yüzden kitap ile ilgili yorumları o zaman yazacağım. Dün Ataletim canım benim'e kontrole gitmiştim, kitabımı da o hediye etti zaten:)) Dönüşde vapurda başladım hemen. Ha Ataletim bana dizlik taktı, 15 gün sonra tekrar görecek.





Zuz yarın sabah yolcu, şu anda evi salı pazarına çevirmiş durumda bavul yerleştiriyor.:))Bu kez fizik tedavilerimiz nedeniyle çok fazla birlikte saatler geçirdik,kah didiştik, kah gülüştük. Hatta bir gün yolda  tramvaydan  Beyazıt'da inip ^^Yahya Kemal Beyatlı Müzesi''ni gezdik.


y


Yahya Kemal'in elbiseleri, büyükelçilik yaptığı yıllara ait evrakları, nüsus kağıdı, şiirleri ,aldığı ödüller sergileniyor. İki katlı küçük bir müze..Yolunuz düşerse görün derim. Beyaztta hemen cadde üzerinde. Tramvay durağına 10-15 mt uzaklıkta...

Hayde  gittim ben

8 Mart 2014 Cumartesi

Son İstasyon ve Kadınlar Günü

Dün tedavimin son günüydü inşallah maşallah...Bugün de Ataletim bi kolaçan edecek beni cimnastik neyin verecek.Ondan sonra da bu diz ya geçecek ya da ben onu geçiricem...

65 yaşlara ulaşım ücretsiz olunca   Allah sizi inandırsın gençliğime doymayayım ki:))  tramvayda,vapurlarda zor yer bulduk,biz gençler hihohiho...Bakın bunu sinirden yaptım.Acık bekleyin anacım havalar ısınsın,çiçekler açsın,adalar ,modalar artık hayat size güzel:)))

Dünkü güzel havaya aldanıp bugün de aynısı olacak diye  aynen giyinince dittiri çaldım. Karayel kara kara esti öğleden sonra...Hafta sonu da yağışlı geçecekmiş,kapalı mekan programlarına dönün.
Yeni kitabıma bugün vapurda başladım. Son İstasyon/Jay Parini...Lev Tolstoy'un hayatının son günlerinde bir trene binerek çıktığı meçhul yolculuğu ve bu yolculuğun sona erdiği tren istasyonundaki günlerini anlatan bir kitap.Bu kitapta yazar Tolstoy değil ,insan Tolstoy var.

 Dün hava soğumadan önce tedavi gördüğüm kliniğin bahçesinde böyle pırıl pırıl bir havada ve duble elma çayım eşliğinde okumuştum kitabımı...Bu da kitaptan bir alıntı size...

Hayatın adını kaybetsek bile
İsli gõlgeler sırtımızda uzarken
Tepemizde kuşlar tek şarkıyken yeniden duyabileceğimiz.
Suyun donmuş kapağının üzerinde yürüyorum .
Bel verdiği ama çõkmediği yerde.
Dünya hala yuvam benim
Lev Tolstoy
Bugün Dünya Emekçi Kadınlar Günü... Hazır mıyız bacılar kutlamaya... Hadiiii eller havaya birrrr ikiiii üççççç geliyoooooo...
 Hepimize kutlu olsun.
Sokaklarda kadına şiddet kol gezerken,kadın cinayetlerinde birinciliği kimselere kaptırmazken,çocuk gelinler hastanelerde doğum yaparken yaşamını kaybederken; Aziz Nesin'in dediği gibi ''Memleketin Birinde Hoptirinam''

6 Mart 2014 Perşembe

kayıt lütfen






Fay Kırıkları/Emine zaten daha önce başladığım üçlemenin ikinci kitabıydı.  Evlenmek üzere bırakmıştık Mehmet ile Emine'yi,evlilik hazırlıkları içinde bulduk. Bu arada Mehmet oyunu kuralına göre oynamayı iyice öğrenmişti. Dini sermayenin kurallarına göre oynuyor şimdi.

Yolum Düştü Amerika'ya/Canan Tan: Bir yurt dışı eğitim öğrencisinin gerçek günlüğü olan bu kitabı çok eğlenerek ve yer yer duygulanarak okudum. Yazarı tanımış olmak, kitabın baş kişisini de yakından tanıyor olmak kaymaklı ekmek kadayıfı yiyormuşum duygusu verdi. (valla canım istedi)))
                                                                






 Söylenmemiş Şarkılar/Canan Tan: Tavsiye Evinde  sohbet ettiğimiz Canan Tan; O gün bir çok kitabını imzalayıp hediye etmişti. Bu da onlardan İçinde dört hüzünlü hikaye var.









 Kılıç Yarası Gibi/ Ahmet Altan: Ahmet Altan'ın belki de en güzel kitabı. Zaten iki kitabını sevdim,biri bu bir diğeri de ''İsyan Günlerinde Aşk ''. Bu iki kitabı da okumadıysanız okuma külliyatına katın derim. Bakın her kitabını okuyun diyor muyum?))...''Aşk kılıç yarasına benzer,iyileşse bile izi kalır'' kitabın cümlesi belki de çıkış noktası. Arkada meşrutiyetin ayak sesleri, Makedonya ayaklanması ve Abdülhamit devrindeki jurnalciliğin geldiği nokta var. Abdülhamit cinayet romanlarına çok meraklıymış. Yabancı dildeki yayınları  getirtir,tercüme ettirirmiş. Belki de kuşkucu yapısını,  hafiyeliğe merakını bunlara borçludur. geçen aydı sanırım o zamanlar yabancı bir yazarın içinde Abdülhamit'in de olduğu bir dedektiflik romanı yeniden yayınlandı. Ama Naziş bir türlü bulamadı o ayrı. Yayınlandığını okuduk kendine ulaşamadık. yayınevine yazacaktı,bilmiyorum yazdı mı?...Bu kitabı yeni yayınlandığı yıllarda bir gece Zuz'da okumuştum. geçenlerde arkaaşlarla bir sohbet sırasında bu kitaptan söz ettik. Damağımda bıraktığı tat geldi aklıma. Ama kitap ben de yoktu. Sonra ''Alkım Kitapevin'''de gördüm. Tüm Ahmet Altan kitaplarını basmışlar ve üç liraya satıyorlardı,hemen saldırdım tabi. Ama İsyan Günlerinde Aşk yoktu.Bulsam onu da alırdım.Çünkü onu da Zuz'dan okumuştum.

Kayda girsin bunlar da dedim vee gittim.

Bugün tedavimi yapan Kazım Bey, kaç kitap okudunuz diye sorunca bu yazıyı yazmak geldi aklıma...


5 Mart 2014 Çarşamba

Yollardan sor beni,martılardan, vapurlardan hatta yunuslardan

Evin yolunu unuttum som 10 gündür.Sabah 9.30 gibi çıkıyorum akşam  5 gibi giriyorum eve...Fizik tedaviye gittiğimi sağır sultan  biliyor:)

Sabahları bir koşturmaca çıkıyoruz evden, Zuz'un tedavi bitti,benimki ise uzadı.Artık kocam eşlik ediyor bana. Yoksa o iki saatlik molada sıkıntıdan patlarım. Önce açık havada bi çay,kahve sonra da yemek yemek için değişik bir yer arayışı.Artık ''Çapa'' çevresi yeme içme mekanları benden sorulur. Mesela çorba içeckseniz Pehlivan derim. Çünkü çorba seçeneği fazla ve çok güzel bir sebze çorbası var ve de Üsküp Köftesi ve de güveçi çok güzel. Canınız tatlı bir şey çekerse ''Görgülü Pastanesi'' nin ekleri,gözlemede ''Kafe Kahverengi'' pide ,börek işi derseniz ''Börekçi Abdullah'' da ''Eyüp Güveci'' dedikleri bir pidesi var,missss. Çiğ Börek istedi canım diyenler içinde Odabaşı Camii yanında ''Tarihi Odabaşı Çiğ Börekçisi '' var.Et kavurma, ya da ev yemekleri içinse ''Kırık Tabak'' ... Bunların hepsi tarafımdan bizzat test edildi onaylandı. Şimdi yarın bi de ''Tarihi Odabaşı Köftecisi''ni deneyeyim size söylerim. Valla Çapa'da oturanlar bile benim kadar bilemez belki de:))

Tüm kitap okuma eylemlerimi tedavi sırasında ,ve tramvay ve vapurda yapıyorum. Yattığım yerden bacağıma masaj yapılırken ,sakin sakin kitap okumayı özler miyim acep?)

Bugün iki iilginç olay yaşadık ilki çok hoştu,taa Üsküdar İskelesi içlerine kadar gelen iki yunus motorun yanında hoplaya zıplaya bize eşlik ettiler. Çok ama çok hoş bir manzaraydı. Fotoğraf çeksem o anı kaçıracağımı düşündüğüm için sadece izlemeyi tercih ettim. İkinci olayımız ise  tramvayda yaşadık. İki renk tramvay var,biri kırmızı biri mavi. Maviler Kabataş'a kadar gidiyor. Kırmızı tramvaylar ise Eminönü'ne kadar. Bizim için farketmiyor. İkisine de binsek denizden geçiş yolumuz var. Tramvay Eminönü'ne gelince ben;inmeyelim Kabataş'dan motorla geçeriz dedim. Ama anah o ne, tramvay geri geri gitmeye başladı .Ne oluyoruz leynnn kaçırıldık mı yoksam dedim?. Meğer bindiğimiz  Kabataş'a devam etmeyeniymiş. Gülhane'de indik yeniden bindik.

Eve saat beş gibi geliyoruz dedim ya. Gelince ilk iş kendime bir latte yapıyorum. Biraz dinlendikten sonra da  yatıp film izliyorum.Dün Bahman Ghobadi'nin  Cannes'den ödülle dönen filmi ''Annemin Ülkesinin Şarkıları''  nı izledim.Kadınların şarkı söylemesi yasak olduğu için ülkesinden ayrılan Hanare'yi  müziyen kocası Mirza ve yine müzisyen olan iki oğlu ile birlikte aramasının anlattıldığı bir film. Ama bu arada Saddam'ın yaptığı zulüme, kimyasal silahların insanlar üzerinde kullanılmasına,yıkımlara tanık oluyoruz. Müzikler ve halaylar bir harika... Traji-komik bu hikayenin filme alınışında  yörenin gerçek insanları kullanılmış. Bunu İran sinemasında sıkça görüyoruz zaten.


Dün akşam başlayan ''Kurt Seyit ve Şura'' yı kimler izledi bilmiyorum ama ben beğendim. Kostümler, mekanlar tam bir dönem filmine yakışır güzellikteydi. Farah Abdullah'ı  ''Öyle Bir Geçer  Zaman ki'' de izlerken ; bu kız buradan yürür gider demiştim. Gerçekten de öyle oldu. Çok yakışmıştı rolüne.Kıvanç Tatlıtuğ zaten artık kendini ispatladı.

Şimdilik gidem ben, azcık dinleneyim...Haydi kalın sağlıcakla

2 Mart 2014 Pazar

En iyi teklif

Ben de pek bi aksiyon yok sayın okuyucu, her sabah düzenli olarak fizik tedaviye gidiyorum. Her sabah vapurda martılarla kahvaltı ediyorum,sonra  tramvayla  fizik tedavi merkezine geçiyorum. Zuz'un da benimle birlikte  tedavi gördüğünü söylemiştim.O' dirseğinden ben dizimden tedavi oluyoruz . İki saatlik molamızda da çevrede ne kadar  Kafe,lokanta varsa hepsini deniyoruz.İki saatin sonuna doğru sıkılıp didişmeye başlıyoruz.Geçen gün Ataletim canım benimin tavsiye ettiği çiğ börekçiye gittik. ''Tarihi Odabaşı Çiğ Börekçisi''...İki delikanlı incecik açıyorlar hamurları,sadece de çiğ börek ve içecek servisi var. İkişer tane lüpledik hemen. Cumartesi günü de çok hoş bir kadının işlettiği Kafe'de oturduk.Yarın içinse yerimiz hazır :) tavsiye üzerine'' Siesta Kafe''nin yiyeceklerinin tadına bakacağız. Fizik tedavinin en keyifli yanı,yatıp kitap okuma kısmı...



Dün bir film izlemeye başladım ama biraz izledikten sonra baktım çok güzel kapattım:)) Niye derseniz Zuz ile bugün izlemek için. Kızlar da evdeydi hep birlikte izledik. Bu filmi; izlemezseniz küserim kategorisine koydum.
Cinema Paradiso/Cennet Sineması ile tanıdığım Giuseppe Tornatore'nin  yine çok güzel bir filmi...Eğer Cinema Paradiso izlemediyseniz acilen izleyin derim. Açık artırmacı Virgil rolünü oynayan Geoffrey Rush;olağanüstü güzel oynuyor. O açık artırma sahnelerine bayıldım. Filmin cümlesi; aşk taklit edilebilir mi?...Çok ipucu vermeyi sevmem bilirsiniz ama özellikle sanatseverler için kaçırılmaması gereken bir film olduğunu  söyleyebilirim.Ve Virgil'in kadın resimleri kolleksiyonunu  kaçırmamalısınız...


  Kitap; Fay Kırıkları üçlemesinin ikinci kitabı olan ''Emine''ye başladım. Mehmet ben kimim,nasıl bir insanım sorularının cevabını ararken Emine'de mi buldu cevabı bakalım.

Bugün iki günlük yemek yaptım zira bir günlük molanın ardından yarın yine fizik tedavinin yolları çünkü. Tarhana çorbası,barbunya,et sote ,pilav ve vişne kompostosu yaptım.İyi ki şu dondurucular var. Vişne ve barbunya yazın yaptığım kış hazırlıklarından anladığınız gibi..

Şimdi gideyim ama siz dizim için de şifa dileklerinizi esirgemeyin benden. Çünkü; sanırım ufukta ameliyat görünüyor:(

26 Şubat 2014 Çarşamba

Uykusuzlar ve Kız Çocukları

Bugün ''Tavsiye Evi''nde yine bir yazar-okur buluşması yaptık. Yasemin Sungur moderatörlüğünde Gülşah Elikbank ile son romanı ''UYKUSUZLAR'' hakkında konuştuk. Rüyalar ve rüyalarımız üzerine çok  koyu bir sohbete daldık.Hepimiz rüya görür uyandığımızda da bunu anlamlandırmaya çalışırız. Ben mesela beni yönlendirmesine izin vermesem de rüyalarıma inanırım. Önünde sonunda çıkar çünkü...Hatta bazen beni korkutur bile bu durum.Gülşah Elikbank'da rüyalarına inanlardan ve bu konuda 4 yıl araştırma yapmış,sonunda da bu roman çıkmış ortaya... Fantastik bir kurgu olmasına karşın hemen herkesin kendinden bir şeyler bulabilebileceği bir kitap.

Bir de gölge mevzu var kitapta kii  gölge de benim ilgimi çeken bir şeydir. Hatta zaman zaman gölgemi çektiğim resimleri de burada paylaşmışımdır. Gördüğümüz ama dokunamadığımız,maddesel olmayan bir şey hem korkutucu hem çok ilginç hem de çok güzel bir şey...Şey diyorum  adını koyamadım çünkü:)

Kitabı okurken hemen ilk sayfalarda  şu cümleler  çok ilgimi çekti.''Dünyada kendi türünden tiksinen ve onu sebepsiz yere tüketmek yok etmek için çabalayan tek ırk  İnsanlık!''

''En keskin kılıç; bir varlığın aklıdır. Lakin ne yazık ki, aklı yenebilecek tek şey de; Aşktır''

Gülşah Elikbank'ı ben  bu fantastik romanıyla tanıdım. Bir Türk okur olarak da kendisiyle gurur duydum. Nasıl Hary Potter serisini genç yetişkin demeden  keyifle okuduk, o fantastik dünyayı sevdik ''Uykusuzlar''  da  hiç  de aşağı kalmayan bir başarı yakalamış.Haklının hakkını teslim etmek gerekirse ben de uyandırdığı kanı budur.




Bugünün diğer bir lezzeti daha doğrusu lezzetleri ise ''Kız Çocukları''nın bizim için hazırladığı yiyeceklerdi... Elmalı turta başımın taacıydıı desem beni bilen anlar ne demek istediğimi...Ben onların yaptıkları yiyecekler kadar hikayelerini de çok seviyorum...Bir tıklayıp giderseniz hem hikayeyi hem de yaptıkları yiyecekler hakkındaki bilgileri okuyabilirsiniz...

Bugün de böyle girsin kayda...Hem beyne hem damağa şenlik bir gündü diye...


25 Şubat 2014 Salı

Dersimiz: Fizik

Dün itibariyle artık canıma tak eden diz ağrılarım nedeniyle fizik tedaviye başladım. Zuz da benimle birlikte tedaviye başladı Çünkü;O  da tenisçi dirseği denilen bir rahatsızlıktan  muzdaripti... Anam 100 yaşında olmak böyle bişi olmalı. O muzdarip kelimesi yerine koyabileceğim kelimeyi bulmadım:) Neyse işte kardiş kardiş tedavi oluyos. Karşılıklı geçip. Çabuk bitsin diye de günde iki seans alıyoruz.İki seans arasında iki saatlik boşluğumuz var o boşlukta da sohbet, yeme ,içme,didişme ve gülüşme işlerini yapıyoruz. Tedavinin en keyifli yanı yatıp kitap okumak:))Tabi en önemlisi de günün büyük bir kısmı hastanede olduğumuz için gündemden uzak kalıyor olmak.

Bugün dizimde hissedilir biçimde bir rahatlama hissettim. Eski günlerime dönmek, Üsküdar-Harem sahilini keyifle yürümek istiyorum. Dolmuşlardan zıp diye inmek, merdivenleri  hop hop inmek istiyorum.

Hava da ne kadar soğudu, kış başladığından beri bu kadar soğuk hatırlamıyorum. Durdu durdu bana sakladı sanki tüm hışmını . Hadi hiç resimsiz olmasın. Kabataş motorundan, yağmur damlaları ardından görünen Kabataş iskelesi...


Böle işte...