Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

23 Kasım 2010 Salı

Öğretmenler Günü


Bu resimleri kutlama kartı kabul edin:))Kızlarımın nezdinde tüm öğretmen arkadaşlarımın Öğretmenler Gününü kutlarım...Artık biz şenliklerle kutlarız sabah beşte falan başlarız herhalde:))

seher vakti

İster inanın ister inanmayın sabahın altısında bizim yatağın üstüne oturup ailece albümlere baktık...nedeni Öğretmenler Günü için hazırlanacak slayt için öğretmenlerden çocukluk resimlerinin istendiğini Gamsegamse'nin o saatte hatırlaması...yatağın üstüne oturmuşuz bütün albümleri önümüze açmış resim arıyoruz, yok bunda çok küçüğüm yok bunda yüzüm belli değil, Kocam oradan ne kadar zayıfmışsın der...Naziş içeriden bizden istemediler diye senfoniye katılır. Sonra yine öğretmenlerden kendi hobileriyle ilgili istenen bişi seçimi... bir iki tane de kendi yaptığı keçe taç seçtik de gitti...Biraz tv de haberlere takıldım... Sarkozy ile RTE arasındaki kedi davası ilk haber tüm kanallarda... sonrada yeşil çayımı aldım geçtim bilgisayarımın başına... biraz mail temizliği yaptım...

Bu gün önce genel temizlik var, malum dün evden Cancan fırtınası geçti:))Sonra güzergahını henüz belirlemediğim bir yürüyüş var.Çoktandır koruda yürümedim koru olabilir.

Dün gece yeni bir kitaba başladım... Pedal Çeviren Kadınlar... Zero'nun sayfasında dikkatimi çekmişti... Leylak Dalıcım da sen seversin o kitabı demişti...Berfu telefon açıp , kitapçıdayım istediğin iki kitabı söyle deyince balıklama atladım ve ''Pedal Çeviren Kadınlar'' ve ''Keyif Evini'' söyledim.

İstanbul'da lodos var bugün...arkası yağmur tabiki.

Şimdi film ve kahve saati geldi, filmi izleyeyim sonra yine görüşürüz.

22 Kasım 2010 Pazartesi

ÇOK CAN'LI ÇOK KİTAPLI YAZI


Bu gün Cancan var bizde... haftalık olağan ziyaretini Babaannesinin Antalya seyehati nedeniyle pazartesine almış bulunuyoruz... Sabah 11.30 gibi geldi... evi bir güzel dağıttık ... yedik içtik... bir çocuk programı izledik... kule yaptık... Ayşegül Bisiklete Biniyoru okuduk... kurabi yedik o süt içti ben kahve şimdi de uyku molası aldık:)) O uyurken ben O'na sebzeli somon balığı pişireceğim ama bende bi mola vereyim dimi...

Bayram süresince okuduğum kitaplardan söz edeyim önce;
İlk kitabım Marguerite Duras'ın 1984 Goncourt Ödülünü alan ve 34 dile çevrilen ünlü "Sevgili" (L'Amant) romanı... Roman, on beş yaşındaki yoksul beyaz bir kızın, Vietnam'da, bir nehir üzerinde yaptığı vapur yolculuğu sırasında, kendinden iki kat yaşlı, zengin bir Çinliyle tanışmasının, o adamda cinsel aşkı keşfetmesinin öyküsü.Yazar kitabın kendi yaşamından alıntı olduğunu hiç bir zaman gizlememiş. Yalnız benim Marguerite Duras kitaplarında hissettiğim bir şey vardır... Yazar size hikayeyi ya da anlatmak iStediğini bir anlatıcı gibi anlatır... Olay O'nundur siz hikayenin içine giremezsiniz... Ben Murakami'nin o gerçekle gerçek arasında gidip gelen öykülerinin içinde bile kaybolmuşumdur çoğu kez... Ama bunu nedense Marguerite Duras da başaramam... Kitap basıldığı tarihte büyük yankılar uyandırmış filme alınmış.Eleştirmenlerin bir çoğu şimdiye kadar yazılmış en güzel roman olarak nitelemişler Sevgiliyi...Kitapta beni en çok çarpan şey zamansızlık oldu... bir bakıyorsunuz çok küçük, yolda yürürüyor, bir deli tarafından kovalanma sahnesi var bir bakmışsınız 15 yaşında okulda... çok derine inmeyeyim Zuz kızıyor:))Bu kitabı sevenlerin Kuzey Çinli Sevgili'yi okumaları salık verilmiş...
İkinci kitap:İnci Aral'ın Gölgede Kırk Derece... Hayatı gölgede kırk derecede yaşayan kadınların hikayelerinden oluşan bir kitap... kitaba ismini ilk hikaye vermiş... Bir gecede okuyup bitirdim ama bu kadar kırık hayat hikayesi bir geceye fazla geldi... rüyalarımda bile onlarla uğraştım.

üçüncü kitap: Masalların Şifresi, yazarı İsmail Gezgin...Kırmızı başlıklı Kızdan, Uyuyan Güzele, Sindrellaya kadar tüm masalların şifresini çözmüş muhterem... Kırmızı Başlıklı Kızın yürürken sepetteki kavanoz bekaretiymiş, annesi aman reçel kavanozunu sakın kırma diyormuş ya...Bunu Anadoluda evlerin bacalarına konan testilerle falan bağdaştırmış...Büyük sözü dinlememenin cezası tamam masalın önermesi ama ay masaldan soğudum valla:))Pinokyoda ise babaların erkek çocuklarını marongoz gibi yonttukları falan anlatılmış... Ay işte böle bi kitaptı ... Sevmedim... Ben içinde illede mesaj kaygusu olan filmleri bile sevmem çünkü...

Dördüncü kitap: Selim İleri'nin Hepsi Alev... Bu kitap son yaptığımız Büyük Saray Mozaikleri gezisiyle örtüştü... Tesadüfün bu kadarı olur dedim ... Aynı şey başıma Ahmet Ümit2in İstanbul Hatırasını okurkende gelmişti... Gündüz kitabın geçtiği yerlerde dolaşmıştık, gece kitabı elime alınca yuuh demiştim kendime , kızım sen bu işi biliyosun...Büyük Saray Mozaiklerini koyduğum resimlere bakarsanız hiç dini figür göreemzsiniz tamamen doğadan alınmış figürler vardır.Kitaptaki hikaye Büyük Sarayda geçiyor... bizansın o döneminde sanatta dini figürler yasaklanıyor... tüm mozaikler alçıyla kapatılıyor ikonalar kırılıyor... İsa bir tek solgun bir haçla simgeleniyor... Buna karşı gelenlerin cezası ise ölüm... İmparatoriçe İren ise bu ikonalara bu tasvirlere tapıyor... Tasvirlere değil tasvirde resmedilenlere tapıyorum dese de sürülüyor ... kitapta bu sürgün günleri ve sürgünden önceki yaşamı İmparatorla evlenmesi falan hikaye edilmiş...
Beşinci kitap:Sunay Akın'ın Kule Canbazı... söz canbazı Sunay Akından Kule Canbazı... ona modern meddah diyenler çok haklı...Okurken sizi öyle bir yere getiriyor ki şaşıp kalıyorsunuz...

Kitaplar bu kadar... Şimdi Cancan'a yemek pişirme olayı var... uyanınca dışarı çıkıp, palyaçolara gideceğiz...

21 Kasım 2010 Pazar

Büyük Saray'da







Büyük Saray Mozaikleri gezimize geldi sıra...
Topkapı Sarayının o kalabalığından hengamesinden sonra bu müze bize gerçekten de saray gibi geldi. Büyük SarayM.S 6. yüzyıl'da Bizans İmparatoru 1. Justinyanus'un yaşamış olduğu Büyük Saray'da, dünya çapında öneme sahip M.S.450-550 yılları arasına tarihlenen mozaikler teşhir edilmekte. Bizans döneminin günlük hayatının ve mitolojik figürlerin sahnelendiği mozaikler arasında; kertenkele yiyen grifon, fil ve aslan mücadelesi, bir kısrağın tayını emzirmesi, kaz güden çocuklar, keçi sağan adam, eşeğine yem veren çocuk, testi taşıyan genç kız, elma yiyen ayılar ve avcı kaplan mücadelesini betimleyen sahneler yer almakta. Müze, Bizans İmparatorluğu Büyük Sarayı'nın revaklı avlusunun kuzeydoğu bölümünde kısmen sağlam kalmış mozaik döşemeyi içine alacak şekilde yapılmış. Bu ansiklopedik bilgilerden sonra umarım bu müzeyi görmeyi ihmal etmezsiniz... Gittiğimizde ancak bir kaç ziyaretçi vardı o yüzeden mozaikleri istediğimiz gibi inceledik, haklarında fikirler yürüttük oh be müzeyi kendimize kapatmış gibi gezdik.


Düne gelelim şimdi... Naziş ve Ben Gamsegamse ve arkadaşı Fatma ile Kadıköyde buluştuk. Bizim onlarla buluşma saatime kadar iki arkadaş tüm mağazalara girmiş çıkmış, yemeklerini yemişlerdi:)) Biz Naziş'le ikimiz bilemedin üçüncü girdiğimiz mağazada Naziş'in gönlüne göre elbiseyi bulup aldık Gamse'yi de çağırdık da O'da oradan bir elbise aldı.Yani bizim Kızlar Öğretmenler Günüsü gecesi yemeğine hazırlar artık:))
O sırada her nasılsa evde olan Zuz bizi akşam çayına davet etti, sonra o davet akşam yemeğine ve uzun bir akşama dönüştü... yedik içtik, çikolatalarımızı aldık, likörlerimizi içtik hatta birlikte bir film izledik, hatta hatta film izlerken didiştik, konuştuk, gülüştük, susun diye bağrıştık ... Gecenin ilerleyen saatlerinde de evimize döndük.Taksiciye benim tarif ettiğim yoldan her zamankinden iki lira daha ucuza gelince Gamse gülme komasına girdi... Adamın başını döndürdüm, sağ yap, sol yap şimdi yeniden sağ, şimdi yine sağ, hah şimdi de sol sol derken eve gelmişiz.Ucuza gelelim diye yapmadım valla , metrobüs mü metromu her ne karın ağrısıysa onun çalışması var Kadıköy yolunda:)



İzlediğimiz film bir festival filmiydi... romantik komedi
Yönetmen Pascal Thomas
Oyuncu Guillaume Gallienne, Julien Doré, Marina Hands
Yapım 2010, Fransa
Dorothée ve Nicola ilk görüşte birbirlerine aşık olurlar. Bu aşk hikayesinin unutulmaz olacağından emindirler. Ancak hayat bazen insanın karşısına beklenmedik şeyler çıkarabilir. Yanlış anlaşılmalar kavgalara, sözler ihanete, gerçek ayrılıklar yalancı birleşmelere dönüşebilir ve en az kendi fırtınalı tutkuları kadar canlı bir maceraya atılırlar.

Daha okuduğum kitaplar var sözü edilecek ama sanırım onlar yarına kaldı:))

20 Kasım 2010 Cumartesi

Dün tüm İstanbul halkı Sultanahmet'teydi yetmezmiş gibi Japonlar da akın etmişti...Kocam en çok Japonlardan gıcık kaptı...Akın akın Topkapı Sarayını gezmeye gelmişlerdi...Neyse sonunda biz bir daha tatil günü bu tarafa gelmemeye yeminler billahlar ettik... Aç kaldık açık kaldık... Karnımız doyurmaya bir yer bulamadık... Sarayın içindeki Konyalı'dan tutunda Meydanda ki Sultan Ahmet Köftecilerinin büfelerin önünde uzun kuyruklar vardı.

Sarayda Hazine Dairesi ve de özellikle Kutsal Emanetler bölümündeki kalabalık görülmeye değerdi...Burada ki Hintli grup herkesi çileden çıkardı... Sakalı Şerifin sergilendiği camekan önüne çakıldılar, en sonunda uyarılar üzerine görevliler müdahale etti. Kaşıkçı Elması önünde de aynı olay sergilendi.Kaşıkçı Elmasının bir çöpükte bulunduğunu ve bulandan üç kaşık bedelinde satın alındığı için bu isimle anıldığını sanırım artık bilmeyen kalmamıştır. Benim, Kocamın ve Naziş'in burayı hatta daha önceki gezdiğimiz müzeleri ilk gezişimiz değil tabiki...ama her seferinde başka şeyler keşfeder her seferinde başka gözle bakarız buralara... Ha ben 10 sene önce gittim gezdim, değişecek değilya diyenlerdenseniz valla çok şey kaçırıyorsunuz demektir... O atmosferleri solumak bile bambaşkadır. Mesela ben saray bahçesindeki ağaçlarda yaşayan yeşil papağanları ilk kez dün görebildim. Kocam emek etti zorla gösterdi sonunda...Fotoğraf çekmek katiyetle yasak olduğu için Saray içinden resim yok haliyle... Ama Padişahların İstanbula baktığı manzara şudur... Dün sizin için baktım oradan al gözüm seyreyle dedim:)Büyük Saray Mozaikleri gezimiz var daha ama o ancak yarına... okuduğum kitaplar var onlarda yarına:)) Bu gün planda Zuz'lu ve Kızlarımlı Kadıköy var...

18 Kasım 2010 Perşembe

BAYRAM YAZISI

Bayramın üçüncü gününün akşamındayız... Dört gün yeteceğini düşündüğüm yemeklerim birinci günün akşamında bitmişti... İlk gün evdeydik ve de oldukça yoğunduk... Güne Zuz ve Babamlı kahvaltıyla başladık sonrasında da kapı , telefon sürekli çaldı... mutfak online dı hep:))

Birinci günün akşamı son grubu yolcu ettikten' (son grup Cancan'ın grubuydu...ev bayramlık kılığındanda çıkmıştı zaten) sonra biz görümcelerimi ziyarete gittik... Benim görümcegiller aynı apartmanda oturdukları için bir batında çıkar bu iş... gittiğimizde zaten bir aradalardı... yok olmaz hadi bizede deselerde yok yok böyle iyi dedik, Meralcim bizi bir güzel ağırladı... Çaylı zeytinyağlı dolmalı Niksar usulü baklavalı 5 saatlik bayram ziyareti oldu:)) Görümcelerimde aman kardeşlerinin isteği olsun diye basket maçı açtılar... benim Kocada gerim gerildi yattı maçını izledi. Biz de sohbet muhabbet , Niksar' da ki diğer efratla canlı bağlantı derken geç saatte eve geldik. Ben doğru yatağıma gidip kitabımı okudum... İsabelle küs geçirdiğim yıllarıma acıyorum şimdi ama ben açığı hemen kapatırım... Ruhlar Evi tam Garcia tarzı bir kitap... Yazarını bilmeden okusam ve bana bil bakalım yazarı kimdir deseler gözüm kapalı Gabriel Garcia Marquez derdim.

İkinci gün kahvaltıdan sonra hemen Dayım ve Kuzen Ahmetle taa bayramdan iki hafta önce yaptığımız program uyarınca Eniştemi ziyarete gittik... Eniştem Babam ve Dayımı görünce çok hüzünlendi ve gözlerini kapattı biz kalkana kadarda açmadı... Sanırım sağlıklı olduğu günleri hatırladı... Bazı ziyaretler sanıldığı kadar iyi olmuyor galiba hasta için... Beni sık gördüğü için oraya gittiğim zamanlarda hemen yüzünde bir gülümseme belirir... bazen söylediğim bir söze takılıp onu onlarca kez üst üste söyler... Ama bu kez gözlerini kapattı sessizce...Akşam eve döndüğümde kimseler yoktu, yattım kitabımı okudum...

Gelelim üçüncü güne, Görümcelerim iadei ziyaret yaptılar:)) Sonrasında biz Gamsegamse ile Öğretmenler Günü için düzenlenen gece için elbise baktık ve yine bir şey beğenemedik...Akşam yemeğinden sonra odama çekildim valla... kitabımı bitirdim...Çay servisi yapıldı odama ... laf aramızda dizim korkunç ağrılar ve acılar içinde... Capitolde bir ara kilitlendi sandım... Bayram sonrası o çok kaçtığım Dr muayenesinin yolları göründü hemde kaçınılmaz biçimde...

bu şarkı ağrıyan dizim için kendime...Bu resimde kendim için

17 Kasım 2010 Çarşamba


Bu kadar büyük bu kadar düzenli değildi, kendiliğinden oluşmuş bir lavanta tarlasıydı... Bir tren yolunun kenarındaydı ve Halamın kızı ile biz her yaz tatilinde o lavanta tarlasında aynı bu küçük kız gibi koşardık...

Dün akşam haberlerde izlediğimiz, nereye kaçsak karşımıza çıkan kurban manzaralarını unuturuz belki...Canını kurtarmak için denizde beş mil yüzen boğa, Ankara sokaklarında 7 saat koşan boğa beni neredeyse ruhi bunalıma soktu...

Bayram deyince aklıma lavanta kokusu gelir...Lavanta kokulu çarşaflar, dikiş makinesinin üstünde duran - benim çok sonraları milyon parçaya ayırdığım kristal kolonya şişesi-İlle de kırmızı rugan ayakkabı...Bayram yazısı sonra şimdi lavanta tarlasında koşma zamanı...

not: resim bende görünüyordu ama sizde görünmüyormuş... yeniden düzenledim umarım artık görebiliyorsunuzdur, tamda Balkahve'nin tarif ettiği resmi:)