Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

17 Ağustos 2018 Cuma

Hey Gidi Karadeniz

Beni uzun yıllardır takip edenlerin bildiği üzre ben, Karadenizliyim. Kardenizliyim ama şöyle Karedeniz'in her yerini bilir misin dersen ııhhh... Benim ki Samsun'da başlayıp en çok Trabzona'a kadar giden bir Karadenizlilik. 
 Çeşme'den döndükten sonra acaba gitsek mi gitmesek mi  derken turdaki son iki kişi olarak tura katılıp seyahate çıktık.
Karadeniz gezisi  biraz meşekkatli bir gezi. Çünkü gidilecek yerler birbirinden çok bağımsız. Bir yeri görmek için kilometrelerce gidip tekrar o yolu geri dönmek zorundasınız.  Karadeniz gezisi için sadece bizim katıldığımız turda tam 11 alternatif vardı. Başlangıç noktaları ve bitiş noktaları değişik olanlar,  gezi sırasında uğranılacak yerler farklı olan turlar vardı. Bizim için karar vermek şöyle kolay oldu. Öncelikle Ordu'da, Batum'da ve Çamlı Hemşin'de kalmak istediğim tamamiyle ahşaptan olan otelde konaklaması olan turu istiyordum. Bir tek başlangıç yeri Kastamonu veya Amasya olan ve bitişi Safranbolu olan turlar arasında kaldık ama istediğimiz konaklamalar olan tur Amasya'dan başladığı için  bir kaç dakikada karar verdik. Vee gece saat bir gibi İstanbul'dan çıkıp kahvaltımızı Amasya'da Yeşilırmak kıyısında yaptık.







Amasya'ya defalarca gittim ama son gidişimde gördüm ki Amasya turizmi keşfetmiş. Tertemiz sokaklar, tarihi eserlerin restorasyonu ve Yeşilırmak kıyısında yer alan  evleri  ve ırmak boyunca ilerleyen gezi yolu ile  gidenlere iyi ki geldim dedirtiyor.  Amasya'nın benim için bir diğer özelliği ise çocukluğumda  karabasan haline gelen Mumyalar Müzesi. Valla o zamanlar pedagoji ilmi böyle değildi demek. Yedi sekiz yaşındaki bir çocuğun Mumya Müzesinde ne işi var😍
Amasya ' ya gidip de Ferhat ile Şirin Efsnesine kulak vermemek Ferhat'ın deldiği dağları görmemek olmaz tabi a ama Ferhat ile Şirin adına yapılmış parkta yarım saat serbest zaman gereksizdi. 

Amasya'dan sonra  Samsun'a geçtik. Samsun deyince tabiki Bandırma Vapuru, İlk Adım Anıtı  ve Atatürk'ün at üstündeki meşhur heykeli gelir akla. 
Samsun'dan sonra Terme'de öğle yemeği yedik ve Ordu'ya doğru yol aldık. Benim niyetim turdan ayrılıp  kendi sevdiklerime kavuşmaktı ama sonra Kocamın teleferik yapıldıktan sonra hiç Ordu'ya gitmediğini hatırladım ve teleferikle Boztepe'ye çıktık. Boztepe'ye vardığımızda Dayım bizi orada bekliyordu😍
Akşam da kardeşim gözümün bebeee Metin kaldığımız otele geldi.
Ordu konaklamalı tur seçmemizin baş nedeni Annemin kabrini ziyaret edebilmekti. Benim kabilem zaten fındık zamanı olduğu için köydeydi. Evşenim geldi bizi aldı ve köye götürdü.
Annemi ziyaret ettik , harmanda kahve içtik ve otele döndük. Ordu Merkez ile bizim köyün arası 3 km olduğu için bu iş çok kolay oldu bizim için.
Ve gezinin ilk günü bitti. 
 Sabah saat sekiz buçuk gibi otelden ayrıldık. Giresun'u panoramik görüp Trabzon'a doğru yol aldık. Tirebolu 42 çay fabrikasına uğradık. Fabrikayı gezdik, bize sunum yaptılar  cay ve fındık ezmesi ikram ettiler. Tirebolu 42 çay adını Kurtuluş Savaşı'na katılan 42. Alay'dan alıyormuş. Çaya meraklı olduğum için bol bol çay aldım tabi. Seçimimi mayıs ayının ilk 10 gününde toplanan ilk hasat mayıs çayından yana kullandım. Her sabah keyif keyif içiyorum valla. 
 Trabzon'da  önce bir gümüşcü ziyareti yaptık ve bize Kazaziye sanatını tanıttılar. Hemen kızlarıma bu sanatla yapılmış birer bileklik aldım tabi. Karadeniz gezisi diğer gezilerden biraz daha masraflı söyleyeyim😍  Gümüşcüden sonra hemen karşısındaki Trabzon Ayasofya Camiine geçtik. Gümüşcüdeki işimiz bitince biz hemen geçip burayı gezmiştik ama rehberimiz anlatırken anladık ki biz aval aval bakmışız ve ne çok seyi gözden kaçırmışız.
Trabzon programında buraları gideken  gezdik ve öğle yemeğini Akçaabatta yiyip Batum'a devam ettik. Aslında Batum üçüncü gündü  ama rehber yolların ve gümrüklerin yoğunluğu ile ilgili programı değistirebiliyor. O yüzden Sümela Manastırı ve Atatürk Köşkü'ne dönüşte uğradık ama ben yazıda karışıklığa neden olmaması için şehirleri bir defada anlatıyorum.


Sümela; Bulutların üstündeki Manastır. Gözümü alamadım. Ayrılırken  tekrar dönüp arkama baktım, aynı anda  bakktım Kocam da dönmüş. İnsanı çok garip bir biçimde etkiliyor.
Trabzon'daki Atatürk Köşkü de görülmeye değer bir yer. Atatürk, mal varlığını Türk Millerine bırakmaya burada karar vermiş. Vasiyet odasını da görebiliyorsunuz burada.



Karadeniz gezisinin en güzel yanı hep deniz kıyısında yol alıyorsunuz. Bir yanınız deniz bir yanınız yemyeşil bir bitki örtüsü. Ve yerleşim yerleri birbirine o kadar yakınki, Of'a geldik Sürmene'yi  geçtik derken yol su gibi akıyor. 
Batum' a girerken biraz zorlandık. Buraya girişlerde daha önce bavul içinde insan geçirmekten, uyuşturucu kaçakçılığına kadar o kadar şey olmuş ki artık denetlemeler çok titiz. Didik didik aranıyor. Biz aramalarla vakit kaybetmemek için tur şirketinin anlaştığı  Rize- Pazar'da bir otele bavullarımızı  bıraktık. Bir günlük Batum konaklaması için gerekli eşyalarımızı sırt çantamıza koyduk hatta kullanmamız zorunlu olan ilaçlarımızı bile ne kadar kullanacaksak o kadar kesip öyle aldık yanımıza. Gürcistan parası bizim paramızın tam iki katı değerinde olduğundan,Gürcüler çamaşır suyu almak için bile Türk tarafına geçiyor ve o yüzden ellerinde Bim ve A101 poşeti ile sınırdan geçmeye çalışan Gürcüler yüzünden acaip bir karmaşa var. 
Gece bir Gürcü gecesine katıldık ve  dağ eteklerinde çok güzel bir oetelde kaldık. 
Batum'u gezmek için sabah daha Batumlular uyurken kalktık ve ferah ferah gezdik. Tertemiz bir şehir. Binalar kominist rejimden kalma ve hep çok abartılı. Çogunun kaplamasında altın varmış. Yani Türkiye'de olsaydı sanırım tırnaklarla kazınırdı bu altınlar.
 Batumi ah Batumi sanırım aklımda bu göz alıcı binaları ve  o mis gibi sokaklarıyla kalacak.





Koskoca bir haftalık Karadeniz gezisi bir yazıya sığar mı hiç. Daha Ayder, Uzungöl, Zilkale ve yaylalar var...Horon var horon...
Umarım ve dilerim ki en kısa zamanda devam ederim.
Hayde kalın sağlıcakla 
Bitti da😍




26 Temmuz 2018 Perşembe

Hayat Akıyor

Aynen başlıkta olduğu gibi hayat içimizden dışımızdan akıp duruyor. Bazen tam ortasındayız bazen de seyirciyiz. Ne yapalım gelene de  gidene de eyvallah...
Bu sene sağlık açısından biraz problemli geçti ve hayatıma bir tansiyon ilacı dahil oldu ve gözümdeki problem için kullandığım ilaç ile birlikte hayat boyu kullanmam gereken iki tane ilacım var artık. 
Haydi şimdi güzel şeyler...
Bu sene ailece yaptığımız yaz tatili için Çeşme'yi seçtik. Naziş'in İzmir'de işleri vardı, onun için de iyi oldu.
Seçtiğimiz otel;Çeşme- Ilıca'da ki Altınyunus Hotel'di. 
(Alaçatı'ya giderseniz Yeni Çatı Ala Çatı şapkacısı a mutlaka uğrayın. Başımda görmüş olduğunuz  bandananın önünde siperliği var. Yani önden şapka görünümünde ama arkası yumşacık terletmiyor, sıkmıyor, Giden selamımı söylesin mutlaka) Yıllarca aradım ve orada buldum.


Burayı seçme nedenlerimizden biri de içinde hem açık hem kapalı alanda kaplıcasının olmasıydı. Böylece her gün birer seans da kaplıca tedavisi yaptık ve omzuma çok iyi geldi.  Otelden çok memnun kaldık fakat açık büfe olayının bana göre olmadıgını bir ke daha anladım. İlk gün iyi ama sonraki günler o etin yanında  balık alan, balıgın yanına hindi koyan o da yetmez gibi sulu et yemeklerini de tabağına alan insanları gördükçe benim gibi birinin bile yeme istegi kayboluyor. Sabahları bile kendini her şeyden yemek zorunda hisseden insanlar var ve sonra tabakta kalanlarla Afrika kıtası doyar...
Onun dışında herkesin keyfine göre seçebileceği bir sahİli ve muhteşem bir manzarası vardı.Biz odamızı ets'den satın aldığımız için bizim her türlü işimizi oradaki temsilcimiz kolaylaştırdı. 
Akşam yemeğinden sonraki zamanlarda kah Çeşme'ye kah Alaçatı'ya kah da Ilıca merkeze gittik.  Naziş dört yıl İzmi'de yaşadığı için  bize çok iyi rehber oldu. 


Nerelerde oturulur, nerelerde ne yenir, neler yenmesen dönülmez bir güzel hem onu öğrendik hem de bizim paralar nerelere gömülmüş zamanında onu da bildik:) :) O yüzden Reyhan Pastanesinde içtiğimiz çayın( valla ev için de satın aldık,acaip bir şey), Alaçatı'da yediğimiz dondurmanın( Rumeli Pastanesi) Ilıca'da yediğimiz söğüş ve yine Ilıca Topçular'da yediğimiz çöp şişin, yine Ilıca'da bulduğumuz Rus pastası olan Medovik'i (hem de bir Rus'un elinden yedik)ve yine Ilıca'da tek TSE damgalı pide'nin (Dost Pide) tadi damagimizda kaldi.




Oralara yolu düşenlere tavsiye olur. 
 Sonunda bitiyor tabi bu tatil dediğin şey...En çok aklımızda kalan sanırım begonviller oldu.

İstanbul bizi çok özlemiş olacakki gümbür gümbür bir şölenle karşıladı.Bütün gece şimşekler çaktı, Gök delindi sanki...
Böyle yağmurlu havalarda yapılacak en iyi şey tabiki sinemaya gitmek. Hotel Transilvanya serisinin üçüncü filmini de sinemada izledik.
En okuduğum kitap ise;Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde/Gül İrepoğlu



Minyatür Sanatçısı Levni ve Lale Devri Padişahı III.Ahmet ile Levni'nin iliskisinin anlatıldığı bir kitap Bu arada Lale Devri'ne de taniklik ediyoruz.
Kitabın benim için en özel yanı ise Valide Gülnuş Sultan...Biz  kari koca be zaman sahile insek,Valide Gülnuş Sultan Camii avlusundan geceriz.Devasa çınar ağaclarının golgelediği bu avluda cok sayıda bank vardır ve bir cami avlusundan çok bir dinlenme alanı gibidir.Gelen geçen bi oturur,soluklanır.
Ama artık bambaska duygularka geçecegim oradan.Çunkü Levni,Padisah Avcı Mehmet'in ogludur ama Gülnuş Sultan onu doğar doğmaz öldü süsü verip saraydan uzaklaştırır ve  yıllar sonra 8 yaşındayken devsirme olarak saraya sokar ve bunu ölürken oğlu III.Ahmet'e bıraktığı bir mektupla itiraf eder.Bunun ne kadarı kurgu bilmiyorum tabi.Çünkü hayati ile ilgili okudugum arastirja yazilarinda boyle bir kayıta rastlamadım.
Kitabı okurken çizdiği minyatürlerın betimlemeleriyle o minyatürleri arayıp bulmak çok keyifli bir oyun gibiydi.
Mesela fotoğraftaki minyatürde; asik olduğu  Şebsefa'yı anlatirken elbisesinin rengini,diğer cariyelerin kulağının arkasında gül veya karanfil ama Sebsefa'nın kulak arkasında kızıl bir lale olduğunu,elbisesinin renginin elmas beyazı ve hepsinin elbisesinin yakasınin kapalı ama onun gerdanının açık olduğunu  söylemesi gibi...
Öle iste...

21 Haziran 2018 Perşembe

Dracula'nın pesinde🙃

İlk kez bizim evde bayram telaşı olmadı.Çünkü; biz bayramı evde, pilavlı , dolmalı  bayram yemekleriyle ve kalabalık bayram ziyaretleriyle geçirmeyi severiz. Hatta bizim sülale boyu bayram fotoğraflarımız meşhurdur. Ama bu kez bir geziye çıktık.




Katıldığımız gezi Bulgaristan- Romanya- Transilvanya turu idi... Kızların okuldaki arkadaşlarıyla birlikte tam 10 kişiydik ve turu baya bi şenlendirdik. Zaten bu tür gezilerde bir gün sonra tüm tura katılanlarla inanılmaz bir arkadaşlık, yardımlaşma başlıyor. Mesela ben dönüş yolunda şarj aletimi bavula koyunca ve bizden 10 kişinin de şarj aleti benim telefona uymayınca bize kulak misafiri olan bir hanım hemen şarj aletini bana verdi. Bu gezilerin en büyük özelliği de kulak misafirliğidir zaten😇Anam ne hayatlar var, dudağım uçukladı😍😻😎
Neyse, bizim grup pikniğe gider gibi pastalı, börekli çörekli hatta elektrikli kahve cezveli olarak tur otobüsüne bindi😍O cezve her molada ortaya çıktı hemen bir priz bulundu ve kahveler pişti. Hatta kaldıgımız otelde kahve, odada pişip asansörle aşağı indirilip otel bahçesinde servis edilip, içildi.




Şimdi gelelim geziye.
Gezimize Hamzabeyli sınır kapısından çıkış yaparak başladık. Çünkü tur rehberimizi arkadaşları arayarak Kapıkule'nin çok kalabalık oldugunu söyledi. Rehberimizde bizden onay isteyerek turu oraya yönlendirdi.
Gece yolculugu yaptık ve gözümüzü Bulgaristan'ın bizim Karadenizi beş kez sollayan yeşilliği içinde açtık. Sabah kahvaltı molasını Bulgaristan'da bir tesiste verdik. Tesis derken bizim Anadolu'daki tesisler bunun yanında beş yıldızı hak eder. Ama bir ıhlamur ormanı içindeydi. Ihlamur kokusu dan mest olduk. Hatta Naziş ile dayanamayıp ormana daldık. 


Kızlar hemen kahve cezvesi ve nevaleleri açtılar. Ben tesisin tavuk çorbasından içtim. Öyle güzeldi ki dönüşteki molada yeniden içtim. Türk usulü çay bulduğumuz nadir yerlerden biriydi.
 Daha sonra Tuna Nehri'ni geçerek Romanya'ya girdik.

 İki gün boyunca Bükreş'de konaklayacaktık.Bükreş'e ilk girdiğimizde bizi karşılayan bir varoş kentti. Kominizm zamanından kalan eski ve bakımsız apartmanlar, şehre sıcak su taşıyan devasa borular bize ne yani Balkanların Paris'i dedikleri yer burası mı dedirtti.  Ama şehir merkezine geldiğimizde gördüğümüz heykeller,anıtlar ve hepsi tarihi eser niteliğindeki binalar muhteşemdi.
Bükreş'de ilk ziyaretimizi Çavuşevski'nin kendisi için yaptırdığı ve bu uğurda yüzbinlerce kişiyi evsiz bıraktığı onlarca kiliseyi yıktırdığı şimdilerde ise parlamento binası olarak kullanılan saraya gittik. 
Sonra Bükreş sokaklarına dağıldık😍










Hava sıcaktı, rehberimizin önerdiği Türk dönerci için yav  burada da mı döner yiyeceğiz diyerek  restoranların önlerinde sizi içeri davet eden güzel kızlara baka baka bir yer begenip oturduk. Şunu baştan söyleyeyim Romanya esnafını hiç beğenmedik hiç sevmedik. Anam yüzleri bi gülmüyo...Üstelik paramız neredeyse birebirken yine de kazık yemekten kurtulamıyorsunuz. Mesela Gamsegamse'nin makarnasına peynir  serptiler 9,5 Ley,Bir başkasının hamburgerine ketcap için 3 Ley almaları gibi. Ayrıca hesaba 5 er Leva hizmet bedeli ekliyorlar. Allah'tan ki yemekleri lezzetliydi🙃
Biz Romanya Köy yaşamı ile ilgili bir tur vardı onu almamıştık. Katılanlar kan ter içinde gelip bizi tebrik ettiler. 20 euroya değmezdi dediler. Biz onun yerine kiliseleri ve Bükreş sokaklarını gezmeyi tercih etmiştik.  



Akşam saat sekiz gibi otele vardığımızda çok yorgunduk ama  bizim en genç kesim Bükreş gecelerine aktı. Gittikleri İtalyan restoranından çok memnun kalmışlardı. 

Ertesi sabah 6.30 da uyandırıldik ve kahvaltıya indik. Kahvaltı bizim damak tadımıza uygundu.  Kahvaltımızı yaptıktan sonra bu gezinin asıl amacı olan Transilvanya'ya dogru yola çıktık.
Yol güzergahımız çok keyifliydi.Karpat Dağlarının eteklerinde süren yolculuk boyunca geçtiğimiz kasabalar köyler hem mimari olarak hem çiçekler içindeki  halleriyle bizi büyüledi desem inanın ... Yol boyunca ellerinde frambuaz, böğürtlen ve kiraz satan çocuklar bize çok tanıdık geldi. 
İllk duragımız Peleş Satosu'nun olduğu Sinaia kentiydi.Şato ve bahçesi muhteşemdi ama içini senelerce anlatsam yetmez. Her yer ayrıntı, her yer ince oyma işcilik.Şatoda yaşayanların bile hiç görmedikleri ayrıntılar vardır, eminim.İçerce fotoğraf çekmek yasaktı.










Şato gezisi bitip de buluşma yerimize doğru çıkarken artık dayanamadım ve meyve satanlardan bir küçük sepet aldım. Mix yap deyince bana, ahududu,kiraz ve böğürtlenden bir küçük sepet yaptı.Çok lezzetli ve o dakika dalından kopmuş gibiydi.


Tekrar otobüslere bindik ve bu kez ünlü Dracula Şatosu'nun olduğu kente doğru yol aldık. Dağlara  doğru yolculuk yapmak bana inanılmaz bir huzur verdi. Dracula'nın kentine geldiğimizde serbest saatimiz üç buçuk saatti.  Önce yemek yedik. Çok güzel sokak lokantaları vardı ama malesef her şey domuz etinden ya da ağır hamur işlerindendi . Bir restorana oturduk sonunda ama yavaş servisi ile bizi çatlattı. Yemekten sonra hemen şatoyu gezmeye gittik. Şato, tam da filmlerde gördüğümüz gibi şato kelimesinin hakkını veren konumda ve yapıda.. İçi de yine Dracula Şatosu dedin mi aklına gelebilecek her şeyi karşılıyor. Bir inasan sıgacak darlıktaki merdivenler, labirentler, binalardan binalara geçen daracık yollar. ..Bir an belki giremem diye düşündüm ama Gamsegamse, Anne buraya bunun için gelmedin mi gel ben seni götürücem dedi ve önümde iki üç kişilik boşluk bırakarak benimle konuşarak, az kaldı önümüz aydınlık diye diye beni o labirentlerden indirdi çıkardı... 







Şato çıkışı biraz hatıralık eşyalara bakalım diye kent merkezine daldık. Ben her gittiğim yerden oranın suluboya resimlerini almaya çalışırım. Begendiğim resim 50 ley idi. Gamsegamse pazalıl yaptı güya 40 Leye anlaştılar. Ama yüz Ley verince 50 ley aldı😍😎🙃😬 Bir an geri bırakmak geldi aklıma ama çok beğenmiştim o yüzden bağrıma taş bastım. İçimden de tüm Romanya esnafına saydırdım.

Biz Gamsegamse ile resim peşindeyken meğer tüm tur otobüse yerleşmiş şöfor de bizi aramaya çıkmışmış. Nazlı'da o sıra bizi arayınca biz yeldiryepelek koştuk.😍

Otobüse yerleştik ve gördüğüm en romantik kent olan Braşov'a doğru yol aldık. Braşov diye Google'ye arama yaptığınızda karşınıza iki fotoğraf çıkıyor.Tepedeki Braşov yazısı ve Kara Kilise...
Braşov; Dağların eteğinde Orta Çağ Alman eococo tarzında yapılmış evleriyle, başta da dediğim gibi son derece romantik görünümlü bir şehir. Gittiğimizde şansımıza meydanda Moldovalıların şarap tadım festivali vardı. Meydanda bir folklorik grup eşliğinde yerel giysiler giymiş bir kadın çok güzel halk şarkıları söylüyordu.









Kara Kilise adını 1689 da çıkan yangında duvarlarını kaplayan is nedeniyle bu adı almış. İçinde çok büyük bir Osmanlı halı koleksiyonu var.
 Şehri ve kiliseyi gezdikten sonra herkes bir yere dağıldı, Naziş ve Gamsegamse oranın kitapçısına girip kolleksiyonları için, o dilde Küçük Prens baktılar ben meydanda oturup şarkıları dinledim ve panayırı  gezdim. Transilvanya bölgesinin en güzel şehri Braşov'a biz doyamadık. Bir kez daha gelmeyi kesinlikle hak ediyor. Baraşov'a İstanbul'dan her gün kalkan tren ve otobüs varmış.



Braşov gezisinden sonra artık dönüşe geçtik. Yol güzergahımızdaki manzaralara doyamadım. Akşam dokuz gibi Bükreş'e geldik. Gençlik yine Bükreş gecelerine aktı😍Ama ertesi sabah da yataktan kazıdık onları😍😇🌷 Dönüşte artık ertesi günü Romanya'dan çıkacağımız için elimizde kalan Leyleri tüketmek için oranın ünlü marketlerinden birine  gittik. Bizim BİM gibi😍 Ben portakallı çay ve bal aldım. 

Akşam yine asansörle bahçeye inen kahvemizle kahve keyfi yaptık ve  odalarımıza çıktık otelde kalan ekibin devamıyla...
Sabah erken saatte uyanıp kahvaltı sonrası Bulgaristan'a doğru yola cıktık.


Bulgaristan'da yine ıhlamur ormanı yanındaki tesiste mola verdik. Artık malumunuz hemen cezve çıktı meydana😍 Ben yine tavuklu çorbadan içtim.
 Artık sırada gezinin son durağı olan  Bulgaristan'ın Osmanlılar gelene kadar ki başkenti olan Veliko Tarnova vardı.









Bir nehir ile bir şehrin böyle güzel kaynaştığı görülmemiştir. Yantra nehri zarifce kıvrılarak akarken şehirde bu kıvrımların yamaçlarına doğru kurulmuş.


 Şehirde Bulgaristan'ın ikinci büyük üniversitesi var . Şehire girince  ilk gözünüze çarpan tüm heybetiyle yükselen kalesi ve  her yerdeki anıtlar, heykeller.
Biz hemen gözümüze yeşil kubbeleri ile çarpan kiliseyi gezdik. Çarşısında gül suyu ve güllü sabun alış verişi yaptık. Ben yine bir resim galerisinden oranın suluboya bir resmini aldım. Ressamı da oradaydı Çok tatlı bir kadındı.Daha sonra da neredeyse bütün tur aynı cafede toplandık. Yediğim elmalı studrel çok güzeldi ve dondurma ile servis ettiler.

E artık dönüyoruz😍 Sınır kapısından baya bi bekledik ama o sırada herkes  bütün otobüs birbirine  yaşadıklarını ve Romn taksicilerden yedikleri kazıkları  anlattı, çok keyifliydi. Biz kazık yemedik Allah'tan ki.

Türkiye'ye girdiğimizde  gecenin onikisinde rehberimiz Babaeski'deki restoranı aradı ve 30 kişilik ciger siparişi verdi. :) :) 
 Gece iki gibiydi İstanbul'daydık Anam ne özlemişim evimi ocağımı. Yağa batırsalar, bala batırsalar ille de evim...
Nurşen,Nesrin,bi Nesrin daha:),Semiha,Arif Bey,Burcu,Gülşen,Naziş ve Gamsegamse hepinize bin teşekkür yol arkadaslığınız için.

İşte böle böle