Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

16 Ocak 2014 Perşembe

Lale'nin Bahçesi 8 Yaşında




Tam tamına sekiz yıl bitti bu gün... Neler yaşadık kııııssss...Ne filmler izledik, ne kitaplar okuduk,ne yemekler pişirdik. Ne çok şeye güldük ne çok şeye hüzünlendik. Ne acaip memleket gündemleri yaşadık.


Geriye dönüp baktığımda hep ama hey iyi ki iyi ki açmışım şu blogu dedim. Hep güzelliklerle döndü bu blog bana...Sevdiğim bir şeyi bana ulaştırmaya çalışanlar, arkamdan Lale'nin Bahçesi diye bağıranlar:))dün gece rüyamda sizi gördüm diye mail atanlar,bir kaç gün yazacak fırsat bulamasam beni merak edenlşer,  tavsiye ettiğim bir mekana gidip beğenince hemen mail atıp teşekkür edenler, beni sessiz sessiz izleyenler,arada ses verenler,kulaklarımı çınlatanlar, artık reel hayatımın içinde olup ailemden olanlar, sekiz yıl benimle yanyana yürüyen blog arkadaşlarım hayat sizinle çok daha renkli oldu dilerim de böyle olmaya devam etsin.


İnsan hayatının değişmesi anlık bir şey...  Hayatlarımız birden değişip bambaşka mecralarda akabiliyor. Bu sayfanın sahibi bunu çok  tecrübe etti. Hiç ummadığı bir anda hiç düşünmediği bir yerde bir anadolu kasabasında yıllarca yaşadı...Unutulmaz dostluklar kurdu.Hiç düşünmediği anda da bir blog açtı. Aaaa bu blog nasıl bir şeyki demesine fırsat kalmadan Naziş,al açtım işte sana bir blog demesiyle:)) Ah yeni gelin evi gibi allı pullu olan o blogumu görmenizi çok isterdim....

  Bu blog macerası daha ne kadar sürer ya da sürmez bilinmez ama  bildiğim bir şey var ki bu sekiz yıl çok güzeldi...


Bugün yazı yazmak, duygularımı aktarmak zor geldi bana nedense... Ama dileğim daha uzun süre birlikte olabilmek.

Hepinize,  yol arkadaşlığınız için çok teşekkür ediyorum. Bu vesileyle de kimler hala burada,okumaya devam ediyor görmek isterim. Sessizler hadi  bugün sizin de  sesinizi duyayım...

Hepinize  sevgiler...







14 Ocak 2014 Salı

Bizim evin halları

Bir süre yazmayınca insan yazmayı da unutuyor sanki.
Şükürler olsun bizim evden iyi haberler var. Gamsegamse bugün de hastaneye gitti,kan verdi testler oldu ve karaciğer enzimleri de lökosit de düşmüş. Tam istenilen seviyelerde olmasa da  hızla düşüyor. Dün geceyi biraz huzursuz geçirdi, heyecan yaptı ama neyseki sonuçları alınca rahatladı. Bundan sonraki tarih; 21 Ocak.. O gün yine  kan verecek falan filan.

 Hadi azcık biraz film ,kitap, yemek falan konuşalım.



Filmimiz,  Marcus Zusak'ın  Kitap Hırsızı adlı  kitabından aynı adla  sinemaya uyarlanan; Kitap Hırsızı... Anlatıcısının ölüm olan,Cennet sokağında yaşayan; akordion kalpli bir adam, kitap hırsızı bir kız,Gökgürültüsünün arkasına saklanan kocaman yürekli bir kadın  ve limon gibi sapsarı saçları olan bir çocuğun hikayesi. Atmosferimiz II.Dünya savaşı yıllarında Almanya...Her olumsuzluğun içinde yaşanacak bir güzelliğin de olabileceğini anlatan, yer yer sert,hüzünlü,duygulu,umutlu bir hikaye... Kitap sevgisine de bambaşka ,çok güzel bir örnek hem de... Ben çok beğenerek izledim. Kitabı okuma fırsatı bulamadan filmi izledim. Kitabı okuduktan sonra izleyenler olursa,görüşlerini merak ederim. Lizel ve Max'ın   evin bodrumunda yaptıkları sohbetler kitapta çok daha güzel çok  daha farklıdır eminim...Filmde anneyi oynayan Emily Vatson yine harikaydı ,bunu da söylemeden geçemeyeceğim....


Kitabımız,ha kitabımız demişken araya hastane günleri girince söz edemedim. ''Bibliyomanyaklar''ın ocak ayı kitabı  Kapalı Çarşı Cinayeti/ Esra Türkekul'du biliyorsunuz. İlk yazı benim yorumumla yayınladı,ikinci yazı ise  Selgin GB' ye ait... Kitabı biz çok keyifle okuduk ,sonucunda da çok keyifli yazılar çıktı, okuyunuz ve de yorumlayınız isterim:) Sonra eminim ki kitabı da okumak isteyeceksiniz.

 Gamsegamse  hastanede geceleri babası ile kalmayı tercih edince,kiii bizi tanıyanlar için bu kimseye garip gelmeyecektir. Benim bu kız yavruları bebekken , gece bile uyanıp babaaa mamaaa diye ağlarlardı. Ay benim de canıma minnet yani:))Akşama kadar ayile boyu hastaneye konuşlanıp geç saatte de  babalı kızlı onları  hastanede bırakıp Naziş ile eve döndük.  Zaten evin penceresinden taş atsak hastane penceresinden onların kafasına düşeceği için ,içimiz gayet rahattı. Tabi benim saatle işi olmayan teyzemgilleri  hesaba katmamıştık. Gecenin bir buçuğunda  geçmiş olsun telefonu açan teyzem yüreğimizi ağzımıza getirmekle kalmayıp gecemizi de bize heder etti... Bi de ertesi gün tekrar arayıp, o kadar geç miydi? o saatte uyunur mu? diye de kızdı...Ha  biz kitap diyorduk hani, bu akşam eve gelişlerde uyku tutmayınca kitap okudum. Ben o kitabı okumaya cesaret edemedim,şimdi rahatsız olurum diye diye ertelediğim,okumaktan kaçtığım kitabı Şenay bana yeni yıl hediyesi olarak gönderince, demek ki vakit bu vakit dedim. Kitaba  başladım ve başladığım gece bitirdim. Bi türlü adını da yazmadım di mi? hihihi... Ay hala mı yazmadım:)) ''Kirpiklerimin Gölgesi/ Şebnem İşigüzel''...Çocuklara yönelik cinsel tacizi,şiddeti anlatan bir kitap.Şebnem İşigüzel bir röportajında, çocukken  bir gün annesiyle yolda yürürken ; annesinin birden elini bıraktığını ve nerede olduğunu ,kim olduğunu hatırlamadığını o günden sonra tüm hayatlarının değiştiğini ,çok büyük bir travma yaşadığını kendini kirpiklerinin gölgesinden başka sığınacak bir yeri  yokmuş gibi hissetiğini söylemişti.Hatta bu travma yüzünden tüm kitaplarında ,roman kişilerinin başına hep belalar sardığını  da söylemişti. Ne zamanki çocukları olmuş,ondan sonra yumuşamış. Son okuduğumuz ''Venüs'' diğer kitaplarının aksine çok eğlenceli bir kitaptı.''Kirpiklerimin Gölgesi''nden önce  okuduğum'' Güneşin Kızları''  da böyle bir içeriğe sahipti. O yüzden  okurken ne kadar irite olsam da nelerle karşılaşacağımı  biliyordum en azından...









İkinci kitap; 2O13 Nobel Edebiyat Ödüllü ''Nefret ,Arkadaşlık, Flört, Aşk , Evlilik/ Alice Munro''...Bir öykü kitabı... Anlatım dili, çevirisi mükemmel...Hikayeler de öyle... Alın,okuyun valla... Tavsiye ettiğim kitaplar arasına koyun...













Üçüncü kitabımız iseeee)) '' Hürrem Sultan'ın Torunları/İnci Döndaş-Ali Serim'' in yaşayan 12 hanedan kadını ile yaptığı röportajlardan oluşan bir kitap. Leylak Dalıcım'ın yeni yıl hediyesiydi...Tanıştığımızdan beri her yıl, yeni yılın ilk okunan kitabı birbirimizin armağanı kitapları olur. Biyografi okumayı sevdiğim için bu kitabı da keyifle okudum.







Ben günlerdir evde sıkılınca, dün akşam Gamse'yi ablasının refakatine bırakıp ,karı koca dışarı çıktık. Kandilli'den karşı kıyıların ışıklarına baktık. Kıyıda yürüdük. Bir yerde oturup yemek yedik. Beyran çorbası içmemiştim hiç. Gaziantep yöresine aitmiş. Damak tadıma çok uydu bu çorba. Artık kaçmaz yani:))


Kandilli'den...Karşının ışıkları bir bir yanarken...


Hayde gittim ben...iyi yarenlik ettik valla...

9 Ocak 2014 Perşembe

Enfeksiyöz mononükleoz

Başlık size garip gelmiş olabilir ama biz yılbaşı ertesinden itibaren bununla yaşamaktayız.

Herşey Gamse'nin üç gün üst üste sadece akşamları ateşlenmesiyle başladı. Gündüz gayet iyi okula gidiyor, akşam yatmak üzereyken ateş yükseliyor, 37,5- 38,5 dereceler arasında seyrediyor,bi parol içiyor ateş düşüyor. Sabah bir şey ,yok yine. Üçüncü gün ben artık,olmaz böyle, vücüdunda bir enfeksiyon olmasa,bu ateş çıkmaz, okula gitmiyorsun doğruu doktora dedim. Bizim hemen üst tarafımızda olan ''Akademic Hospital'' a gitti, arkadaşıyla. Bir süre sonra telefon açtı-Anne,ben hastaneye yatıyorum,bana pijama falan getir gelirken dedi.Artık ,bizi düşünün karı koca yayan yapıldak düştük yola. Ben heyecandan dolapta pijama bulamayıp, balkonda yıkanmışlardan aldım, düşünün  o kadar yani.

Doktorun teşhisi: Enfeksiyöz mononükleoz denilen viral bir hastalık. Genel taşıyıcısının çocuklar olduğu, tükürük ile bulaşan bir hastalık. E bizim kız da öğretmen, çocuklar yüzüne gözüne hapşırıyo, sarılıp öpüşüyorlar. Ona bulaşmasın da kime bulaşsın. Çocuklar bu hastalığı genelde grip gibi ayakta geçiriyorlarmış. Ama yetikinlerde, lenf benzlerinin şişmesi, dalak büyümesi, karaciğer enzimlerinin artması, vücut ağrıları ile kendini gösteriyor. Teşhisi o yüzden bir çok hastalıkla özellikle  evlerden uzak lösemi ile karışabiliyormuş. Hatta Gamse'nin preferik yayma testini yapan Biyokimya uzmanı bize hücre yapısı ile bilgi vermeye geldiğinde; kendi oğlunun da bu hastalığı geçirdiğini hatta kendilerinin ona  lösemi tedavisi uyguladıklarını anlattı. Gamse'nin bulguları o kadar tipikmiş ki hemen teşhis konabilmiş. Hatta öğrencilerime ders olarak anlatacağım dedi. Hatanede beş gün kaldık. Bu beş gün boyunca hiç aralıksız serum takıldı,her gece ataeşlendi,  her sabah kan alınıp , karaciğer enzimleri kontrol edildi. Biz her sabahı bin umutla bekledik, beşinci güne kadar da her sonuç artmış olarak çıkıp morallerimizi bozdu. Ama doktorumuz bunun olağan olduğunu  bir zirve yapıp öyle ineceğini söyledi. Beşinci gün arık inmeye başladı ve biyokimyadan gelen sevindirici sonuçla da taburcu olduk.

Bunu uzun uzun anlatmamın nedeni, eğer Gamse kendini iyi anlatamasaydı. Mesela ensesinde bir beze olduğunu söylemeseydi doktorun karaciğer enzimlerini kontrol etmek,lenf bezlerine bakmak başlangıçta aklına gelmeyebilirdi. Ateş vardı, boğazları şişmişti ve kırgınlık vardı. Grip sanılıp, antibiyotik tedaviye başlansaydı çok daha ağırlaşacaktı tablomuz.

 Biz çok şanslıydık ki, hastalığa hemen teşhis kondu,Akademic Hospital doktorları  günde üç kez -nasılsınız öğretmenim diye  kontrollerini ihtimamla yaptılar sürekli motive ettiler, hemşireler de küçük öğretmen küçük öğretmen diye diye nazladılar. E biz, ablası, babası, arkadaşları pervane olduk etrafında...Öğrencileri, afişler hazırladılar,öğrenciler ve arkadaşları  geçmiş olsun videoları çekip çekip gönderdiler...Doğal meyvelerden kompostolar yapıp nerelerden taşıdılar, çiçeklere boğdular. Dünyaya pembe bakmayı sağlayan gözlükler, reiki yüklenmiş objeler, komik oyuncaklarla Gamse'yi hastalık havasından çıkartmaya çalıştılar. Telefonlarımız, mail kutularımız mesajlarla doldu taştı...Hatta evimizin  daire kapısının dışı bile çiçek dolu. Mecburen kokulu çiçekleri oraya koyduk:)) Yani ,kısacası  iyi olmaktan başka şans tanımadık Gamse Örtmene...Ve anladık ki böyle günler dostlarla çok daha kolay atlatılıyor. Hepiniz sağolun varolun.



,Şimdi Gamsegamse bir ay evde yatacak. Yatacak derken harbiden yatacak. Kesinlikle yorulmak yasak.Kendini koruyacak, dalak büyüyüp koruma bölgesinden çıktığı için; hiçbir yere çarpmayacak normal boyutlarına inene kadar, Doğal beslenecek ve hiç ilaç kullanamayacağı için, dışardan içeriye virüs taşınmasını engellemek için ziyaretçi kabul edemiyoruz. Enzimler en azından 30 lu değerlere düşene kadar. 

Bu memlekette  öpüşme geleneğinin kalkması gerekiyor bir, ikincisi en ufak bir ateşte kendi kendimize ilaç kullanmaktan vaz geçmeliyiz   üçüncüsü doktora kendimizi iyi ifade anlatmalıyız üç...
Bu hastalığın iyi tarafı bir daha hayat boyu bu hastalığa yakalanmıyorsunuz. Deli gönle teselli.

Biz tabi bunları yaşarken komik şeyler de yaşamadık değil. Gamse ilk gece, doktor aman sakın bir yere çarpma, kimse seni kucaklamasın bile deyince bunu kafaya taktı. Sabaha kadar , dalağım ağrıdı, ya çarparlarsa şöyle böyle dedi dedi sabah ilk iş olarak ben kahvaltısını önüne yerleştirirken masayı çarptım...  Hadiii batın ultrasonuna gitti. Allah seviyo beni, bir şey olmamıştı.Tabi bu şimdi komik geliyor,gülüyoruz.

İşte böyle  bir macera yaşadık, yılın ilk günlerinde...


 

Ne demiş Kanuni Sultan Süleyman; Olamaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi...

5 Ocak 2014 Pazar

Yazılan ama gönderilemeyen yazı


Yeni yıla evimizde biz bize girdik. Her zaman ki yemek mönümüz , yeni yıl girerken , her tanesinde dilek dileyerek yediğimiz  12 üzümümüz ve  kutlama telefonları ile geçti.

Ben yine yenmeyeceğini bile bile bir sürü yemek hazırladım. Çünkü; bilirim ben  ayıptır söylemesi benim iç pilavlı tavuk dolmamı görenin gözü başka bişi görmez. Hindi neyin pişirmem, kimse ağzına koymaz. Halbuki ben severim.Biz çocukkene,'' Fındıkzade' de' oturduğumuz appartmanın altında ''Sevinç Lokantası''  vardı. Her yılbaşı, bizim hindi dolma itina ile hazırlanır ve tam yemek saatinde yukarı çıkarılırdı...Hindiyi layıkıyla bütün olarak pişirmek biraz zor. İç ısısı 360 dereceye ulaşcak falan filan... Bundan iki yıl önce böyle dışardan sipariş ettik eve bi geldi  dışı nar gibi kızarmış,içi neredeyse kanlıydı. Hemen telefon açmıştık ,malının arkasında duran bir işletmeydi neyseki hemen çözmüşlerdi olayı. Neyse işte, ben barbunyadır, Rus salatasıdır, ezmelerdir, patlıcan salatadır  her bişeyimi eksiksiz yaptım. Üç gündür de hala yiyoruz:))

 Kadehte gördükleriniz,çöplere dizilmiş 12 üzüm tanemiz.













Yeni yıl tatntanasını da böyle geçirdik gitti.A geçirdik gittik derken bir Digitürk maceramız daha doğrusu benim macarem var ki evlere şenlik. Yılın son gününün sabahı yataktan'' Digitürk'' den gelen telefonla uyandım.Telefondaki kızcağız, efenim, yan odanızdaaa ki dizi paketinizi severek kullandığınızı görüyoruz.Paketin bugün son günü, bir yıl daha uzatalım, üç ay da  % 50 indirimli kullanın  ve de aynı ücretten devam edin falan filan. Neyse onayladım. Sonra cart dizi yayını kesildi. Bi daha  ararsın oparatöre bağlanana kadar dan din dan din  o iğrenç müziklerine tahammül edersin yüz bin yer tuşlarsın. Sonunda bağlandığın müşteri temsilcisine derdini anlatırsın... O da , yooo paketiniz aktif görünüyor. Onaylamışsınız der...  Teknik servise yönlendirir. Servis ,fişi taktırır ,çıkarttırır, kartı taktırır ,çıkarttırır, yeniden kurulum yaptırır. Hayır nanik, ekranda yine paketi satın almak için şuray şurayı arayın yazar. Tamam buradan hallettik 1o dk sonra yyaın geliyor denir gelmez. Tekrar arama, söylediklerim size değil, sizi tenzih ediyorum diye ayak yapıp ağzına geleni söylemece...Bu işlemleri defalarca defalarca yapma.  Karşındaki insanın o an senden nefret ettiğini bilme zaten ben de o an kendim dahil herkesten nefret ediyorum. Akşam yemeğine henüz başlamamışım. O arada kargolar geliyor, kimlik göster,imzala...Telefon çalıyor cevapla...Evde üçüncü dünya savaşı çıkmış gibi. Neyse en son bağlanan kız, bu genel merkezden kaynaklanan bir şey, bir kaç şikayet daha var, gün içöinde yayın gelecektir, gelmezsse teknik servis göndeririz dedi. Ben yine Digitürkten  ne kadar nefret ettiğimi, çubuk antene döneceğimi söyleyerek telefonu kapattım.Sıkılmadınız ,umarım çünkü daha var:)) Aradan bir iki saat geçti, yayın geldiği falan yok derken salondaki, yyaın gitmeye gelmeye başladı. Haydaa derken, çatıya çıkarken merdivenin ileri geri itilme sesini duydum ve hemen koştum. Karşı komşunun ,kapısı açık. Yukarda Digitürk ile ilgili bir çalışma mı var dedim?... Evet, şimdi çıktı dedi. Valla adamı çatıda yakaladım, beim yayını kestiiin diye cırladım. Tamam, yapıcam dedi. Kapı da çatıdan inmesini bekledim. Yeniden , kumandadan kurulum yapın, gelir dedi. Hiç anlamam ,girin içeri yapın dedim. Girdi mecbur, yoksa yılın son günü tepeleyecem onu... Girdi kurulumu yaparken, kafamda din don ışık yandı. Hep siz mi beni kekleyeceksiniz dedim içimden. İçerdeki dizi paketi olan kanallarda bi sorun  oldu dedim. Oraya da geçti, uğraştı didindi, orayı burayı aradı. Kutuyu değişştirdi yayın geldi. Sonra içeri geldi orada tıs yok. Haaa ben yıukardan sistemi değiştirdim, bu kutu onu tanımıyo ondan dedi ,o kutuyu da değitirmedi. Pekiiii, Allahın adamı dedim. Ben seni çatıda yakalamsaydım, sen  buraları batırıp gidiyodun biz ne yapacaktık, arsız arsız gülüyo bi de...Heeee, teknik servisi arayacaktınız bu gün de yılbaşı yoğunduk, gelemezdik ,dedi. Ay tamam bu hikaye burada bitsin...


 Yeni yılın ilk günü,  her yıl yaptığımız gibi kahvaltıyı salonda, yılbaşı  konulu bir film izleyerek  yaptık.

Yeni yılda  izlediğimiz ilk sinema filmi ise ''Patron Mutlu Son İstiyor'' oldu...Çekimler güzel, Göreme muhteşem, Ezgi Mola'nın kendisi de elbiseleri de süperdi...Tolga Çevik ise''Komedi Dükkanı'' nda neyse oydu...Ne bir eksik ne bir fazla...Erkan Can'ın oynadığı rol, turistlere at bindiren bir yeri çalıştıran  biriydi... Ona; Tolga Çevik'in yaptığı ''atlara homurdayan adam'' esprisi, Robert Redford'un oynadığı '' Atlara Fısıldayan Adam'' filmine bir göndermeydi. Yani böyle incelikleri yakalayınca o filmi veya kitabı seviyorum... Bi zeka oyunu, bişi bişi işte...







İşte bu yazıyı   yılbaşı ertesi yazmış ama bir türlü göndere bile basmaya fırsat  bulamamışım.Çünkü;Yılbaşı ertesinden beri hastaneyi mesken tuttuk. Gamsegamse   viral enfeksiyon sonucu  hastanede... İnşalah yarın çıkmayı umut ediyoruz.





30 Aralık 2013 Pazartesi

Son haftasonu

Bu yılın  son hafta sonu  da geçti gitti ...Pekiii nasıl geçti:))

 Bu masada yemek yedim..
 Bu sandalyelere oturdum
 yemek mönümüz
 Masa detayları tam yılbaşı masasına yakışır güzellikteydi...Tabağımdakinim peçetem olduğuna inanamadım...
 Cuma günü çok güzel bir organizasyona katıldım. Üyesi olduğum ''Tavsiye Kanalı''nın davetiyle ''Tavsiye Evi'' ne gittim ve ''Dimesli Lezzetler Etkinliği'' ne katıldım. Artık blogger olan hemen herkesin tanıdığı ''Devletşah'' bizim için yemekler pişirmişti ve meyva suyunun sadece içilebilen bir şey olmadığını bize gösterdi. Ama  ne lezzetler. Neyseki hepsinin tarifi var, hepsini de pişireceğim. Benim favorim ananaslı tavuk  ve kestaneli,limonlu patates oldu. Tek kelimeyle süperdi. Masamız yılbaşı masası olarak hazırlanmıştı Kutu Kutu Parti tarafından yani masaya mı bakayım yemek mi yiyeyim şaşırdım desem inanın...Uzun zamandır yemek yediğim en şık ve en keyifli masaydı...

Cumartesi günü malumuz evlilik yıldönümümüzdü... Mesajlarınız ve yorumlarınızdaki iyi dilekleriniz için çok teşekkür ediyorum.Pastamız bu yıl tembel işi oldu ama çok  da lezzetli oldu... Üst üste yığılmış profiteroller:)) Ve portakallı eklerler eşliğinde sunuldu...Nazişim'de Cunda'dan geldi yetişti...Kendisi evliliğimizin ilk yılından itibaren hiçbir yıldönümünü kaçırmamıştır:))


Pazar günü  ailece,simitli  mimitli bir kahvaltı yaptık ve Naziş ile ben sinemaya gittik. Eskiden Natilius bize ters diyorduk ama  'Marmaray'' treni ile tam önünde inip biniyoruz. Yani bizim evden Natilius artık 10 dk...Bu iş şahane oldu.'' Türkcell Sarı Kutu'' dan aldığımız biletler nihayet bitti:)) Ayıptır sölemesi tam 15 sinema bileti almıştık:)) Bu akşam da Migros alışverişimizi yapıp'' Sarı Kutu''nun etinden sütünden yararlanma etkinliklerini son bulduruyorum...



Neyse sinema diyorduk.. Timuçin Esen'i ilk kez bir komedi filminde izlediğimiz ''Senin Hikayen'' e gittik. Yer yer ağladım, yer yer güldüm. Anam bi de ağlayasım varmış,içim dışım temizlendi resmen.:)) Yanımdaki kadın valla kök gibi oturdu, damla yaş dökülmedi gözünden. Ha babam de babam patlamış mısır yedi... Ben zaten  20-25 dk önce  etli ekmekleri götürmüş üstüne de güp güp suyumu içmiştim kokusu bana nasıl ağır geldi, anlatamam. Bir de  sinemadan değil dışardan alıp getrimişlerdi  o yüzden karton kutuda değil naylon torbadaydı.Kışır kışır  torbasının sesi de fon müziği yaptı oooh sefası olsun, afiyetler olsun 2014 aynen öyle sefayla, afiyetle geçsin. Bu iyi niyetimi de ayrıca takdir ediyorum bakın:))

Yeni kitaba başlamıyorum, zira gelenekler gereği Leylak Dalıcımla bir kaç yıldır, birbirimizin gönderdiği kitaplarla giriyoruz yeni yıla ama benim ona gönderdiğim kitabı D&R hala teslim edemedi.

Bu ara Naziş bana yeni bir eğlence buldu.. Telefonuma  bir sürü ''Radyo Tiyatrosu'' oyunu indirdi... Uykumun kaçtığı ama yatakta olmayı tecih ettiğim durumlarda tam bir can kurtaran oldu. Uyumak için debeleneceğime ,kulaklığımı takıp bunları  dinliyorum. Bu aralar  dinlediğim oyun; Donkişot... Beşinci bölümdeyim... Çok keyifli , önerim olarak kulağınızda kalsın..


 Yarın yazı ayzma fırsatı bulur muyum bilemiyorum, ama  fırsat bulamazsam hepiniz tüm dileklerinizin gerçek olacağı yeni bir yıl diliyorum.

Kendim için dilediğim tüm iyi dilekler ülkem için de olsun...




28 Aralık 2013 Cumartesi

Çıktık açık alınla 32 yılda her savaştan






Tamam itiraf ediyorum,her seferinde değil ama bazen kitap okurken uykuya dalmış numarası yapıp, gözümden gözlüklerimi yavaşca çıkartmanı, ışığı söndürmeni bekliyorum ama ne yapayım o işleri kendim yapsam uykum  kaçıyor:)
 
Bak yalnız  sevmediğim bir huyun var,bu yıllarda…O da ,bi yerim ağrıyo desem onu hemen bilgisayara bağlaman. Ayol gözümde arpacık çıktı,onu bile bilgisayara bağlayıp, gözümü bantlamaya kalktın. Kıskanıyo musun ne bilgisayarımı?))…Hem öyle diyosun, hem de  yemeğe gittiğimiz de- fotoğrafını çekecek misin? Başlayayım mı? Diye soruyorsun. Nasıl da sabırla bekliyorsun, ben tabakları evire çevire resmini çekerken…

Bu yazı vesilesiyle sana bazı tavsiyelerde bulunacağım, bu evde artık herkes büyüdü, herkes işlerini kendi halledebilir. Hani sen bir Stockholm Sendromu peşinde olup, bizi kendine bağımlı yapma peşindeysen bilemem… Kızların, sen kalkma sabahları babam gibi yapamıyorsun tostları demesi, suyun kapağının açılmak için senin beklenmesi, eğer sen evde yoksan kapıların emniyet kilitlerinin takılmadan   yatılması başka neyle izah edilebilir.Şimdi bunu yazarken aklıma tansiyonum 15' e çıkmıştı. Hastaneye gitmiştik. Sen beni öyle bir sorguya çektin ki;  neye sıkıldın, bana söylemediğin bir sıkıntın var diye 15 olan tansiyonum 17'ye çıkmıştı... 12 Eylül işkencecilerinden beterdin. Evet bazen gıcık olmayı da başarabiliyorsun, söyleyeyim sana...

 Benim tek istediğim, benden önce eve geldiğinde kapıyı açıp, ben yukarı çıkana kadar bekleyip bana gülümseyerek bakıyorsun ya hala ilk günkü gibi, işte öyle bakmayı bırakma hiç….

Bu seneki yazı kısa olsun, gözümde kocaman bir arpacık var malum bilgisayara bakmaktanJ)
Bu arpacık senin işine yaradı valla, hayatta bir yere çıkmam bugün,bu gözle...

İyi ki o gün okuldan kaçmışım iyi ki o gün senin okulunda boykot varmış…İyi ki ama iyi ki evlenmişiz yeşil parkalı mavi gözlü çocuk.

imza: senin melek karın:))



 

27 Aralık 2013 Cuma

Görümceler, güllü çaylar, filmler,kitaplar falan filan işte

Sinemada çok güzel bir film izledik. Yazık ki bu güzelim film ''Düğün Dernek'' yüzünden arada kaynayıp gidiyor. Ama ne yapsın millet,gülmek,eğlenmek istiyor.
Sözünü eetiğim filmin adı: Sürgün...Biz Natilius Cinemax sinemalarında izlememize rağmen beğendik...Çünkü Spectrum sinemalarının rahatlığına,konforuna öyle bir alışmışız ki, başka mahallenin çöplüğünde eşinir gibi hissettik kendimizi...Koltuk düzeni, ses sistemi hepsi hepsi  beni rahatsız etti. Hele antraklarda bile reklam göstermiyolar mı dangır dangır. Ülen belki antrakta yanımdakiyle film hakkında konuşucam, belki bi telefon konuşması yapıcam. Yani çığlık falan atasım geldi.



Filme dönersek,bir dönem filmi... 1963 yılında yaşanan Kıbrıs olaylarından sonra Türkiye'de yaşayan Rumlar üzerindeki baskılar ve  bu arada yaşanan bir Türk delikanlı ile bir Rum kızının aşkı...Hep ahaklı olan bir baba gibi ayrıntılar var. Filmin bir bölümü Atina'da geçiyor. Filmin kastını da akışını da, çekimlerini de, müziklerini de  beğendim. Yalnız sonu pek bir Yeşilçam havasındaydı...Gidin valla, sinemaya gidin ki Türk sineması yaşasın...


O'nun dışında ne yaptım, ha  okuduğum kitap bitti.-Kapalı Çarşı Cinayeti- ama onun hakkında ''Bibliyomanyak'' larda yazıcam. Aynı benim gibi yiyip içen, benim gibi tombalak bi kahramanı var:)Kadınbudu köfteyi de seviyo,hatta bi oturuşta yedi tane yiyo, daha ne olsun:)

Bugün  D&R dan sipariş ettiğim kitaplar geldi.Tam da görümcelerimle  çayımı içmiş, sohbetimi yapmış keyifli keyifli evime gelmiştim ki, sehpanın üstünde koliyi görünve heh dedim kaymaklı ekmek kadayıfı:)Hemen ,Nobel aldığından beri okumak istediğim Alis Munro'nun kitabına saldırdım.Güllü İngiliz çayım vardı, hemen onu yaptım,sağolsun Begüm,Lale ablasının çay merakını bildiğinden bir İngiltere dönüşü getirmişti. İki tanecik kalmışmış meğer...Çayıma ,kitabıma gömüldüm.




 Okulları Noel tatiline giren kızkısmının Naziş'i hemen Cunda'da aldı soluğu Gamsegamse ise bohem hayatı yaşıyor. Sabaha kadar oturmaca öğlene kadar yatmaca, öğleden sonra da akşama kadar gezmece....
Onun dışında iyilik sağlık işte...