Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

10 Kasım 2010 Çarşamba

Ata'ya saygı ziyareti ve Prensesin Uykusu

















‎10 Kasım da Dolmabahçe Sarayında olmak... Prensesin Uykusunu Çağan Irmak ve Attila Dorsay ile birlikte izlemek... fırından yeni çıkmış çıtır çıtır simiti lodosun azdırdığı dalgalara karşı yemek... günün blançosu...

Bu gün Dolma Bahçe Sarayındaki insan selini , o çocukları , o yaşlı kadınları , erkekleri o gençleri gördüm ya yok yok bu ülkede umut var hep de olacak dedim...O ortamı anlatmanın imkanı yok... küçücük çocukların sarayın ihtişamı karşısındaki şaşkınlıklar- olummm Atatürk burada kaybolmuştur lan, ne kadar büyük bir ev burası demeleri... Nöbet değişimi yapan askerlerin karşısına geçip tezahürat yapmaları , turistlerin bu coşkular karşısındaki hayranlıkla , şaşkınlıkla karışık yüz ifadeleri...



Çağan Irmak yine yapmış yapacağını ağlatırken güldürmüş, güldürürken ağlatmış. ve yaşama baktığım pencerenin çok doğru bir pencere olduğunu bana gösterdi ... yaşamdan aldığım işaretleri doğru değerlendirmiş iyi takip etmişim... bu kadar ip ucu yeter... izleyip görmelisiniz... Bu gün Prenses'in Uykusu filminin galasındaydık... Çok güzel bir organizasyondu... çok güzel ağırlandık ve çıkışta da prenseslere layık bir günlük tutabilmek için defter armağan ettiler, içinde filmin müziklerinin olduğu iki cd ile birlikte...şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz


9 Kasım 2010 Salı

@ Kadıköy

İstanbul pastırma yazının son günlerini yaşıyor artık... Ama öyle güzel öyle doyumsuz ki... ben de elimden geleni ardına koymuyorum tabi. Babamın gelişiyle iki üç günlük bir sekteye uğradı ama bu saat 9.90 da evden çıkıp akşamın köründe geri dönerek birazını geri alabildim.

Bu Ece-Ecenin Balkonu- ve Magissa ile anlı şanlı bir Kadıköy günü yaptık. Sabah çaylarımızı Beyaz Fırının önüne atılan masalarda içtik. Girmedik bir kitapçı, karıştırmadık tezgah bırakmadık... Hümeyra'da soluklanma molası verdik... Hamsi Pub'da hamsi tava bira yaptık... kalamarları lüplerken bir yandanda ahtapotların güzelliği hakkında konuşmak ne derece oldu ama oldu işte:) Karnımız doyunca bu kez sıra geldi kendilerine antikacı diyen eskici dükkanlarına... Magissa dükkanların içine dala dursun biz Ece ile kapıların önündeki tezgahlara atılan siyah beyaz resimlerin içinde acaba bizim resmimizde çıkar mı? telaşına düştük. Resimlerdeki insanlar şimdi nerelerdeler ne hayatlar yaşadılar acaba... o gülümseyerek poz veren insanların resimleri neden buralarda diye üzüm üzüm üzüldük... Biblolardan istenen astronomik paralara gözlerimiz fal taşı gibi açıldı. Sonunda ben Annemin evini Ece'de Kayınvalidesinin evini bir kez daha gözden geçirmeye karar verdik.yukardaki bebek kafası biblo aslında bir vazo, ben şimdi buna en az 150 lira derler dedim... Ece de yok onu sormayalım, başka şeyler sorup , onu farketmiş gibi yapalım dedi... öyle yaptık ... adam 225 lira dedi:))
bu oyuncağın aynısından vardı benim... fiatını sormadık bile:)

Girmedik eskici karıştırmadık tezgah kalmayınca bu kez kahve molası verdik... Adı Galiba Yavuz Kahveydi...(Burger Kingin yan tarafı) orada da miss gibi Türk kahvelerimizi içip bu kez Alkım'ın yolunu tuttuk. Bir iki saat önceki kitapçı gezmelerinde Ben ve Magissa yine yükümüzü tutmuştuk ama burada da yine durmadık... neyse ben çıkarken aldıklarımı bırakıp bir tanede karar kıldım. Marguerite Duras'ın 1984 Goncourt Ödülünü alan ve 34 dile çevrilen ünlü "Sevgili" (L'Amant) romanını aldım bir tek. Bu yazarın geçen yıl ''Yazmak'' adlı deneme kitabını okumuştum. Geveze Kalem'in hediyesiydi. Önce aldığım kitaplar, Sunay Akın'ın Kule Canbazı, Onlar hep Oradaydı... Selim İleri'nin Hepsi Alev...İnci Aral'ın Gölgede Kırk Derece. Bunları okudukça sırasıyla söz ederim zaten... Şu anda Ruhlae Evini okuyorum ve elimden bırakamıyorum.kitabın üstünde duran bebek ayıptır söylemesi bir kitap ayracı... Ece ve Magissa bunu görünce tam benlik olduğunu düşünüp hemen almışlar, esnek yapısı olan bir kumaş bebek, kitabın arasına koyup böyle kıvırıveriyorsunuz... nasıl beğendim anlatamam... Gamse benim olsa keşke dedi hattta...
Alkımdan sonra finali Hacı Bekirde yapıp evin yolunu tuttum. Bu akşam Öyle Bir Geçer Zaman ki gecesi...

7 Kasım 2010 Pazar

Kitaplara dokunmak

Bu bir mim yazısı... Ta Japonya'dan geldi... Serrose mimlemiş. Öyle güzel bir mim konusu ki...
Şöyle bir açıklaması var...

"Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.

Mim Kuralları:
- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez.

Evet ben aynını yaptım... ama kendi kitaplığımda değil Naziş'in kitapları arasında gezindim... İyi de oldu...eve ilk geldiğinden beri göz atmayı istediğim kitaba rast geldi ve tüm sabahımı onunla geçirdim. Ara ara yatakta tv izlemekte olan Kocamın yanına gidip , ilgimi çeken şeyler hakkında Onu da bilgilendirdim:)) Sayfa başlığımda da vardır Güzel bulduğum, gördüklerimi duyduklarımı okuduklarımı paylaşmassam okumuş gibi görmüş gibi yaşamış gibi hissetmem kendimi. Can çıkar huy çıkmaz sözü boşuna söylenmemiştir... Neyse gözlerimi kapattım yukardan şağı elimi gezdirdim elim kaygan bir cilt kapağınan rastladı, acep Recep bu ne diye çektim ki '' SEMBOLLER VE İŞARETLER'' kitabın adı...alt başlığı ise'' KÖKENLERİYLE VE ANLAMLARIYLA BİNLERCE YILLIK GÖRSEL BİR YOLCULUK''



K
itap bize öncelikle işaret ve sembolün ayırdına vardırıyor... İşaretler bize , hemen o anda önem taşıyan basit bir mesaj iletir...Semboller ise bir fikri temsil eden görsel bir imge ya da işarettir.

Kitabı Kathryn Wilkinson yazmış... Daha çok görsel bir kitap olduğunu söyleyebiliriz...2000den fazla işaret ve simgenin anlam ve kökenlerini keşfedip sırlarını çözebileceğiniz bir kitap... Bu sayede Naziş'in bazı sembolleri neden çok sevdiğini ve üstünde taşımayıda sevdiğini öğremniş oldum... Mesela Nazlı'nın çok sevdiği daire içindeki Pentagramın dördü hava su ateş ve toprak olmak üzere elementleri beşincisi de ruh anlamına gelen eteri simgeleyen beş köşeli yıldız olduğunu ... dairenin birliği simgelediğini... sembolün tümününde beden-ruh bütünlüğünü temsil ettiğini bilmiyordum...Gerçi ben bu sembolü niye bu kadar seviyosun dedikçe Naziş anlatıyodu ama şimdi daha iyi anladım:)) Kitapta nümerolojiden Astrolojiye, Yaradılış öykülerine...Melekler ve Cadılar bölümüne, Vudu Ayinlerine...Giyim Kuşam Kültürüne...Mücevherlere ... Masallara...Rüyalara... Simyaya .. Kabalaya kadar ne ararsanız var. Mesela herkesin bileğinde olan kırmızı ip bileziğinin bir Kabala inanışı olduğunu biliyormuydunuz... gerçi bunu bir çok kişi bilir sanırım...Kabalistler kırmızı yünden bilezik takarak kötü enerjiden korunacaklarına inanırlarmış ... köt6ü enerjinin sol el tarafından girdiğine inandıkları içinde bilezik sol ele takılırmış...Masallar bölümü ise ayrıca ilgimi çekti. Kırmızı Başlıklı kızda kurtun büyükanne ve çocuğu olduğu gibi yutması ve karnı yarıldığında onların canlı olrak çıkması masumiyet ve yeni hayatın ortaya çıkması biçiminde yorumlanmış. Bu kitaba bir dalın dışarı biraz zor çıkarsınız. Şimdi asıl göreve dönelim 55. sayfa ... daha önce de bir 55 kelimelik kısa hikaye mimi vardı , ben şimdi işaret sembol falan daldım ya bununaltında da bir şey arayabilirim:))

Kitabın 55. sayfası hayvanlar bölümü , paragraf düzeni yok...Erkek geyik sembolü açıklanmış... Erkek geyik Bereketin güneşle ilişkili simgesiymiş. Avlanma ve ilahi sembolizmle ilişkiliymiş.Çatallı boynuzları Yaşam Ağacı ve yenilenmeyi temsil ediyormuş ve armacılık sanatında sık görülürmüş.

Kitabı birlikte almıştık, Alkım'dan... Biraz pahalı bir kitap ama çok şık ciltli ve de ele alınan konunun hem görsellik hem açıklayıcılık açısından hakkını vermiş...

Şimdi sanırım bir de birilerini mimlem gerekiyor... Önce Butterfly diyorum ki Asis artık sessizlikten çıksın...
Sonra Balkahvecim ve de Gümüşay diyorum... Onlar da tiyatro kadar güzel anlatırlar bu Mimi biliyorum...

Not: Yaşamdan Dakikalar artık tv8 de yayınlanıyor. Bu günkü konuklar Fazıl Say ve Arif Sağ'dı ve doyumsuz bir sohbet oldu... şiirler, türküler, Fazıl Say'dan Piyano dinletileri, Sunay Akın'dan yine çok ilginç anekdotlar ve kitap tanıtımlarıyla ... Çayımı tostumu aldım geçtim tv karşısına bir keyif bir keyif izledim... Bu hafta sonu kızlar seminerdi falandı filandı derken evde olamadılar. Koca ile ben de free takıldık kahvaltı konusunda:)).

6 Kasım 2010 Cumartesi

Şamdan kavaktan ordan burdan Babamdan

İki gündür kapsam dışıyım. Bizim göçmen kuş yani Babam geldi. Karşılamaya giden Kocam- Lale, inanmazsın bir kamyon eşya var dediğinde abartıyor sanmıştım... Babam savaş hazırlığı yapar gibi, yakında seferberlik ilan edilecek gibi hazırlanmış öyle gelmiş. Aklına ne gelirse , sevdiğimizi düşündüğü bildiği ne varsa almış getirmiş. Yumurtalı ev makarnalarımı dersiniz, incecik salamura yapraklar mı? Arkadaşının yaptığı bizim bayıldığımız özellikle de Zuz'un baş kahvaltılığı olan cevizli bahardan kavaonoz kavonoz mu dersiniz dersiniz işte öle... Artık ben onları dolaplara yerleştirene kadar öldüm...

İki gündür kendimle ilgili yaptığım tek şey, yatakta biraz kitap okuyabilmek... Kendime İkeadan okuma lambası alıp duvara monte ettirdim. Kendim yönünü ayarlayabiliyorum, yatarak mı, orurarak mı okumama göre... aynen projektör gibi maşşallahhh...

Bu gün Zuz kahvaltıya geldi... saat ikide:) tabi geldiğinde değil kahvaltıda evde kimse kalmamıştı:)) ben çayla takıldım ona... Sonra akşama kadar kaçırdığımız dizi tekrarlarını izledik... ara ara takıştık... gülüştük... sürtüştük. Akşam yemeğinden sonra da mallarını aldı gitti... Naziş'de O'na geçti... Off iki gün kü domestik bir yaşam bana iyi gelmedi... yarın sabah ezanı evden çıkacağım dedim... Neyse önümüzdeki hafta full çekiyorum zaten:)


Yeni kitabım İsabel Allende'nin Ruhlar Evi... Bu kitabı şimdiye kadar okumamamın nedeni İsabelle küs olmamızdı... Leylak Dalı barıştırdı bizi. 2000 bin yılında Naziş bir ameliyat oldu ben de İsabel Allende'nin Paula'sını okuyorum tesadüf olarak... Paula çok farklı bir Allende kitabı... Ağır bir hastalıkla hastaneye yataıp, bitkisel hayata giren kızın iyileşir umuduyla baş ucunda beklerken yazdığı notlardan oluşuyor. İşte o kitapdan sonra ben İsabel'e küsmüştüm.
Ruhlar Evinde ise bir aileden ve o ailenin üç kuşak bireylerinden söz ediyor ... okudukça anlatır Zuz'u fıtık ederim merak etmeyin:))

Kitabın çevirmeni Nihal Yeğinobalı... Çok sevdiğim bir çevirmendir... çünkü bir kitabı rezil eden de vezir den de biraz da çeviridir. Çok kitabı çevirisi yüzünden yemek geçmiştir içimden zira.
Nihal Yeğinobalı Genç Kızlar romanının yazarıdır. Kitabı ayzdığında 20 yaşındaymış. O zaman göre erotik bulununca Fransızcadan çevrildi diye uyduruk bir adla yayınlanmış. Hatta o baskı vardı bende ama malesef ki yürütüldü ve yeni baskıyı aldım. Yeni baskıda yazar Nihal Yeğinobalı olarak yayınlandı... Kitabı kendisinin yazdığını iki ya da üç yıl önce açıkladı zaten...( BEN DE BUNU DAHA ÖNCE YAZDIM DI ZATEN)
Bunların dışında bir aksiyon yok sözü edilecek... Keyifli bir cumartesi akşamı olsun...

Kitap açıklaması

Clara del Valle neden dokuz yıl konuşmadı ve öldüğü zaman nasıl oldu da annesinin kesik başıyla birlikte gömüldü? Şili´nin seçimle gelen ve askeri darbeyle yıkılan solcu Başkanının son saatleri nasıl geçti? Nobel ödüllü büyük Şair Pablo Neruda´nın cenaze töreni nasıl bir gösteriye dönüştü? Bunlar, Isabel Allende´nin bu ilk romanında yer alan ilginç olaylardan bazıları. Şilili yazar Isabel Allende, Latin Amerika edebiyatının şu son yirmi yıl içinde yarattığı en büyük romancılardan biri. Ruhlar Evi adlı bu romanında yazar, bir ailenin üç kuşağını, yetmiş yıllık bir süreç içinde, Gabriel Garcia Marquez´inkine yaklaşan bir ustalıkla anlatıyor. Romanda, yaşayan kişilerle geçmişin ruhları iç içe. Latin Amerika edebiyatlarında görülen `büyülü gerçeklik´ bu romanda da tüm görkemiyle işleniyor. Sınırsız bir düş gücü ve anlatım ustalıkları, Isabel Allende´yi çağımızın en başarılı romancılarından biri yapmaya yetiyor.

4 Kasım 2010 Perşembe

dün bu gün ve Son Kara Kedi

Hava missss
Üsküdar, Matmaray yüzünden hala ama hala karışık... tam 3 yıldır bu rezilliği çekiyoruz...Sefasınıda süreriz inşallah diye bekliyoruz...

Motorda bir martının ta yukarlarıdan süzüle süzüle gelip denize dalıp ağzında balıkla çıkmasını hayretle karşıladım...Ama ta yukarlardan gözüme takılmasındaki hikmete de şaştım...

Kabataş'a çıkınca gözüm hala kocaman ayısına sarılarak gezen kadını arıyor ama bir yıldır ortalarda yok..

Kabataş iskelesine gelince ilk duyacağınız koku iskeledeki seyyar köfte ekmek arabasından gelen köfte kokusudur. Bir kadın cıcır cızır köfteleri arabada kızartıyor, Kocası da hemen yan tarafına koydukları bir kaç küçük masaya servis yapıyor. Masa dediysem küçük portatif sehpalar ve taburelerden oluşuyor. Bir kaç adım yürüyünce de sucuk ekmek kokmaya başlar... Ada vapurundan inen turistler buraya çok meraklıdır...

Motorda önümde oturan kara çocuğa finükülerde de rastlayınca olabilir dedim... Ama hareket etmekte olan asansöre son hamlede binince ahada patlıyoruz mu ne dedim... İndi hızla kaybolunca yuh dedim kendime iyice paronayak oldun, sonra Sıra Selvilerde Carefourdan çıkıp karşımda görünce yerlerde paket aramaya başladım... Paranoyanın geldiği son noktadır bu ki hiç böyle biri değilimdir. Sanırım son Taksim olayı böyle düşündürdü. Geçtiğimiz pazar akşamı Gamse ile akşam geç saatte eve dönerken akli dengesi bozuk bir çıktı karşımıza... kendine kendine konuşuyor gülüyor değişik hareketler yapıyor falan, Sokakta da bizden başka kimse yok...biraz tırstık.. aynı yönde de yürüyünce tabi haliyle... Gamse eve gelince- Baba , Annem korktu dedi ama Babasının cevabı da - Annen hiç bir şeyden korkmaz ki, ben hiç görmedim oldu. Aha ha dedim bu da sana kapak olsun... Ama neme lazım dün biraz korktum... Kafamda robot resimler falan çizdim.

Dünün Öğle yemeği Kızılkayalarda ıslak hamburgerle geçiştirildi çünkü akşam yemeği Teyzem'de yenmek üzere planlanmıştı... Teyzem'in yardımcısı pişirmişti yemekleri... Kendisi Gürcü ve hiç Türkçe bilmiyor. Sadece otuu diyor yani sen otur bir şey yapma...Gülden'le bizim de canımıza minnet zaten bir güzel otuuuduk... Eve , akşam arkadaşlarıyla İstiklal Caddesinde daha doğrusu Tünel'de buluşan Naziş'le döndük... İtalyan Caddesinden inelim aşağı dedim... tıkkırı tıkkırı inip tramvaya binip iskeleye geldik. Üsküdar'da - pasta fırınına girdik.. . Burası gerçek bir pasta fırnıdır. Hani şu koca koca reçelli kurabiyeler, turtalar, ay çörekleri, Paskalyalar, acıbademler yaparlar... Bir kurabiyeyi ben dörde bölerim mesela zaten tane işi satılır.Hah işte öyle bir fırındır... Eve gidince çay içeriz dedik, öyle bir ayaz çıkmıştı ki, gündüzün aksine...


Yeni kitabım SON KARA KEDİ... okurken bir çocuk kitabı okuduğunuzu düşünebilirsiniz...Ama aslı batıl inançlara, ayrımcılığa, dışlanmaya, önyargılara karşı yazılmıştır.Arka kapak tanıtım yazısında; geçmişten şimdiye kadar kanamakta olan bir yaraya parmak basar. BU NEREDEYSE HER TOPLUMUN HAFİF YA DA AĞIR BİÇİMDE YAŞAYABİLECEĞİ BİR DURUMDUR. EVET SÖZ KONUSU OLAN ŞEY, AYRIMCILIK VE ÖNYARGILAR YÜZÜNDEN ÖTEKİNİ YOK SAYMAKTIR.Yazarı; Evgene Trivizas

Bu gün Cancan'la birlikteyiz. Biz çoktan çorbamızı içtik... marketimize gittik, pastahanesinden sevdiği kurabiyeleri alıp parka gittik, oynadık kaydık , eve geldik , süt içtik, kule yaptık ve uyuduk bileee.

Yarınsa büyük gün Babam geliyor... her gün arayıp, şunuda alayım mı bunu da alayım mı diye soruyor. Kızların tek istediği çocukluklarından beri bayıldıkları o incecik , kıymalı pideler.Tüm özlediğimiz sevdiğimiz lezzetleri de peşine takıp geliyor bizim göçmen kuş... Çünkü havalar soğurken gelir, ısınmaya başlayınca hemen kaçar...Artık bana düşen Babamın sabah erkenden demlediği çaydan o görmeden hemen bir fincan çalıp tekrar odaya kaçmak:)


*********************************************************************************
EVGENE TRIVIZAS

EVGENE TRIVIZAS

Yüzden fazla çocuk kitabının yazarı olan Evgene Trivizas 1946’da Atina’da doğdu. Atina ve Londra’da hukuk ile kriminoloji eğitimi aldı. Şu an İngiltere’nin Reading Üniversitesi’nde Kriminoloji ve Kriminal Adalet profesörü olarak görev yapmakta, aynı zamanda Reading Üniversitesi’nin Kriminolojik Araştırmalar Bölümü’nü yönetmektedir.

Çocukluğundan beri edebiyatla ilgilenen yazar; masal, şiir, öykü, roman, opera librettosu, çocuk tiyatrosu, çizgi roman alanlarında eserler vermiştir.

Trivizas masallarında kelime oyunlarına ağırlık veren yaratıcı ve özgün bir dil kullanır. Geliştirdiği sevecen sürrealist mizah yaklaşımıyla, önemli sosyal konulara eğilerek, sıkıcılığa kaçmadan eğitici olmayı başarır. Birçok eseri, başta İngilizce olmak üzere, yabancı dillere çevrilmiş; televizyon ve tiyatroya uyarlanmış, roman ve öykülerinden pasajlar Yunanistan ve Amerika’da okul kitaplarına alınmıştır. Yazar Reading ve Atina’da yaşamaktadır.

2 Kasım 2010 Salı

İstanbulu geziyorum gözlerimi dört açtım



Bu gün ben ve dizim güzelim havayı kaçırmamak için erkenden dışarı çıktık. Dizim diyorum çünkü varlığını her daim hissettirdi.. inerken çıkarken , tam unuttum derken tık tık burdayım diyerek...
Bu günkü program Topkapı Müzesiydi ama son anda aklıma salı günleri tatil olabileceği geldi. Çünkü Dolmabahçe ile ikisinin tatil günlerini karıştırırım hep. Hemen internetten baktım ki salı günleri kapalı... O zaman dümeni Kariye Müzesine kırdık...

Vapurda sabah çayı... Eminönü, Unkapanı, fatih, Edirnekapı Surları göründü derken Kariye Müzesine geldik. Havayı tarif etmenin imkanı yok ... Pastırma yazı tüm haşmetiyle karşımızda... Müzeyi gezdik... Resimlerde de görüldüğü gibi... Müzenin tam karşısındaki Pembe Köşk Cafe'nin bahçesinde çay molası verdik... Kocam Kariye çevresine yerleşmeye karar verdi şimdi de:)) Akşamları bu cafede çay içecek, buranın bu dingin havasında kafa dinleyecekmiş.

Nazlı'nın Kariye'de en sevdiği tavan işlemesi...



Asıl olaya geliyorum şimdi:) tam müzede gezerken tavanlara falan ben aval val bakarken birden ayağımda bir hafiflik hissettim baktım , ayakkabımın topuğu yok... Kırılmış hemde nasıl olduysa tamiri falan imkansız.. Ayakkabı dediysem botumsu ayakkabımsı bir şey, neyse ben hiç istifimi bozmadım...


hatta müzenin karşısındaki o güzelim bahçede çay kahve molası verdim:)Yakamdaki lale broş; Leylak dalıcımın bana hediyesidir...

Neyse çayımızı kahvemizi içtik,önümüze ilk çıkan ayakkabıcıdan da bir ayakkabı alırız dedik. Seke seke ben geldim aç kapıyı ben geldim vaziyetlerinde Kargümrüğe kadar yürüdük, bir ayakkabıcı yok. Çeyizci, tatlıcı, dönerci başka bir şey yok. Sonunda bir yer bulduk ve kendime şahane bir çakma Adidas yürüyüş ayakkabısı aldım. Cırt cırtlı ve de dore şeritli ve de tam 15 lira... Ben ayakkabıları giyince aynen bir ceylan gibi sektim. Hadi buralara kadar gelmişken Çarşamba' da ki Fethiye müzesine gidelim dedik. Buralarıda bilmiyoruz tabi biz Çarşamba'ya gelmişiz büfeye çarşamba nerede diye soruyoruz. Sonra Fethiye Müzesini sorduk, Şöyle yürüyün şurdan dönün falan dediler geldiğimiz yer artık Draman semti oldu... Tüm çehre, sokaktaki yürüyen insanlaın kılığı kıyafeti değişti birden. Sanırsınız Arabistan'a geldik. Sokakta ki koşturan çocuklar bile cübbeli, şalvarlı... Ben insanların dini inançlarını hiç sorgulamam , haddim de değil ama neyse bu konuyu geçelim. Biz o sırada acıktık da ... benim gözüme bir Karadeniz Pidecisi ilişt, oturduk pidelerimi yedik, sonra gittik müzeyi gezmeye.



Müze aslında bir kilise, fetihten sonra kadınlar manastırı olarak kullanılmış. Fethiye adını da 3. Murat vermiş. Bulunduğu yere de Fethiye deniyor zaten. Küçücük bir müze zaten. O taraflara yolunuz düşerse görün..


Fethiye Müzesinin kubbesi... İsa ve Tevratın 12 peygamberi resmedilmiş

bu mermer plakada bir şiir var...

Dönüş yolunda telefonlar cır cır çalmaya başladı Kızlar, Zuz nerdesiniz diye sormaya başladılar. İşte geldik buradayız biz gezip tozmada ustayız dedik.

KARİYE MÜZESİ HAKKINDA KISA BİLGİ

İstanbul Fatih ilçesinde, Edirnekapı’nın kuzeyinden Haliç’e inen yamaçta bulunan Kariye Müzesi, Khora (Hora) Manastırı’nın kilisesidir. Hz. İsa’ya adanmış olan bu kilisenin yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Kilisenin IV. Yüzyılda yapılmış olup olmadığı konusu da kesin değildir. Bizans kaynaklarında VI. Yüzyılın ilk yarısında Ayios Thedoros isimli bir kişi tarafından yapıldığı yazılıdır. Bizans kaynaklarına göre bu kişi İmparator I.Iustinianus’un eşi Theodora’nın dayısı olan bir komutandır

Fethiye Müzesi hakkında kısa bilgi:

İstanbul`un Fatih-Çarşamba semtindedir. Bizans Döneminde yaptırılan Pammakaristos manastır kilisesidir. Latin istilasının son bulmasıyla XIII. yüzyılda bir mezar şapeli eklenmiştir.Fetihten sonra, Hıristiyanların elinde kalıp kadın manastırı olarak kullanılmış, 1455 yılında patrikhane buraya taşınmış ve 1586 yılına kadar patrikhane olarak kalmıştır. Bu kiliseyi III. Murat (1574-1595) camiye dönüştürmüş ve Fethiye adı verilmiştir. Kuzey kilise halen cami olarak kullanılmaktadır, ek kilise ise duvarları XIV. yüzyılın güzel mozaikleri ile süslü olup 1938-1940 yıllarında onarıldıktan sonra müze olarak Ayasofya Müzesi`ne bağlı bir birim haline getirilmiştir.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Akşam sefası


Başlıktaki akşam sefası, Annemi anmak için bahane... çok sevdiği bir çiçekti. Her evimizin bahçesine dikmişti. Yazlık evde balkondan aşağı baktım mı iilk onları görürdüm...Ordu'da ki evin yan bahçesinde de ona keza... Birde hikaye uydururdu ona, güya kocasını çok severmiş de akşamları o geliyo diye açılır saçılır süslenip püslenirmiş...Yatak odamın penceresi ise bir akşam sefası ormanına bakıyor:)Kaç kez resmini çekeyim dedim unuttum... Sanırım arka binadaki evde oturan yaşlı teyzede çok seviyor...Yine sanırım ki bir tek de onları seviyordur. Bu kadar huysuz ihtiyar görmedim hayatımda ... benimle ilgili bir şey yok ama bahçe duvarında bile bir çocuk görse hemen balkona pencereye koşar.Annemi anayım derken komşu teyzede nasibini aldı...

Bu gün saatlerin azizliğine uğradım ... ben bu saatleri ileri geri işinde aynı jetlag olmuş gibi olurum... hava güzeldi ha şimdi ha sonra derken günü evde geçirdim. O zaman akşamdan ben Cihangir yolu tutayım... Teyze gecesi yapayım... kuzenleri de toplayayım dedim ama Gamse - Anne hava çok soğuk hiç çıkma dedi. Ben acaip söz dinlerim, gitmedim.

Günün en kayda değer aksiyonu izlediğim filmdi. İzlenmedik filmkalmasın etkinliğinin stoklarından çıktı... Goodbye Lenin... Filmi çok beğendim , izlemediyseniz tavsiye ederim ... 2003 yapımı bir film. İnsanın inandığı bir dünyada yaşaması ve ölmesi ne güzel duygusu uyandırdı bende... Film boyunca kahvedir, ekinezya çayıdır içtim durdum.

E akşama kadar oturup keyif çatmakdık yemeğimizide yaptık şükürler olsun aç koymadık açık koymadık ev halkımızı...

Kitabım Eylüldü Aşkıma devam ediyorum... Sanırım bu gece bitecek. Zeyaaaa ben Kaaan'dan yanayım:).

Beni dört yıldır sinirden çatlatan Marmaray sonunda Topkapı Sarayının duvarlarınıda çatlattı. Bazı bölümler ziyarete kapanacakmış. O yüzden yarın biz koştur koştur Topkapı Sarayına gidiyoruz.

Bu hafta gündüzleri çok sıcak geceleri ise ayaz olacakmış.

Tamamdır, hava durumunuda verdim gidiyorum artık... bu gece Yer Gök Aşk'ı izleyeceğim, tek başıma... Koca ve Naziş Ezel izliyor. Gamse ödev kontrolü yapacakmış. Ben şimdi yatak odama geçip, sırtımı radyatöre dayayacağım...Ama radyatörü önce polar battaniye ile saracağım öle cosss diye dayamayacağız herhalde...Yanıma kitaplarımı, çayımıda alıp reklam aralarında kitabım sonrası dizi izlemece falan takılacağım...