Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

17 Nisan 2009 Cuma

Biz,

Biz dün evcek evdeydik. Nazlı Pesah tatilinde, koca kafa izninde, Gamse boş gününde, ben alerci tatilinde . Biz evcek vedeyiz ya Can da biz de tabii. Bir ton eşyası evin her yerine saçıldı, arabası kapının önüne park edilmiş. Yatak odam da biberonu, salonda oyuncakları kitapları battaniyeleri, banyoda bez torbası ve her tarafta şen kahkahaları.

Bütün günü Can la yaşadık. Berfu yani annesi bizden gittiği akşamlar resmen sızdığını eve gidince mama bile yiyemeden uyuduğunu ve gece hiç uyanmadığını söylüyor heheheh.

Dün geceki sağnak yağışı görünce yuh yani dedim, bir haftadır ilk kez yarın dışarı çıkıcam şu işe bak. Korkma dedi meteoroloji uzmanı kocam, bu gece yağacak ama yarın çok güzel olacak . Bu adam bu işten anlıyo boşuna Kimyayla falan vakit kaybetmiş:)). Zaten biliyosunuz kimya ilminin bize tek katkısı suların sertlik derecesini tespit o kaaa. Bu suyun ph sı bilmem kaç içilir içilmez ha bi de günahını almayalım yoğunlukları farklı maddeleri birbiriyle karıştırmayız ha ha bi de iyotlu tuzun iyot oranı çok yüksek olduğu için belli oranda iyotsuz tuzla karıştırırız. tastamam bu kadar işte.


Bu gün okey grubumla buluşup okey oynayacağım. Biraz erken buluşup yemek de yiyeceğiz hadi bana müsade o yüzden. Zuz'u bilen gören varsa söylesin iki gündür kayıp. Ortaya çıkmazssa zeya gibi komplo teorileri üretmeye başlayacağım haberi olsunn..

15 Nisan 2009 Çarşamba

İlkokulda ne zaman öğretmen serbest resim dersi yapsaydı. Ben hemen sayfayı çaprazlama kesen bi dere çizerdim. Derede de mutlaka ördekler yüzerdi. Aslına bakrsanız hiç derede yüzen ördek falan da görmemiştim hayatımda. Üçgen çatılı bir ev olurdu dere kıyısında , çiçekler açmış, ağaçlarda elmalar kıpkırmızı olurdu , yani görünüşe göre yaz mevsimi ama benim evin bacasından da mutlaka dumanlar çıkardı. Bulutlar masmavi, arkada bir sıra dağ, dağın arkasında güneş. Bu şablon yıllarca değişmedi. Bir ara evi büyüttüm, kapıyı da yan tarftan açtım, tavana kiremitler dizdim,pencerelere çiçekli perdeler koydum. Bahçeyi çitle çevirdim. Sanırım biraz büyüdükçe daha bi güvenliğe aldım evi :))

Bir yerlerde öylesine dururken , eğer önümde bi kağıt ve de kalem varsa dikkat ettim ya hep çam ğaçları çiziyorum ya da iç içe geçen şal desenler. Hiiç de bi anlam yüklemeye kalkmadım bunlara yok ilerde bi dere kenarında evim olsun, derede ördekler yüzsün , hadi elma ağaçlarım da olsun, bacam hep tütsün, evime gelirken çamlık bi yoldan yürüyeyim diye düşündümm taaa ilkokulda iyi de peki bu şal desen ne. Bu ev de yaşarken şal desenli elbiseler mi giyeyim dedim dersiniz.

Hani şu dergilerdeki testler var ya onları hep çözerim de niyeyse sonucuna bakmaya hep üşenirim. Bi kez yalan olmasın bi testte önceki hayatımda şarap üreticisi olduğum ve Paris te yaşadığım sonucu çıkmıştı.

Bu yazının sonucundan bir şey çıkmasını bekleyen ya da yazıyı bir şey düşünerek yazdığımı düşünen varsa yok valla, çarşamba sayıklamaları deyin...

14 Nisan 2009 Salı

biraz hastalıktan biraz da Paskalyadan,

İyimiyim bilmiyorum, hala savaş baltalarını topraktan çıkarmış apaçilere benziyorum biraz . Ama artık o iğneler betiyormuş hissi yok. Ve hastalığın seyri yavaşladı. Dr bunun normal seyir olduğunu söyledi. Daha ileri tetkiklere sonra bakılacak.

Cumartesi gecesi alerjim birden tavan yaptı. Yüzümde sanki bir maske oluştu. Kollarım ve bacaklarımda enine boyuna çizgiler. Çizgiler olmadığı zamanda sanki üstüme kaynar su dökülmüş de haşlanmışım gibi bir görüntü. Durun yav , ben biliyom bunu geçen yılda oldum. Bu kadar fazla değildi ama yine de aynı şeydi, şimdi ilacımı içerim desem de , bizim hastanenin yolunu tuttuk reklam olmasın bilmem ne hospital işte.Bizim dememin nedeni zırta da pırtta da elimize iğne batsa oraya gidildiği için kanki olduk artık. Neyse gittik ki nöbetçi Dr , tam da benim doktorum. Boyu bosu endamı oniki dev adamdan biri diyeyim anlayın siz. Konuşurken başınızı göğe dikmeniz falan gerekiyor. Hemen anladı vaziyeti, ödem çözücü ve anhistaminik iğne vuruldu. Üst solunum yolu enfeksiyonum da varmış eşlikçi olarak.Kocam Dr a hem alerjisi var hem de dışarı çıkıyor , koruda yürüyor dedi dedi , Dr da tabi çıkacak dışarısı o kadar güzel ki dedi. Helal olsun Dr dedim ,kalıbının adamıymışsın

.Neyse o fasıl bitti şansımız nöbetçi eczane de tam yandaydı. Ama ne kalabalık. Biz orada sırada beklerken , tabi meraklı turşucu Gamsegamse de yanımızda. Şimdi durmadan telefon açarım kızarsınız, en iyisi ben de sizinle geleyim demişti. İşte biz oturmuş sıra beklerken Anne gözaltlarında su torbası gibi bir şeyler oldu dedi Gamse. Etrafta hiç ayna yok. Kapının camından bakayım dedim , kapının otamatik olduğunu unutmuşum hehehe kapı açıldı tabi ben önünde durunca, hastaneye geri dönelim falan derken de o görüntü kayboldu yani ben göremedim nası bir şeydi. O gece rahat uyudum. Sabah aynaya bir baktım yine örümcek adam maskesi takmış gibiyim. Dün pazara gittim bir şeyim yoktu, eve gelince aynaya bir baktım yüzümü sanki kedi tırmalamış ama bu gün bir şey yok.

Bu arada bizim ev renkli paskalya yumurtaları ve paskalya çörekleri ile doldu. Komşular ve arkadaşlar taşıyor da taşıyor. Yumurtaları , taze yeşil soğan ve maydonozla salata yaptım. Bir gün önceden hazırlayaıp boyadıkları için , bekletmemek gerek. Gıda boyası ile boyuyorlar zaten. Annem küçükken biz komşulardan özenince yumurta haşladığı kaba soğan kabukları atar bizim yumurtalarımız da renklendirirdi. Dün de Nazlı'nın sınıftaki partneri paskalya hediyesi olarak çok şık bir bluz, hiç tatmadığımız bir peynir( kaşara benziyor daha sarı ve biraz tatlı bir peynir) ve de çikolata getirmişti. Düşünün bir Musevi Okulu, Hristiyan bir öğretmen , Müslüman bir öğretmene kendi bayramı dolayısıyla hediye getiriyor.Çünkü bizim gerçek kimliğimiz dinlerimiz , milliyetlerimiz değil , kimliğimiz insan olmak. Benim ve kocamın büyüdüğü bu zenginlik içinde çocuklarımında olmasından dolayı son derece mutluyum. Bu kültür zenginliğinin bize çok şey kattığına, görüş açımızı genişlettiğine dünyaya sadece kendi penceremizden bakmamamızı sağladığına çok ama çok eminim.

Yattığım yerde boş durmadım , 10 Mayıs için Sapanca- Maşukiye gezisi ayarladım, Athena Tour aracılığıyla. Okey oynadığım grupla gideceğiz. Tabi bi aksilik olmazssa. Kitabımı okuyorum çoktandır böyle simgeli sembollü anlatımlı kitap okumamıştım. Sembolik akım dan edebiyatta da , resimde de hiç hoşlanmadım zaten. Belki biraz şiir o da Ahmet Haşim'in Merdiven şiiri hatrına)).Hadi şiiri hatırlayalım.

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…

Sular sarardı… yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…



İşte şimdilik hal ve durum bundan ibaret bi süre daha ev de takılacağım anlayacağınız üzre:)))

not. asmira ya teşekkürler, şiiri Ahmet Hamdi Tanpınar olarak yazmışım.Neyse yanlıştan döndük. Ama Ahmet Haşim olarak düşünülüp öyle yazılmıştı. Ezbere yazınca yani copy-paste yapmadığımı anlayın:)))))


11 Nisan 2009 Cumartesi

Bu gün ne güzel İstanbul. Ben evdeyim . Eğer biraz daha hastalıkla inatlaşırsam bunun burada kalmayacağı kafama en sonun da dün dank etti ve ettirildi:)). Ben de yarın yataktan çıkan namerttir dedim, sürünün.

Aynını yaptım , okuyorum izliyorum. TV rezalet kanallar arası uzlaşma var galiba aynı saatlerde aynı tür yayınlar var. Cumartesi sabahın köründe herkes magazin izlemeyi mi? tercih ediyor bu ülke de. Yatak odasında digitürk olmadığı için ulusal takıldık ama magazinden başka bir şey yoktu. Müjdeler olsun Gül Gölge ikinci kez hamile , Allahıma şükürler olsun Gülben Ergen de, ama sahneleri bırakmıyo.Evrenle Abdullah Gül'ün Köşkteki buluşmasına gözlerim doldu valla, benim için bir magazin haberi olduğu içi onu da ekleyeyim buraya. Hoca Efendi de sahalara döndü. Cezası kalkmış hasta diye ama , siyasete yeniden ısınıyo gibi , ne celalenmişti öyle Obama'ya şunu yaptılar bunu yaptılar diye.Obama'yı kıskandı zaar bu. Yeni doğan bebeklerine Hüseyin Baran Obama ismini veren aile hakkında ne düşünüyorsunuz peki. Ben bu geldiğimiz son noktadır diyorum bunun da üstüne çıkarsak vay geldi halimize .

Gamse'nin vizeleri başlıyor bir iki hafta içinde dokuz sınava girecek. Çalışmaya bu gün başladı. Bunun bizim ev için ne anlama geldiğini artık hepiniz biliyorsunuz. Evin her tarafı Gamsenin ders çalışma alanı. Onun tarzı da bu, kendi odası dışında her yerde ders çalışır , boncuk dizer, sürekli ne yiyeceğiz diye sorar(47 kg) . Bize sabır dileyin artık.

Nazlı da yaklaşan yıl sonu etkinlikleri için hazırlıkta ama Nisan ayı içinde bol bol bayramları olduğu için bu ay rahat. Bunun dışında fazlaca bi haber yok bizden. Eniştem yeniden hastahane de bu arada. Ama enfeksiyon görürebileceğim endişesiyle sadece telefonla kontak kurabiliyorum.

Yarına bomba gibi olacağım konusunda kocaman bir umudum var. Hadi bakalım yarın ola hayr ola,

10 Nisan 2009 Cuma

Alercili yazı

Ne güzeldir dimi bahar, her taraf çiçeklenir, yeşillenir kuşlar cıvıl cıvıl. Ama bunları cam ardından izlemek zorunda oalnlar da var.Tüm bahar alejililer birleşin, bahar gelmeden yaz olsun. Kıpkırmızı kulaklarımız, benekli suratlarımız , tıkalı burunlarımız , uykusuz gecelerimiz için birleşinnn

Vaziyetim aynen yukarıda anlattığım gibidir sayın okuyucu. Yine bahar geldi. İlaçlarımı alıyorum tabi ama artık onlar da alıştılar bünyeye ama durmak yok yola devam:)). Camdan izlemedim bu güzelliği ilaçlarımı yutup yutup gezdim, akşam eve gelince coşuyo meret newdense. Bi hatur hutur halleri, bi kızamık çıkartma durumları hehehehe işte böle. Bu durum İstanbulu kısadan yeşillendirelim diye , en kısa sürede büyüyen boyu bir kaç yılda üç metreye varan Kanada kavaklarını her boşluğa diken mümtaz belediyemizin biz İstanbullulara hediyesidir. Bi sürü bronşitli, astımlı ve de bencileyin gibi alrjili hastaları daha vahim durumlara düşürdüler. İstanbul'da yaşayanlar hatırlar bundan bir iki yıl önce İstanbul baharda aynen kar yağıyormuş gibi olurdu, bu Kanada kavaklarının polenleri kar gibi yağardı üstümüze, açık pencerelerden bile dalarlardı eve, hangi deliğe girsen orada bulurlardı insanı. Sonra uzmanlar feryat etti de yanlıştan dönüldü bir bir kesildiler.

Salı günü malesefki malesef evdekileri ve sizleri dinlemeyip okey oynamaya gittim. Arkadaşımım kocası evden aldı eve bıraktı. Oyunu sorarsanız ben hastalıktan kafayı toplayamadığımdan kaput gittim hehehe. Neyse akşam oldu yedik içtik yatağa girdim derken ben bi öksürük böhür böhür köhür köhür. Heee dedim bu hastalığın dıçına alerjim ekleniyor, çünküm ben bunu tanıyorum. Kalk fısfıslan ilaç milaç iç sabah oldu yine bişe yok iyiyim yav turp gibiyim. Kocamın yeğeninin eşi aradı bu gün boş günüm ille de gel. Uzun zamandır görüşemediğimiz bi sürü arkadaş geliyo dedi. . Bu kez kesin öldürürler beni dedim ama gittim mi gittim. Naziş de Pesah tatilindeydi zaten ana kız tuttuk Ataşehirin yolunu. Ay iyikide gitmişim, uzun zamandır görüşemediğim ama görüşünce araya hiç yıllar girmemiş gibi olduğum insanlarla yeniden bir araya geldik. Kakarakikiri , yedik içtik, dönüşte hatta Naziş le biraz mağaza gezisi bile yaptık akşam sekiz gibi falan geldik eve. Uy uy yatınca ben yine aynı. Ünlü fıkrada olduğu gibi du bakali nolcek. Bilmeyenler için fıkra burada , sizin için araştırıp nette buldum biraz değiştirlmiş ama aşağı yukarı özü bu

7 Nisan 2009 Salı

hastayım hasta

Dünkü yazımı yazdıktan 15-20 dk sonra burnum çeşme gibi akmaya başladı, boğazım da acıyordu. Hiç aldırmadım pazara gittim ama kazın ayağı öyle değildi, geri döndüm. Yarım saat kadar yattım, geri kalktım. Kuru patlıcan dolması ve kabak dolması yaptım, patates kavurdum, kek yaptım.
Gittim yattım. Gözlerim burnumdan daha fazla akmaya başladı ve bir çizgi haline geldi. Ev halkından uzak durayım dedim yatak odama gittim. Kocam geldi- ben biliyodum böyle olacağını, illede artistlik yapıcan güneş var diye hemen ince giyineceksin dedi. Bana ballı limonlu bi çay yaptı, bi de ilaç verdi aaaa iyi oldum. Ama yataktan çıkmadım uyur uyanık tv falan izledim. Gidin yanımdan dedikçe kızlar yanıma doluştu, bi de üstelik izlediğim diziyle ilgili o ne , bu kim, niye öle dedi diye soru yağmuruna tutup, beni zıvanadan çıkarıp yeniden hasta ettiler. Gece burnum tıkandı burun fısfısıyla arkadaş olduk. Sabak kalktım çay falan içtim , burnumun akması gitmiş, hafif tıkanık hala.
Bu gün arkadaşlarla okey oynayacaktık. Evden kati suretle gitmeyeceksin ültimatomu aldım. Arkadaşım kocasının beni gelip evden alacağını söyledi. Ben şimdi diyorum ki ev de kalsam ben yine iş miş bişe uydururum, en iyisi gidim çayım , çorbam önüme gelsin , bakım yapılsın he ne dersiniz kulağıma söyleyin ev halkı duymasın bi de akşam hastalığın tekrarlamaması garantisi istiyorum zira yarın da programım var:)))


notArkadaşlar son günlerde bloglarda akıllı blog ödülü mimi var. Biliyorum bir yerden gelip banada bulaşacak. Şimdiden çok teşekkür ediyorum. Lütfen bu konuda beni mimlemeyin. Seçim yapamıyorum ağzıma gözüme bulaştırıyorum ondan bundan kopya etmeye kalkışıyorum falan ..işte öle

6 Nisan 2009 Pazartesi

Ben, bu hafta sonu( zambak reçeli yüzünden yeniden düzenlendi)))))

Fena bir hafta sonu sayılmazdı. Bir tek Eniştemi ziyaret edince hüzünlendim. O ele avuca sığmaz insanın yatağa bağlı , konuşamadan sadece gözlerimizin içine bakması beni çok yaralıyor. Cumartesi bir Beyoğlu seferi düzenledim. Hava nasıl pırıl pırıldı. Giyindim kuşandım , güneş gözlüklerimi taktım fırladım evden . Ama o da ne, sahtekarrrrr. Meğer pırıl pırıl görüntüsünün altında buz gibiymiş. Üsküdar'a yürüyecektim vaz geçtim. Hemen bir arabaya atladım , sonra da motora bindim ver elini Kabataş. Ama heyhattt sayın okuyucu , kader ağlarını örmüştü bir kez. Finüküler çalışmıyordu. Zavallı turistler, tabi obnlara Kabataş'dan finüküler yoluyla Taksim'e ulaşacakları öğretilmiş. Şaşkın ördek gibi Taksim Taksim diyerek dolanıyorlardı. Ben de tünelin başında , bekleyip çalışmıyor diyen görevliye höykürdüm, ne yani bu mu dur. Çalışmıyor dedin bitti, insanlar da habire çoğalmakta. Telefon açtı , zırt diye Taksime servis yapacak otobüsler geldi. Ondan sonrası bilindik, Beyoğlu ekibiyle bağırış çağırış sohbet, çay kahve yeme içme. Eve biraz geç döndüm. Kızlar evdeydi, Gamsenin arkadaşı gelmişti. Naziş de yorgunluktan pes düşmüştü. Pesah dolayısıyla çok yoğun bir hafta geçirdi. Sınıf gezileri de eklenince çok yoruldu. Üstelik de pazar günü Pesah yemeğine katıldı. Neyseki salıdan sonra pazartesiye kadar bayram tatili. Tatmamız için Matsa ekmeği getirmişti, bir kaç gündür kahvaltımı onunla yapıyorum. Bizim yufkalara benziyor biraz. Pesah ve matsayı burada anlatmak uzun süreceğinden link verdim , üzerlerine tıklayabilirsiniz. Pazar günü yine erkenden uyandım saat 11 e kadar yatakta kitap okudum. Oyun okuduğum kitabın adı yazarı A.S Byatt. kitabın arka kapağında kitap hakkında şunları yazıyor.

Birçok okurun Booker ödülüne layık görülen Possession adlı romanıyla tanıdığı A.S. Byatt'ın bu romanında olaylar iki kız kardeş arasında geçer: Julia ve Cassandra, çocukluklarında kurmaca bir ortaçağ dünyasında geçen bir "oyun" geliştirmişlerdir aralarında. Oysa yetişkin yaşa geldiklerinde yalnızca kurdukları bu düşsel dünyayı geride bırakmak zorunda kalmamış, aynı zamanda birbirlerinden de kopmuşlardır. Bu kopmayı yaratan ise geçmişlerinden çıkıp gelen, ikisinin de bir zamanlar aşık oldukları bir erkektir. Her ikisini de kendi amaçları için yönlendiren bir erkek.

Her iki kardeş de, bir yandan zeki ve yetenekli, öte yandan kinci, kıskanç ve bencildir. Güzel ve hayat dolu Julia romantik romanlar kaleme alırken, akıllı ve ciddi olan ablası Cassandra Oxford'da öğretim görevlisi olan bir ortaçağ uzmanıdır.

Byatt'ın bütün yapıtlarında olduğu gibi, bu roman da simgelerle ve örtülü anlamlarla yüklüdür. Aslında asıl öykü Julia ile Cassandra'nın birbirleriyle ilişkilerinden çok, her birinin kendi kendisiyle olan ilişkisidir. Yazar belki de bizden düşlerde yaşamak ve yaşamdan fazla şey beklemek yerine, yaşamı bir oyundan farklı kılmamızı istemektedi
,

Kitabımı okurken ben çay ve tostla halletim işimi, çünkü kocam ve Nazlı gitmişlerdi. Gamse de kalkınca -Anne ben de bilgisayar da kahvaltı edeyim , bakacağım bir şeyler var dedi. O da harıl harıl plan , sunum hazırlamakta. Ekmekleri kızarttım birine krem peynir sürüp üstüne minik domatesler koydum, diğerine hafif tereyağ sürdüm , üstüne de bir kaşık zambak reçeli koydum. Açmayın gözlerini öle zambak reçelini anlatıcam yazının sonunda.Eniştemi ziyarete giderken , teyzemlere götürmek için mercimek köftesi ve irmikli pasta yapmıştım. Tabi eve de yapmıştım))). Onlardan da iki mercimek köftesi ve bir dilimde pastadan koyunca bizim kız bayıldı tabağa. Hepsini bir çırpıda yuttu da peynirliden bi tane daha istedi.



Sonra sonra Ben , görümcemin kızı Meral( O da benim kızlarla meslektaş) , görümcem, Canım Memo(görümcemin oğlu, küçüklüğünden beri birbirimize bayılırız. )) ve eşi Nilüfer ile Validebağındaki Adile Sultan Kasrına gittik. Sahtekarrr beni yine aldattı hava ve dondumm. Ya nası öyle pırıl pırıl olup da öyle dondurdu anlatamam. Ama inadına inadına dışarda oturduk. Zaten sonra da içerde yer kalmadı hehehehehe.İki saat falan oturmuşuzdur,Bir şeyler içtik, çok güzel kurabiyeler vardı. Yemeğe kalmayalım dedik kalktık. Görümcem yolda hadi bize gidelim , ben bişe anlamadım dedi. Ona gittik. Bize bir masa kurdu breh breh. Dondurucuda pide bile varmış , onlarıda fırına attı. Bi de sohbet patlattık , ısındık.

Şimdi gelelim zambak reçeli olayına. Biz kocayla evlenip, denizi olmayan yere gittik ya. Eski arkadaşlarım bilir, kar , boran fırtınagirmiştik kasabaya. İşte oraya giderken ailelerimiz bize çeyiz olarak sevdiğimiz yiyeceklerden de koymuşlar. Kocamın çeyizinden bu zambak reçelide çıktı. Ben bal kavanozu sandım, aynen bal renginde ve kıvamında çünkü. Ama kapağı açar açmaz o mis gibi çiçek kokusu beni çarptı, bi parmak ağzıma attım , tadı daha fena çarptı. Gül desem gül değil, bal desem içinde yapraklar var. Zambak reçeli dedi kocam. Kendi bahçelerinde açan zambaklardan yapıyormuş kayınvalidem. Ama biraz zor bir işlem, defalarca kaybnatılıp suyu değişiyormuş, yoksa acı oluyormuş. Sonra sıkılıp çıkarılıyor sudan yapraklar ve bal kıvamında kaynatılan şerbete atılıyor. Tabi bunun el ayarı falanda vardır. Ben hiç yapmaya kalkmadım. Kayınvalidemi kaybettiğimizden beri Eltim yapıyor hohooo ben bu elti lafına çok gülerim nedense. Neyse Nimet yenge bu konuda Kayınvalidemi hiç aratmadı. Ama sanırım onunla birlikte son bulur bu tat. Başka hi kimse yapmıyor çünkü. Bildiğimiz beyaz zambak merak edenler için. Uyy ne uzun yazı oldu bu , gittim ben ,iyi bir hafta sonu olsun. Yarın ve çarşamba günü programım var ondan sonra ne gele ne gele

Düzenleme-1 yorumlardan anladığım kadarıyla zambak reçeli güne damgasını vurdu. Tarifini az biraz yazdım. Aslında elimde zambak olsa ben bu tarife göre yaparım ayol. Bence deneyin korkmayın ama bizim zambakların kökü ooooo belki seksen doksan senelik , ilk olarak kim tarafından soğanları diklip , üretilip çoğaltılmış bilemiyorum. yani hiç bi kimyasal işlem gübre mübre , ilaç milaç görmemiş. O yüzeden bilemiyorum bu çiçekçilerdekinden olurmu. Hem ne kadar alacaksınız, bizimkilerin neredeyse zambak tarlası var, bi topluyolar ve reçellik yapraklarını ayırıyorlarki, kazanlar doluyor. Haşlayıp sıkınca da bir lokmacık kalıyor. Sonra da kızlara gelinlere torunlara torbalara birer kavanoz birer kavanoz dağıtılıyor. E aile de gittikçe genişliyor varın hesaplayın olayı hehehehe.İstesen de iki kavonoz düşmez ama arad bi torpil gördüğümüzü söylemezsem de ayıp olur))

Düzenleme 2. Ecenin dediği oldu, son 15 dakidır, kendiliğinden şıpır şıpır akan bir burna ve acıyan bir boğaza sahibim artık