Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

1 Nisan 2012 Pazar

Pazar söyleşisi


Yağmur yağdı da yağdı bugün. Kızlar, kuzen buluşması yaptılar. Ben evde kitap, film günü yaptım kendime.
Önce kahveme bir şiir kitabı eşlik etti. Kahve bittiğinde kitap da bitmişti. Mırname-Yetişkinler İçin Kedi Şiirleri. Şiirlerin güzelliği mi? resimlerin güzelliği mi? yoksa kitabın eve geliş hikayesi mi? çarptı beni anlamadım. Gamse'nin okulunda kitap standı kurulmuş. Gamse bu kitabı beğendiğini söylemiş. Öğrencilerinden biri bunu duymuş. Harçlığı ile kitabı satun almış. Eve götürmüş, hediye paketi yapmış, içini yazmış ertesi gün getirip örtmenine hediye etmiş. Örtmen çok duygulanmış, ağlamış.Şiirlerde , resimlerde öyle güzelki.












Sonra, Meltem Cumbul ve Timuçin Esen'in başrolünü oynadığı Labirenti izledim. İkisini birbirine çok yakıştırmıştım Gönül Yarasında. Bu filmde de çok iyi bir ikili olmuşlar.









Sonra akşam yemeği için yeşil mercimek pişirdim. Bu havaya ancak bir kara şimşek yakışır dedim. Hazır olan yemeklerin yanına da yakışır dedim:)

Sonra sonra Suskunlara devam ettim. Eflatun renkli, musuki dolu bir kitap...Bağdasar,Kirkor,Davut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael bu kitapta ki yol arkadaşlarım.Sonsuzluğun derin nefesindeyiz...

Şimdi buradan defalarca yazmıştım, bana bir kitap söyle, öner deseler ilk söyleyeceğim Sevgili Arsız Ölümdür. Latife Tekin'in bu romanı benim için çok özeldir. Kendimi Dirmit gibi hissettiğim günlerden kalan bir şey bu bende... Benim gibi hisseden biri, bir şair Fırat Demir şiirini yazmış. Yeni Cüret Çağı adlı kitabına koymuş.Şiir ben de var ama buraya koysam sanki haksızlık olurdu gibi geldi. Bence kitabı alın. Okuyun.. İki kitap yanyana duracaklar , benim o günlerime selam gibi...

Umarım güzel geçmiştir haftasonunuz ben benimkinden gayet memnundum:)

31 Mart 2012 Cumartesi

Yürüdük ey halkım unutma bizi

Başlığın nedeni yazının en altında:)

Bugüne Cancan'ımla kahvaltı yaparak başladım. Sabah aradı -Cicianne , ne zaman geleceksin dedi. Hemen dedim hemen... Giderken ona en sevdiği çorbayı yaptım götürdüm.Kapıyı bana O'açtı. Cicianne bastonlu dedenin kapısını çaldın mı? dedi. Ben anlamayınca Annesi anlattı. Geçen gün annesi tam apartman kapısını açarken, O da işgüzarlık edip , boyunun uzandığı en alttaki zili çalıvermiş. Alt katta yalnız oturan yaşlı adam da balık temizliyormuş. Otomatiğe basmadan direk kapıyı açmış. Elleri kanlı kanlıymış, onu görünce bizimki çığlığı basmış çok korkmuş. Adamcağız ellerini yıkayıp gelmiş, buna sarılmış öpmüş falan ama , defterden silinmekten kurtulamamış. Birlikte kahvaltımızı yaptık, Şirinler'in sinema filmini izlememiştim, birlikte izledik. Bana anlatacağı çok şey birikmişti. Gamse'nin hediye ettiği Dinozor parkı biletini baba oğul kullanmışlar ama dört boyutluymuş. Kanatlarını açıp gelirken, kuyruğunu çarparken çocuğun ödü kopmuş. Onu anlattı. Geçen gün ilk kez duyduğu gökgürültüsünü anlattı. Ayşe Yağmur'la yıl sonu gösterisi yapacaklarmış onu anlattı. Götürdüğüm çorbadan iki tabak içti. Bu sırada benim de çıkma saatim geldi. Gel birlikte uyuyalım dedim, bana köpek balıklarını anlatırken uyudu. Yatırdım odadan çıktım , baktım bu kez de Uras efendi benim çorbayı kaşıklıyor. Annesi valla yarım metreden ağzını açıyor çorbaya dedi.

Cancanlardan çıkıp yan komşuları Zeya'ya geçtim.Pırıl pırıl, mis gibi havada, Prens Adalarına karşı teras parti yaptık. Balığımız, beyaz şarabımız, salatalarımızı şahane sohbetimize katık oldu.Ebru blog adıyla Ebrucuk ama şimdilerde tembellik edip yazmıyor ve de Zeya'nın çocukluk arkadaşı ama çoktaaan bizim gruba katılmış olan Elçin ile çok ama çok güzel bir gün geçirdik.



Dönüşte ben biraz yürüyeyim dedim ve Bağdat Caddesi boyunca; Fenerbahçe Lisesine kadar yürüyüp, oradan dolmuşa bindim.
Bu bando takımı caddeyi baya bi neşelendirmişti.

Bu gelin gibi ağaçta, biz inanamasak da artık baharın geldiğini gözümüze sokuyordu:))

Dolmuştan Kuşdili caddesinde inmek ve Natilius'un önüne kadar yürümek zorunda kaldım. Yüce Yaradan, yürümek mi? istiyorsun al sana yürümek dedi bana. Trafik tamamen kapatılmıştı.Halk evleri şenliği varmış. Ha bire ses sistemleri ve , sahne kuruluyordu meydana. Halk perişan olmuş. Yaşlı insanlar artık yüyemiyorlar, taksi yok. Meydan da kalakaldım. Sonra Natilius'un önüne kadar yürüdüm. Bir taksi gördüm. İçinde iki yaşlı kadın vardı, binmişler ama taksici gitmiyor. Çünkü Moda yönüne gideceklermiş. O yönden geldiğim için ben de biliyorum ki, trafik kapatılmış. Neyse kadınceyizler inmek zorunda kaldı, ben hemen bindim. Adam korktu, nereye dedi. Çek kardeşim yav, korkma dedim. Bizim ora müsait. O yöne Kadıköy'den araba kalkamadığı için açık yoldan zırt diye eve geldim.

Şimdi yetkililerden bir ricam var. Haberlerden sonra sunulan hava durumu gibi bir de İstanbul'un miting durumu sunulsun. Ona göre hareket edelim. Bu kaçıncı mağduriyetim arkadaş ya. Hep mi? beni bulur.

Neyse sonunda evime kavuştum.

................................................................................................................................................................
Yarın 1-Nisan...Dünya şaka günü olabilir ama bunun yanında tarihe Lale ve Zeki'nin nişanlandığı gün diye de not düşülür:))
Geçen yıl şunları yazmışım, artık 32 yerine 33 yıl olmuş.Bundan tam 32 yıl önce Babam eve gelip- Nişan yapılacak salonun yani Aksaray Orduevinin sadece; 1-Nisanda boş olduğunu ve okeylediğini söyleyince; şaka dedim bu tarih, şaka..
Ama her şakada bir gerçek payı varmış demek ki. Neyse ki davetliler , davetiyeleri ciddiye aldılar da; biz 1-Nisan-1979'da nişanlandık. Saçlarımı yapan kuaför ; teyzemin kulağına eğilip - ay bunlar kaçtılar mı? ya da akraba evliliği falan mı? niye bu kadar küçük evleniyorlar demiş. O tarihten tam 4 yıl sonra evlendik...
Nişan töreninden aklımda üç şey kalmış..biri annemi hüzünlü gören kayınvalidemin, anneme kız veriyorum diye üzülme,sen bana Lale'yi verme , Zeki senin oğlun olsun demesi ...Ve evrene mesajın hemen gitmesi, duanın oracıkta hemen kabul olması... O tarihten sonra Zuz'un velisinin bile kocamın olması. Erkek kardeşimi askere kocamın götürmesi. Hatta , onun hemen asker dönüşüne rastlayıp, aynı yere de düşmesi nedeniyle, alayın depo bölümünün kardeşime geçmesi.
Sanki sünnet düğünüymüş gibi programa konulan palyaço gösterisi ve içkiyi kaçırıp dansözün karşısında kadın programını bitirene kadar oynayan kocamın çocukluk arkadaşı:))
Gerisi çok eskiden görülmüş ve hala hatırlanan güzel bir rüya gibi...

30 Mart 2012 Cuma

Dün akşamdan oldu gözüyle baktığım şey olmadı.Karanlıkta göremediğim şeyler gün ışıyınca görünür oldu. Umarım çok daha iyisi olacağı için olmamıştır.

Bu gün kızlar 10 günlük paskalya tatiline giriyorlar.Yani 10 gün boyunca, onlara endeksliyim. Yalnız benim, kendime ait iki özel programım var. Onun dışındaki günlerde ne derlerse he!.Zaten kendi arkadaşlarıyla programlarını da yapmışlardır çoktan.Sabaha kadar oturmaca ve öğlene kadar yatmaca da programları dahilindedir.Kitap İhsan Oktay Anar'ın Suskunları okuyorum. İhsan Oktay Anar çok sevdiğim bir yazardır. Özellikle Puslu Kıtalar Atlası bir sürü şeyi sorgulamama neden olmuştur ve benim için çok özel bir yere sahiptir.

Suskunlar İhsan Oktay Anar'ın ustalık devri eseri diye adlandırılmış. Suskunlar...Susmanın bir erdem olduğuna inanan topluluk üyelerine verilen bir ad. Kitap Mevlana'nın şu sözüyle başlıyor.
'' kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür'' hz. mevlana. Okudukça sanırım daha çok yazacak şeyim olacak. Tarihi kurguda İhsan Oktay Anar üstüne başkasını tanımam valla. Şimdi peşine takılıp, eski Galata'da, Beyazıt'da , yeraltlarında gezmenin tadına doyamayacağımı daha kitabın ilk başlarında biliyorum.

Yazı burada bitiyor. Görümcelerimin çağrısına uyarak, hem birlikte çay içmeye hem de bir kaç tur okey oynamaya gidiyorum.

29 Mart 2012 Perşembe

Düşünen Şarkılar

Bu günkü yazıya müzikle başlıyoruz efeem...



Yukarda dinlediğiniz şarkı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde yatan hastaların yazdığı şarkı sözlerinden şiirlerden yapılmış bir Albümden.
Çok sevgili Uzaklar beni bu albümden haberdar ettiğin için sana çok teşekkür ediyorum.Şarkılari dinledim hepsi çok güzel ama doğduğum, doyduğum, yaşadığım yer olan Üsküdar'a hasreti anlatan Üsküdar İskelesi adlı şarkı çok etkiledi beni.Tesadüf mü? bilemiyorum ama Üsküdar İskelesinden henüz geldim. Belki de benim hemen ulaşabileceğim bir yere duyulan hasretin anlatılması buna neden olmuştur.Geçen yıl da, yine Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin bilinmeyen tarihi adlı bir kitap okumuştum.Kitap burada tedavi görmüş hastaların, çalışanların anılarından oluşuyordu.

Sözünü edeceğim kitap, çocuklara da yetişkinlere de hitap eden Ballı Çörek Kafeteryası...Yazarı Zeynep Cemali'yi 2009 yılında kaybettik. Her yıl adına düzenlenen bir öykü yarışması var. Yarışmanın 2012 yılı teması ise, Zeynep Cemali’nin Patenli Kız romanındaki,“Ona duyduğum öfke çoktan uçup gitmişti” cümlesinden yola çıkılarak “hoşgörü” olarak belirlendi. 2012 yılı seçici kurulu Necati Tosuner, Hacer Kılcıoğlu, Süleyman Bulut, Nuran Özyer ve Müren Beykan’dan oluşan yarışmanın son başvuru tarihi, 18 Mayıs 2012.Buradaki Linkten gerekli bilgileri edinebilirsiniz.



Ballı Çörek Kafeteryasına geri dönersek, annesinin ölümünden sonra onunla birlikte kurdukları hayali gerçekleştirmek için; babası ile birlikte Ballı Çörek Kafeteryasını açan Sıla'nın ve buraya gelen birbirinden ilginç müşterilerin hikayeleri. Benim çok hoşuma gitti. Dün gece Muhteşem Yüzyılı izledikten sonra keyifli keyifli okudum ve bitirdim.


Şimdi gelelim ben bu gün ne yaptım:)

Sabah biraz zor uyandım, yani kargalarla uyanamadım.Kahvaltımı yaptıktan sonra kütüphaneye gittim. Babamın okuduğu kitapları teslim ettim. 15 günde bir ödünç kitap alıyoruz ve teslim ediyoruz. Babam 15 günde kalınlı inceli 5 kitap okuyor. Bir kitap da kendim için alıyorum. Bu kez kendime İhsan Oktay Anar'ın Suskunlarını aldım. Kütüphaneden sonra sahilde yürüdüm ve herzaman ki yerimde oturup, denize doğru ayaklarımı uzattım, çayımı söyledim. Önce biraz gazete okudum. Baktım gazete çok uçuştu rüzgardan , Suskunları çıkarıp onu okudum. 32 sayfa okumuşum bir çay daha içtim, bir karanfilli tüttürdüm:) ve eve geldim. Gelirken artık onlara bir şey yapmadığım için şikayet eden ev halkına özellikle Gamse tabi bu:) ev yapımı su böreği ve fındıklı kek aldım.

Gelelim diyet nasıl gidiyor kısmına...İyi, büyüklere selam eder ellerinden öper, küçüklerin de gözlerinden.Şaka bir yana gerçekten iyi gidiyor. 12 kg falan oldu verdiğim. Temmuz ayına kadar hedefimde bir 10 kg daha vermek var. Eğer hedefime ulaşırsam breh breh, temmuzda yeğenimin düğününde indim havuz başına bir yar çıktı karşıma türküsünü söyleyebilirim.Ama siz temmuza kadar beklemeyin buradan Candan Erçetin'den dinleyebilirsiniz.Araya Rumcasını da attırmış, güzel olmuş.
Bu günün diyet yemeği...öğle yemeği olarak, yoğurtlu taze bakla ve salata yedim. Akşam iki dilim esmer ekmeğimin bir dilimi yerine bir kase mercimek çorbası içeceğim sonra ızgara edilmiş baharatlı tavuk ve yeşil salatam var. Daha ne olsun ayol.

Eveeet bu gün yine çok faideli bir yazı okudunuz BENCE:).



Şimdilik bu ka.

28 Mart 2012 Çarşamba

Kaplumbağalar da uçar


Bu gün, son yıllarda izlediğim en etkileyici filmlerden birini izledim. Saddam yönetiminin devrilmesinden sonra çevrilen ilk film olma özelliğinin yanı sıra, oyuncularının çoğunun yerli halktan olması da ayrı bir gerçeklik katmış filme.

İsmini eski bir kürt öyküsünden alıyor. Öyküye göre uçmayı çok isteyen kaplumabağaya , kuşlar acırlar ve isterse onu uçarabileceklerini söylerler.İki kuş bir çubuğun iki yanından gagalarıyla tutarlar, kaplumbağa da ağzıyla ortadan tutunur ve uçamaya başlarlar, uçmak kaplumbağanın o kadar hoşuna gider ki, heyecanlanıp ağzını açınca ait olduğu yere düşer.

Eğer Nazım Hikmet; bana mutsuzluğun resmini çizebilirmisin Abidin deseydi, emin olun filmdeki kızın gözlerindeki mutsuzluktan daha iyi bir model bulamazdı.Filmin konusu Irak-Türkiye sınırındaki mülteci kampında ki çocukların kara mayınlarını toplayarak hayatlarını sürdürmeye çalışmaları.Filmi izlemenizi çok isterim.

Evet kaplumbağalar da uçar ama onları uçuran rüzgar kesildiğinde ait oldukları yere çakılırlar.


Amerika'nın Irak'a saldırısına birkaç gün kala Irak-Türkiye sınırında bir Kürt mülteci kampı... Boş kovanların, yakılmış tankların ve bomba çukurlarının orta yerindeki köyde ailesini yitirmiş Satellite (Uydu) lakaplı bir çocuk yaşar. Satellite günlerini televizyon antenlerini tamir ederek ve üç beş kelime bildiği İngilizcesiyle uydu kanallarındaki savaş haberlerini meraklı ve tedirgin köylülere tercüme ederek geçirir. Genç adam ve köyün ona hayran diğer çocuklarının bir de gelir kaynağı vardır: Mayın toplamak... Toprak altından hayatları pahasına çıkardıkları mayınları Birleşmiş Milletler'e geri satarlar. Kaza sonucu birçoğu kollarını ve bacaklarını kaybedip sakat kalmıştır..



  1. Glass Bear', En İyi İstikbali Film ve Barış Film Ödülü, Berlin Uluslararası Film Festivali, 2005.
  2. 'Golden Seashell', En İyi Film, San Sebastián Uluslararası Film Festivali, 2004.
  3. Jüri Özel Ödülü, Chicago Uluslararası Film Festivali, 2004.
  4. Uluslararası Jüri ve İzleyci Ödülü, São Paulo Uluslararası Film Festivali, 2004.
  5. 'La Pieza' Ödülü, En İyi Film, Ciudad de Mexico Uluslararası Çağdaş Film Festivali, 2005.
  6. İzleyci Ödülü, Rotterdam Uluslararasi Film Festival, 2005.
  7. 'Golden Prometheus', En İyi Film, Tiflis Uluslararası Film Festivali, 2005.
  8. 'Aurora' Ödülü, Tromsø Uluslararası Film Festivali, 2005.
  9. 'Golden Butterfly', Isfahan Çocuk Filmleri için Uluslararası Festivali, 2004.
  10. 'Gold Dolphin', Festróia - Tróia Uluslararası Film Festival, 2005

27 Mart 2012 Salı

Kaos

Bu günün programı günler öncesinden belliydi. Fikri Mühim'in davetlisi olarak önce Etiler Hillside Clupde kahvaltı yaptık, sonra da yarın vizyona girecek olan Kaos -Örümcek Ağı filminin ilk gösterimini izledik. Bu uygulamayı geçen yıl Çağan Irmak'da yapmıştı ve Prensesin Uykusunun galasını blogcularla birlikte izlemişti...

Kahvaltıda bir çok blogcuyla tanışma fırsatım oldu.Bir buçuk saat kadar süren kahvaltı sonrası filmi izlemek üzere Wings Cinecity sinema salonuna geçtik. Hep diyorum ya;artık yerli filmleri izlerken gururla izliyorum. Kaos filmini izlerken de aynen bir Amerikan filmi izler gibi izledim. Aksiyon sahnelerinin başarısı artık yabana atılır gibi değil. Aksiyon sahnelerinde ki rap müzik de zaten tempolu olan filmin temposunu daha da artırıyordu. Rojda Demirer'i zaten çok severim bu aksiyon filmine de çok yakışmıştı. Angeline Jolie gelse havasını alırdı valla...
Kısaca filmi beğendim, test ettim onayladım.Gökhan Mumcu ve Cemal Hünal yani bizim Issız Adamımız da aksiyon sahnelerinde süperdiler.






Film çıkışı, Beşiktaş'a inince acaba Ortaköy'e geçsek mi? dedik ama sonra vaz geçip eve döndük.Kocam, klübüne yollandı ben eve döndüm. Yolda bu kargaya rastladım, ağzındaki yaprağı ne yapacaktı anlamadım. Ama görünüşü çok şaşkındı, bir o tarafa bir bu tarafa bakıyordu.

Eve geldiğimde öğle yemeği saatimi neredeyse bir saat geçmişti. Şimdi ızagarayla falan uğraşmayayım dedim ve kendime bu tabağı hazırladım. Yumurtaları kaynayan suya kırdım beyaz kısmı tamamen pişince , kevgir yardımıyla çıkardım. Üstüne baharat ve birer damla sızma yağ damlattım.

Şimdilik bu kadar diyelim...

26 Mart 2012 Pazartesi

foto-pazar eki

Pazar gününün programsızlığı aniden şahane bir güne dönüştü.Naziş arkadaşlarıyla Kuzguncuk' da kahvaltı yapmak için, biz de karı koca -hadi bari koruda birer kahve içelim diye çıkmak üzereyken Gamse aradı.Arkadaşlarla program yapmıyoruz, Beylerbeyi'nde buluşalım dedi. Biz kapıdan çıkmak üzereydik O' daha Şaşkınbakkal'daydı. Eş zamanlı buluşabilmek hem de yürüyüş yapmış olmak için Kuzguncuk'a yürüdük.Oradan minübüse atlayıp Beylerbeyi'ne geçtik

.Beş dakika geçti, geçmedi Gamsegamse çıka geldi.Açım dedi baktık saat zaten bir olmuştu. Arkadaşlarımla gittiğim balıkçıya götürücem sizi dedi ve kıyıda ki, Tarihi Beylerbeyi Balıkçısına gittik.

Benim şok diyetimin son günüydü, öğle yemeğinde beyaz veya kırmızı et ve salata var, ama ekmek yok.O yüzden en büyük balığı sipariş ettim:)Onların karides güveçinin sadece çatal ucuyla tadına baktım.Balıklarımız, manzaramız süperdi. Bizim sohbete, arka masadaki grubun, önce Maldiv anıları sonra gidecekleri Brezilya turu heycanı karıştı. Yaş ortalamaları kocamın deyimiyle ununu elemiş ,eleklerini artık duvara asmış civarlardaydı. Valla kendilerini içimizden tebrik ettik ve grubun en konuşkan hanımının tiyatro anılarına geldiğinde kalktık.



Bir yerlerde oturalım çay kahve içelim , gazetelerimizi okuyalım dedik. Öneri yine pazar gününün organizatörü Gamse'den geldi. Hadi Beylerbeyi Sarayının bahçesinde okuyalım, çayımızı neyin içelim dedi. Valla , kızları da analarına çekmiş dedim, program yapmakta üstlerine yok. Saraya gittik. Bahçesi yine efil efildi. Burası zaten Abdülaziz'in yazlık sarayıymış, ısıtma sistemi yok. Yazın en sıcak aylarında bile içerisi çok serin.Beylerbeyi Sarayına gidince , öyle kendi başınıza gezmek yok. Diğer müzeler gibi:)) Grup grup içeri alınıyorsunuz ve rehber gezdiriyor.Müze kart saraylarda geçmiyor haberiniz olsun.Pazartesi ve perşembe günleri hariç hergün açık. Giriş 20 lira biliyordum ama 15 lira aldılar . Gamse zaten ücretsiz giriyor. O yüzden demek ki zırtada pırtta da Beylerbeyi Sarayına geliyorlar:)) İçeri girdik, önce baktık rehberli turun başlamasına 15 dk. var daha, bahçede gezindik , resimler çektik. Sonra zil çaldı içeri girdik. Bizim grupta İranlı bir çift vardı. Çok sevimlilerdi. Rehber Şah Rıza Pehlevi'nin Cumhuriyet döneminde misafir olarak, sarayda kaldığını söyleyince; Has Şah , has şah dedi. Bizim grupta bir de öpüşgen çift vardı:)) öpüşe öpüşe sarayı gezdiler:))Saray, Dolmabahçe Sarayı tarzında. Özellikle tavan süslemeleri beni çarpar buranın. Abdülaziz denizciliğe çok meraklıymış o yüzden tavanlarda, Yelkenlilerin bolca olduğu
denizli tablolar var.Bu taraflara yolunuz düşerse ve de burayı gezmesseniz, hayatınıdan bir rengi esirgemiş olursunuz.



Bu salonda ki masanın üstünde gördüğünüz saat; tersanede yapılmış, saat başlarında mehter marşı çalıyormuş.



























Saray gezisi bitince, arka bahçesindeki kafeterya bölümüne geçip, çaylarımızı içip gazete okuduk. Hava ve ortam o kadar güzeldi ki akşam olunca zor ayrıldık oradan.Hemen , Sarayın önünden de taksiye atlayıp eve geldik.

Akşam hep birlikte Survivor izledik. Gece kitap okumadım, gözüme çay banyosu yaptık. Çay poşetlerini gözümün üstüne koyup 20 dk yattım. Biraz iyi geldi. Gözüm ağrımıyor ama hani bir yerinizi çarparsınız da günlerce orası sızlar ya öyle bir duygu vardı. Bu sabah kalktığımda da artık hiç bir şey yoktu.

Bu sabah kızlar gittikten sonra, şok diyetimin bitişini simitçi fırınından alınmış çıtır çıtır simitve peynirle kutladım...Ve de bir film izledim. Bu ara yerli filmlere ağırlık verdim farkındaysanız. Çok seviniyorum artık iyi oyunculukları izledikçe, film platolarının doğal platolar oluşunu gördükçe.
Bu günkü filmim BENİ UNUTMA''adlı filmdi. Aşkın kavuşamama hali değildi bu kez, kavuştuktuktan sonra ki haliydi. Birinin yanında ne zamana kadar durabilirsiniz haliydi.Unutulmanın bazen ölümden bile korkutucu olma haliydi. Biraz da çok sevdiğim unutma beni çiçeğinin hikayesiydi. Benim bildiğim hikayeden çok farklı bir hikayeydi ama bu da güzeldi. Olabilirdi, o hikaye de bu çiçeğin isim hikayesi olabilirdi.

Bu gün zinhar evdeyim, genel temizlik günü, evi haftaya hazırlama günü...