Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

21 Ocak 2011 Cuma

ha astık... ha kazıkladık

Berbat bir gece geçirdik... Naziş biraz daha iyi ama bu kez de Gamsegamse kötü bir gece geçirdi.. Ama gitmem gerek dedi ve okula gitti yine de... Neyse ki bu gün yarım gün...Ben de sallantıda gibiyim... heran gemi yan yatabilir...Kocamın teşhisi... artist gibi gezmemiz, kendimizi korumamamız... Halbuki kalın kalın giyinsek, atkılarla berelerle çıksak sokağa... yataktan kalkar kalkmaz üstümüze bir şey alsak hiç bir şey olmazmış... Kendi aynen böyle yapıyor ama hep de hasta oluyor.... Annem derdi ki; bu çocuk hep lohusa gibi giyiniyor hehehehehhe...yani ha astık ha kazıkladık olayı... değişen bir şey yok... virüs her delikten sızabiliyor...

20 Ocak 2011 Perşembe

Bu sabah Kızların ikisi de kendini hasta hissederek uyandı... Naziş gidemedi, Gamsegamse ben idare ederim, olmadı revire gider yatarım dedi. Naziş bir şeyler atıştırdı ve doktora gitti... Bronşit olmuş, bir kaç gün daha geciksen hastaneye yatırırdım , demiş doktoru... Görünüşte biraz halsizliği ve öksürüğü vardı... Sabah gitme desek okula bile gidecekti az kaldı.Bir kaç gün raporlu evde dinlenecek ilaçlarını içecek

Nazlı hasta olunca Zuz'a gidemedim tabiki... Kitap okuduk...film izledik...pizza partisi yaptık...Nazlı bol bol uyudu. Tüm hafta sonu planlarını şimdilik iptal ettim...Cumartesi günü için Frida- Diego sergisine gitme planları yapıyorduk halbuki Peren^le...Önümüzdeki hafta inşallah artık...Ne demiş Kanuni; olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi... ne doğru demiş valla

Bizden bu günkü haberler bu kadar... Akşama Fatmagül var...dünden kalan kuru fasulye var:))

19 Ocak 2011 Çarşamba

İçimdeki İstanbul Fotoğrafları ve CANCANN

Bu gün CANCAN bizde...Azeri yardımcıları tam dört saat mutfağa kapanıp kestaneli kayısılı bir Azeri pilavı yapıp gitmiş:)) sanırım vedasını yapmış. Gitme nedeni Ayran...yani köpekleri...
Bizde o kadar özlemiştik ki, Kocamın gripal hali, Zuz'un hastalığı ameliyatı derken iki haftadır görüşemiyorduk. Ciciannee saçları kesilmiş, berber kesmiş dedi... Güzel mi? dedim cevap yok...Tarana çobası pişirelim dedi. Pişirdik , yedik ,Kule oyuncakları çıkardık,,,kuleler yaptık. O elektrik süpergesinin üzerine bindi, at yerine birlikte döktüğü bisküleri süpürmek bahanesiyle bende evi süpürdüm. At yoruldu dedi, gitti fişi çekti. Dışarı çıktık. En sevdiği etkinlik olan; bizim marketin yürüyen merdivenlerinden inip , kurabiyeler aldık.Kurabiye yiye yiye parka gittik.Orada Tim adlı bir Alman çocukla tanıştı oynadı...kurabiye ve haribo alışverişi yaptılar aralarında.Gelince uyuyalım dedi, doğru yatak odasına gitti.O uyurken ben çalıştım...Kuru fasulye , pilav yaptım... O'nun için sebzeli somon balığı pişirdim... Artık uyanınca bir faliyet düzenleriz.

Dün akşam bir sızmışım, hiç uyanmadan sabah oldu...Ay neydi O , Öyle Bir Geçer Zaman ki de ki rezillik. Bi Osman'ın denize düşmesi eksikti... Denize de Osman'ı atacaklar değiller ya atmışlar koca adamı , ben de Osman denizden büyümüş çıkacak zaar dedim:))E bize diziyi bu Osman anlattığına göre ölmeyecek tabiki diye düşünüyorum bir beyin cimnastiği yapıyorum:))

Hastaneye giderken yanıma Mario Levi'nin İçimdeki İstanbul Fotoğrafları'nı almıştım.. Kendiyle söyleşiyor, İstanbulda Mario Levi adıyla doğmak nasıl bir şey onu anlatıyor. Bu kitabı almak istediğimi söylediğimde Leylak Dalıcım- alma dedi, ben sana gönderirim sana tanıdık yerleri anlatıyor sen hoşlanırsın dedi , ve öyle de oldu. Öyle insanı alsın ardı sıra götürsün ya da ne bilim su gibi aksın gitsin, o tarz bir kitap değil... Ama benim için şöyle bir şeyi oldu. Mario Levi'nin kendi içindeki fotoğrafların olduğu yerlerde benimde içimde fotoğraflar var... O Galata'yı anlatırken ben karşı cafede oturuyorum misal ya da Tüneli anlatırken ben o zamanlar oradaki Haşet ve Sander kitapevlerine uğruyorum bir, Çukurcuma'da mavi çinko çaydanlıklara bakıyorum, İstiklal'de Anneme elbise bakıyoruz.Asmalı Mescit Sokağında Naziş'in var olduğunu bildiği ama kapandığını bilmediği bir cafeyi ben yeniden aradım, öle işte...

Bu akşam ki dizim...Muhteşem Yüzyıl... Sonrası kitap okumaca...Yarın kuzenler Zuz'dayız...Geçmiş olsun partisi var.

Hadi gittim ben, CANCAN uyanır birazdan...

BU GÜNÜN ŞARKISI CANCAN'DAN...valla 500 kere dinledik, zıpladık, dans ettik burada

18 Ocak 2011 Salı

Hastahane notları

Hastaneden çıktık... Artık evimizdeyiz..Zuz başarılı bir ameliyat geçirdi...Dün geceyi biraz zor geçirdik ama o kadar da olacak artık...Her zaman olduğu gibi bu kez de maceralarımız eksilmedi... Çok ilginç olaylara tiplemelere tanık olduk... Kat görevlimiz, İsmet'i sanırım hayat boyu unutamayacağız... Bizi o kadar hoş tuttu , evine gelen misafirleriymişiz gibi nasıl ağırladı anlatamam...Türk kahvemizi, yeşil çayımızı ihmal etmedi... Sabah kahvaltımızda - sen çayı seviyorsun dedi bir porselen demlik çay getirdi ekstra:)) Hiç bir şey de kabul etmedi tek istediği çıkışda başhemşirenin yanında - çok mükemmel bir insansınız İsmet Bey dememizi istedi... Biz de hep bir ağızdan bağırıştık, asansörün önünde; çoook teşekkürler İsmet bey, çok mükemmel bir insansınız dedik.
Tam ameliyata girerken emarların evde unutulmuş olması- Selim'in hızla getirmesi... Annesi ameliyathaneye götürülen kadıncağızın tam bizim kapının önünde sara krizi geçirmesi... Üzerimize verilen battaniyelerin mükemmel İsmet Bey tarafından beğenilmeyip yerlere savurulması, buraya en renkli en şık battaniyeler gelsin diye bağırması, akabinde battaniyenin gelmesi yaşadığımız en ilginç olaylardan sadece bir kaçı...

Gelenimiz gidenimiz eksik olmadı, telefonlarımız hiç susmadı.... Hepinize çok teşekkür ederiz...telefonla arayanlara, mesaj gönderenlere... yorum bırakıp tüm iyi dileklerini bırakanlara hepinize hepinize .... Ve nihayet bu işte sağlıkla bitti şükürler olsun... Bir kaç hastane kareside vereyim sonra tüm günümü dinlenmeye ayıracağım...
Zuz ameliyata hazırlanırken... Berfu'da yanında... yanındaki seramik panoda Jale Yılmabaşar imzalı çok güzel bir panoydu... gece yattığım yerden hep ona baktım...


Zuz henfendi, artık ameliyatını olmuş, ayılmış, kompostosunu içmiş , kanlamış canlanmış ...Aylin'le... Aylin Zuz'un ta ortaokuldan beri arkadaşıdır...Hep evimizin içinde olmuş, beraber büyümüşüzdür... Hatta meşhur boza maceramız vardır onunla... Biz Niksar'dayken bize gelmiş, meşhur 86 kışında bir ay mahsur kalmıştır:)) Bir gün ben benim canım boza istiyor dediğimde - yaparım ama dört gün sabredeceksin, kapağını açmayacaksın demiş ama ben gidip gelip kapağını açıp bakmışımdır ama bozada olmuştur vallahi de...İki kızıma da hamile olduğumu duyar duymaz , hemen bir pembe yelek örüp inşallah kız olur demiş dediği de olmuştur:)

İşte bu da 2011 model Lale... Biraz hastane karışığı ama bi gün elbet daha düzgün bir biçimde çıkar karşınıza...



Şimdi yatma dinlenme vaktidir...

not: Kenan K ardeş, resmim neden böyle flu...bak herkes yeni resim istiyo:)

17 Ocak 2011 Pazartesi

Lale^nin Bahçesi beş yaşında




Lalenin Bahçe'si bu gün beş yaşında...Birazdan Zuz'un ameliyatı için hastaneye gidiyoruz. O yüzden uzun uzadıya yazmak için vakit yok...Bu gün kayda girsin diye ve en çok da hepinize bu güne kada paylaştığımız her şey için teşekkür etmek için yazıldı bu yazı...

16 Ocak 2011 Pazar

Profosyonel... Cadılar Zamanı ve Eski dostum Kertenkele


Çok koşturmacalı bir hafta sonu oldu...

Cumartesi günü çok önceden planlanmış bir programımız vardı... Bu günü bizim için Sevgili Balkahve ta Ankara'dan organize etti... Bizim evin yerini bilmeden hem de... Evimizin dibinde ve en sevdiğim tarihi mekanlardan biri olan Devlet Tiyatrolarının Tekel Sahnesinde sahnelenen bir oyunu izledik, Karı koca... Yeni yıl ve evlilik yıl dönümü hediyesi olarak...Evimizin dibinde derken de hiç bir abartı yok, yokuşu iniyorsun bir koşu, dibinde Tekel Sahnesi...1001 Gece dizisini izleyenlerin çok yakinen tanıdığı bir mekan burası ayrıca... Şehrazat'ın mimarlık bürosu olarak kullandığı yerdi...

Oyun , Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar'ın başrolünü oynadığı Profosyonel adlı oyundu. Oyunu çok ama çok beğendik... Oyuncular gözümüzün içine baka baka oynadı yani... Biz koltuklarımızı mimledik zaten , artık her yeni oyunda o koltuklar bizim... Çok ama çok teşekkür ederiz Canım Balkahve, inceliğin , arkadaşlığın bu güzel oyunu izlememize sebep olduğun ve hayatımın renklerinden , tatlarından biri olduğun için...





Akşam oyundan çıktık , serin serin rüzgar yüzünmüze çarpa çarpa, oyun hakkında konuşa konuşa yürürken, telefonum çaldı arayan Gamsegamse- Biz ablamla sinemaya geldik, siz de gelin bilet alıyoruz dedi... yok biz daha yeni çıktık falan filan dememe fırsat bırakmadan kapattı... Hadiii bu kez de sinemaya gittik ... Filme tam ucucuna yetiştik... Gider gitmez Naziş elimize patlamış mısır paketini ve birer frigola tutuşturdu yerimize oturttu... Soluk bile alamadan Nicholas Cage'in baş rolünü oynadığı, Cadılar Zamanı- Season of the Witch'i izlemeye başladık... Bu tür filmler Naziş ve Kocamın tarzıdır Gamsegamse ve bana kalsa Aşk Sarhoşuna giderdik:))
Film güzeldi.. Sonu biraz animasyona dönüştü ama bu tarz filmleri sevenler hoşlanacaktır.Çıkışta biraz D&R da gezindik eve geldik.

Eve gelince hemen çayımızı içtik biraz Cazibe'ye bakındık, sonra kitap okuma faslına geçtik.
Önce Vatan Kitap'ı okudum ağzımın suları aka aka... Yaşasın Haruki Murakami'nin dört gözle beklediğim kitabı çıkmış, adı; Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın sonu...
Şimdi Şebnem İşigüzel'in Eski Dostum Kertenkele'yi okuyorum...


Kitapta sözü geçen Matrakçı Nasuh, Kanuni zamanında yaşamış bir minyatür ustası...Savaşlara giderken bile Kanuni , yanında götürürmüş...Muhteşem Yüzyılı izleyenler bilir, elinde kalem kağıt gezen bir adam var, hatta bir iki kez adı geçti, son bölümde de Kanunini ile matrakçı oynadılar...Bu oyunu iyi oynadığı için bu ismi almış zaten... Ben işi gücü bıraktım bu minyatür ustasının peşinde gezmeye başladım, kitabı elimden bırakıp gidip onun minyatürlerine bakıyorum...Ha böylede bir huyum var. Diyelim bir tablonun , bir ressamın adı geçiyor hemen bulup bakmalıyım, bir şarkı adı geçse bulup dinlemeliyim...Bu kitap bana Leylak Dalıcımın hediye ettiği kitaplardan biridir...

Bu güne gelince, sabah kalktık kahvaltımızı yaptık, kahvelerimizi içtik... Ben yarın Zuz'un ameliyatı olduğu için , evle bir iki gün ilgilenmem imkansız olduğu için , biraz yemek stoklama işine girişeyim dedim... Kızlar kıpraşmaya başladılar, Gamse'nin değişmesi gereken elbisesi, Naziş'in bakması gereken şeyleri varmış, illede ben de gelseymişim... o zaman bana zaman verin dedim. Bir tencere sulu köfte yaptım yanına da erişte... Kuru biberleri sıcak suya koydum ki gelince zeytinyağlı dolma yapayım... saat üç buçuk gibi çıktık. Natiliusa gittik... Elbise değişim işiydi, Megavizyondu ,, acıktık hadi bir şeyler yiyelimdi derkeeen aklıma Haruki Murakami^nin kitabı düştü bir kez... Megavizyon^ da yoktu... hadi buradan Alkım'a geçelim dedik... orada da yoktu ya neyse Naziş alacaklarını aldı Kahve Dünyasında oturduk soluklandık ve eve geldik nihayet... Yazımı bitireyim dolmalarımı doldurayım... Eski Dostum Ketenkele^ye gidiyorum.
Yarın büyük gün sabah erkenden hastaneye gideceğiz Zuz'un ameliyatı saat 10.30 da...

14 Ocak 2011 Cuma

cuma cuma

Bu sabah aynadan değişik bir ''Ben'' baktı bana...Henüz alışamadım... Gamse hem beğendi hem alışırmıyız dedi... Nazlı çok çok beğendi... zıp zıpladı neredeyse -Anne genç kız gibi olmuşsun dedi...
Saç rengim,modelim dip köşe değişti...Dip bucak yenilendi... Dün akşam sadece boya için gittiğim kuaför... saçlarımdaki doğal süreçten dolayı:)) artık biraz açık renklere yönelelim, kızıldan vaz geçelim dedi, Gamse O'nu deli gibi destekledi, hadi saçlarada bir şekil verelim derken 2011 model Lale çıktı ortaya... Ben bi alışayım bi resim koyarım sizin için de...

Yalnız kızıl saçdan dönmek çok zor, acaip bir silme işi yapıldı, uzay aletlerinin içine girdim çıktım, kafam mavi bir şeyle kaplandı ve üzerine biraz para koysam 2.el bir araba alacağım fiyata kızıl saçlar gitti. Tabi bu şaka ama yine de içimi cızır cızır etti. Ben söyleyeyim de saçları kızıla boyarken de vaz geçerkende beni hatırlayın...Üstelik 20 gün sonra bir de renk oturtma işlemi var. Neyse unuturum elbet:))


Akşam kuaförden geldiğimde Fatmagül başlamak üzereydi... Hem izledim hem de gündüzden binbir meşekkatle yaptığım karalahana çorbasını içtim, bir güzelde mısır ekmeği doğradım içine... Valla da Anamın çorbası kıvamında olmuştu... Senede bir kez yaparım, hatır için bile olsa iki kez yapmam... O lahanaları ince ince doğrarken elim su topladı . Yok iç malzemesi, yok unlanması yok sosu... yok yav... Ordu'ya gider yerim daha zahmetsiz. Ama bu kez şöyle bir şey yaptım... Fazla hazırladım malzemeyi... yani lahanasını, minik minik doğranmış patatesi havucu, içinin fasulyesi... onları ikiye bölüp bir kısmını dondurucuya attım... Bu sayede bir kez daha pişirebileceğim yani...Artık Zuz , ameliyatını bi olsun da ... Pazartesi günü olacak... Benim pazar gününden eve yemek stoğu yapmam lazım.

E hadi ben gideyim artık... Şimdi eve şefkat gösterme vakti...