Lalenin Bahçesi

Bir kırmızı Lale işte.
Kitap okumayı, sohbeti, sinemayı, İstanbul'u ille de Üsküdar'ı sever. Olmazsa olmazları ailesi, Zuz, Cancan ve denizdir.
Çok şiir okumaz ama okursa Atilla İLHAN ve Orhan VELİ okur. Paylaşmazsa görmüş gibi okumuş gibi hissetmez kendini...

23 Haziran 2010 Çarşamba

Dün gece gümbür gümbür gümbürdedi İstanbul... Şimşekler çaktı ama ne çakma...arkasından da sanki gök çatır çatır ikiye ayrılıyordu sanki... Çok güzel yağdı... umarım kimse zarar görmemiştir...umarım kimse o fırtınada dışarda değildir...

Bizim ev gün sayıyor... kızlar artık yarın tatile giriyor... bundan sonrası - Anne yiyeceğiz...kahvaltıda ne var... akşama program yapalım mı... hadi Babaa dışarı çıkalım... gece salondaki kanepeyi kapma yarışları... geç kalkmalar...geç yatmalar... eve geç gelmeler:(((
Gamse geç gelme konusunda dün akşam açılışı yaptı... okulun veda yemeğiydi, servis eve getirdi ama dışarda fırtınalar koparken nasıl gelecekleri konusunda yine de endişe duyduk...gece bir de geldiklerinde dışarda dolu yağıyordu...ama ne gam o çok memnundu hayatından...

Dün çok güzel bir sürprizle karşılaştım... kapı çalıp da - kim o diye seslenmeme aldığım cevap- kargooo oldu.Olabilir çünkü bizim eve iki günde bir kargo gelir zaten... Kime dedim... banaymış... İmzaladım aldım ...belli ki bir kitap. Açtım içinde ne bir not ne bir şey... kitabın adı Lolipop Pabuçlar... Kargo paketinin dışına bakınca anladım... Mart ayında Altın Kitaplar Yayınevinin ödüllü sorusunu cevaplamıştım ve bu kitabı kazanmışım. Cevaplamış ve unutmuştum bile...Ama ne ilginç ne kazandığıma dair bir mail aldım ne de kargoda bir not... neyse süper bir hediye oldu... kitabın konusu ilginç gibi duruyor...



Hafizalardan Silinmeyen Çikolata Romanının
Kahramanlarından Sürükleyici Yeni Bir Macera...

"Vianne, kızları Rosette ve Annie ile birlikte kaçmakta oldukları geçmişlerinden kurtulmak için Paris'e gelip Montmartre'nin parke taşlı sokaklarında bir eve yerleşirler.

Bir çikolata dükkânının üst katında kendilerini mutlu hissetmeseler de göze batmadan sessiz bir yaşam sürdürmeye başlarlar. Yaşamlarını altüst eden fırtınalar ve kaçışlar artık dinmiştir, en azından şimdilik.

Ancak, kötü geçmişini ve sürdürdüğü sahte yaşamları herkesten ustalıkla saklayan lolipop pabuçlu Zozie de l'Alba ailenin huzurlu yaşamına bir fırtına gibi girer ve o günden itibaren her şey değişmeye başlar. Ailenin kadına olan dostça yaklaşımı aslında göründüğü gibi biri olmayan acımasız Zozie de l'Alba'nın planlarını değiştirmeyecektir.

Vianne yaşamlarına giren bu kötü kadının planlarını anladığında artık bir seçim yapması gerektiğinin farkına varır. Ya daha önce de defalarca yaptığı gibi her şeyi yüzüstü bırakıp kaçacak ya da kalıp azılı düşmanıyla yüzleşecektir.Ama her şeyden önce kendisiyle...

Bu günle ilgili en ufak bir programım yok şimdilik, ilerleyen saatlerde ne olur bilmiyorum...

22 Haziran 2010 Salı

bu günlerde

Boş durmuyorum , bir şeyler yapıyorum, bir gün İlmiyemleydik akşamın geç saatlerine kadar. Okey grubumla buluştum... Bir akşam Naziş'in arkadaşı Neslihan'ın ailesiyle birlikte çok hoş saatler geçirdik Adile Sultan'da... Bir Beyoğlu yaptım... Eniştem yine hastanedeydi ve çok kötüydü... hatta bitkisel hayata girdi dedi drlar ama akciğerlerinde oluşan enfeksiyon iyileştirilince bilinci yine açıldı ama o kadar... Bir geceyi onlarla geçirdim ama hastaneden taburcu edilince dün akşam üzeri döndüm eve..

Kızlar karneleri verdiler... bu hafta sonu da O'nlar tatile giriyor... tatil programımız henüz yok... O'nların var da bizim yok-karı-koca yani- Aslında kafamda bir yer var... geçen gün tv de izlerken görüp aşık oldum hatta ev de bile değildim telefon açıp izleyin dedim... TRT1 de yayınlanan Köşebucak programında gördüğüm Amasra'ya bayıldım... Hiç olmazsa bir hafta gitmek istiyorum ama ne yapılır nerede kalınır konusunda İlknur'dan yardım istiyeceğim... Yaşasın blog dünyası ya, nereye gitmek istesem orada danışacağım ve canı gönülden yardım alacağıma inandığım arkadaşım var...



''Serçe Kuşun Sonbaharı'' nı okuyorum... Nazım Hikmet ve Hilmi Yavuzdan sonra bu kez Yılmaz Karakoyunlu isyancı değil aşık Bedrettin'i anlatıyor... Kimse birilerini fakirleştirmeden zengin olamaz sözünü düşünüp duruyorum günlerdir...mutasavvıf filozof ve kazasker Bedrettin... Özellikle 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Fetret Devri sırasında desteklediği Musa Çelebiye verdiği destek ve modern sosyalizm uygulamalarını çağrıştıran Bedrettin... Bir başka biçimde , isyancı değil aşık bir erkek olarak karşımız da...İki kızkardeş Cazibe Ve Mariye ile isyanlarıyla ... Kitap da Yıldırım Bayezıd ve Timur'da Ankara savaşının bir başka yönüyle karşımızdalar... 436 sayfalık kitap da sonlara gelmek üzereyim... Size tavsiyem , eğer kitabı okumak isterseniz önce Ankara Savaşını ve Bedrettin'in bilerek okuyun... Kitap o zaman daha keyifli ve daha anlaşılır olacaktır...

Bunları yaparken hep ağzımda kekremsi bir tat...ülke gündemi yine çok ağır... yine bir sınavdan geçmekteyiz..

kalemini kılıç gibi kullanan İlhan Selçuk'da gitti...

19 Haziran 2010 Cumartesi

Babalar günü


Yarın Babalar Günü, bunca baba evladına ağlarken nasıl kutlayalım şimdi... nasıl sinsin içimize... Evladına ağlayan babalara mı? babasına ağlayan çocuklara mı? hangisine hangisine üzülelim... boğazımıza dizilen lokmalar, yüzümüzde donan gülüşler .... bizim babalar günü hediyemiz bu ...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Çarşamba

Her zamanki gibi erken kalkmadım, kalkamadım... hala da uykum var... o zaman niye yatmadım dimi... bilmem...öle işte...sanırım sıcak bir gün olacak... henüz klimalı tarafa taşınmadım... geceleri uyuyabiliyorum... ama bizi çetin bir yaz bekliyormuş... yaz gelse yaz gelse diyenler düşünsün... hiç demedim valla... bana lazım olan iki hafta:)))... tatilimi yapar , denizime girerim tamam.

Dün bütün gün evdeydim. Akşam Zuz'la Natilius da buluşacaktık sonra rotayı Capitol'e çevirdik. Çünkü Capitolün yıldızı parladı heheh yani daha çok mağaza var... Bana doğum günü hediyesi seçmeye gittik... Ayakkabıdan yana kullandım tercihimi ve Capitol'de ne kadar ayakkabı mağazası varsa girdik çıktık , ne kadar ayakkabı varsa giydim çıkardım... iki ay önceki ayağımın çukura girme hadisesini hatırlıyormusunuz bilmem işte o gün bu gün ayağım problemli, hala ağrıyor diğerini de zaten bişzzat kendim Beyoğlunda yürürkene kırmıştım:))) işte iki ayağımı da haklamış biri olarak, dün akşam ayakkabı seçerken zorlandım... neyse sonuçda Zuz'un arkadaşı Kenan bana- bak Abla bu nasıl dedi ve ayakkabı ayağıma cuk oturdu, bileğimi kavradı, ağrıyan yerimi sardı ... ben de hah bu oldu dedim ve onlar da derin nefes aldı... Kenan ve Zuz benim seçememe durumumdan dolayı spora gidemediler ben de üstüne üstlük onları orada bırakıp koşa koşa eve izleyeceğim filme yetiştim :))

Aslında bu gün okey grubumla buluşacaktım ama okeycilerden birinin eşi ameliyat olunca iptal oldu...

Kızlar tatile girmeden evdeki yazlık işler bitsin istiyorum ama bitsin demekle olmuyor icraat gerekli dimi... hani nerde o icraat.

bi de şu an şunu dinliyorum. Nasıl da iyi geliyor ruha... sanki yaraları iyileştirir gibi

15 Haziran 2010 Salı

Sabah sabah mırıl mırıl

Yazmadığım sırada yeni bir yaş daha aldım... Dünya sahnesinde bir yaş daha devirdim. Kadıköy gecesinde küçük bir kutlama yapmıştık. Pazar günü de Cancan, Berfu ve Zuz'un katılımıyla bir kutlama daha yapık.Önce dışarı çıkalım dedik ama herkes gündüzün sıcağının tokatını yemiş , bitkindi... e bir akşam öncesi dışardaydık zaten Ben de rotayı eve çevirdim... Hemen dondurucudaki tavuğu ocağa, pirinci sıcak suya koydum. Hemencecik ciğeride kavurdum şöleee fıstıklı üzümlü bir iç pilav yaptım. Yanına tavuğu yeniden fırınladım, dondurucudan haşlanmış fasulyeyi çıkarıp bi de piyaz yaptım. E dolapta karnıyarık da vardı... Pastamızı da Cancan getirdi, oldu size doom günü yemeğiii. Birden bire planlanınca çok hazırlık da gerekmedi ...Gelenlere dışarı çıkmıyoruz, evdeyiz deyince valla daha çok sevindiler... güzel oldu... Yalnız resimler bol frikikli olunca sayfaya konma yasağı geldi heheheh.Yaşımı sorarsanız... Bir bar taburesi üstünde , hissettiğim yaştayım... Umarım şarkısından bir tornistan yaptığım için Teoman küsmez:)))

Kitap da Zemberek Kuşuna devam... artık sona geliyor ve sonu yaklaştıkça ilginçleşiyor...Murakami inanılmaz olayları o kadar basitmişcesine anlatıp, bir de üstüne üstlük inandırıcı kılıyor ki... insanlar kafa dinlemek için kuyu diplarine iniyor, durup duruken gökten garip nesneler yağıyor... ama okurken bunlar size hiç garip gelmiyor... Bir röportajında hiç kurgu yapmadığını her gün oturup aklına geldiği gibi yazdığını söylemiş.Bir sayfa sonrasında ne yazacağını kendi de bilmiyor. Bir maratoncu O aynı zamanda , o yüzden koşar gibi yazıyor... Kitaptaki isimler Japon olmasa... bir Japon yazarın kitabını okuduğunuz anlamanız olası değil. Bir Murakami kitabı okumamak ne büyük bir kayıp bir okur için. Ben beni Murakami ile tanıştıran Zero'ya bin teşekkür borçluyum. Bu yıl tam üç kitabını okudum, sıradaki kitabı ''Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında'' henüz almadım... ama alınacaklar listesinin başında...


Malum dünya kupası maçları başladı, bizim ev de vuvuzela dan nasibini bolca alıyor. Güney Afrikalılar coşkunun içine bu arı gibi vızlayan vuvuzela ile ettiler derken, dün akşam Naziş elinde vuvuzela ile geldi, cola içmişler arkadaşlarıyla, sponsoru ya dünya kupasının...promosyonları var... çekilşte de çıka çıka ona bu vızlayan şey çıkmış. Şimdi ilk iş Cancan gelip de onu görmeden yok etmek.

Bu sabah izleyeceğim filmi henüz seçmedim. Yanımda ''erkekler ne söyler kadınlar ne anlar '' adlı film var... Ben Afleck ve Jennifer Ariston'un... Zuz beğendiğini söylemişti. Bir aydır izlemeden duruyor belki onu izlerim... Ama önce bir kahve yapmalıyım...

düzenleme: Seçilen film Aşkın Son Mevsimi ; Jay Parini’nin romanından uyarlanan filmde, Tolstoy ile 48 yıllık karısı Sofya arasındaki karmaşık aşkın son yılındaki hikâyesine tanık oluyoruz. Helen Mirren filmdeki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilmiş.

13 Haziran 2010 Pazar

KADIKÖY






.
Bu akşamı ailece Kadıköy gecesi ilan ettik. Önce Alkım'da kitap seçmece, içeri girer girmez dördümüz başka yerlere dağıldık. Herkes kendi tarzı kitabın peşine düştü, kasada buluştuk sonra:))) Kitaplarımızı alıp Kahve Dünyasına oturup biraz aldıklarımızı inceledik. Sonra Hümeyra'nın yolunu tuttuk. Akşamın büyük kısmı orada geçti. Akşamı Mercan'da sonlandırıp evimizin yolunu tuttuk. Çok güzel bir kitap aldım yine... Yılmaz Karakoyunlu'nun '' Serçe Kuşun Sonbaharı'' nı aldım. Okumaya başlayınca kitap hakkında konuşuruz...

11 Haziran 2010 Cuma

Giderim , gitmem derken gidiyorum... Naziş aradı - Anne , akşama programın var- Gamsegamse geldi- üstümü değişeyim hemen , çıkıyorum- Koca da ortalarda yok , arkadaş muhabbetinde eeee ben ne duruyorum yav dedim... Karnıyarığı pişirmişim yanına da bir pilav çektim eh karnı acıkan yesin... Üstüne de su içsin. Ben soluğu Teyzem de alıcam şimdi... Kuzenlerde gelecek... Akşam Beyoğlu muhabbeti... sabah birlikte kahvaltı... Geç saatlere kadar otururuz... Tüm Ordu'dakileri arayıp kıskandırırız... Teyzemle birlikte mutfağa girip - Anne yemekleri pişiririz. Ben Gülden'le kesin iki posta takışırım:)) Çünkü O'bana yine bi şeyi yüz kere sorar. Fato , durmadan çay demler, Halil zile basar börek yaptınız mı? der. Teyzemle Annemden konuşup bi posta ağlaşırız... ama çokça da güleriz.
Bu resim , Eniştem hastalanmadan bir ya da iki ay önce çekilmiş. Onların aşkı İlkokulda başlamış. Aynı sınıftalarmış. Eniştem ben Ayşe ile evlenicem dermiş ta o zamanlar... Her ilk tanıştığı insana hemen bunu anlatırdı, Teyzem de çok kızardı. Birlikte diş ddoktoruna gitmişler. Dr Teyzemin dişiyle meşgulken , Eniştem bir taraftan da aşk hikayelerini anlatırmış. Teyzem bir geldi, sinir küpü, ay utandım, doktora ne, ne münasebetsiz bu adam diye söyleniyordu.
Neyse işte şimdilik gidiyorum ben... kendinize iyi bakın, iyi bir hafta sonu olsun...